Menü

ASAF HÂLET ÇELEBİ – UNUTAMADIKLARIM /ÖNDER ŞENYAPILI

                              (1907-1958)

Sürrealist Mevlevi”, “mistik şair”, “ultra modern”, “bobstil dandy”, “bobstil şair”, “kültür şairi”, “Beylerbeyili şair”, vb. diye anılır Asaf Halet Çelebi… Belki başka başka adlandırmalar da var. Ahmed Hamdi Tanpınar ise, 1959 yılında:

“Biraz evvelki nesilden Asaf Hâlet Çelebi de bizde lettrisme ile karışık bir çeşit surréalism’i deneyen bir şair” olarak niteler.

Topu topu 51 yıl yaşar Asaf Hâlet Çelebi. İlk kitabı “He” 1942’de, ikincisi “Lâmelif” 1945’te yayınlanır. “Om Mani Padme Hum” benim ilk okuduğum şiiri. 1956 yılında defterime aktarmışım. Kitap 1953 yılında yayımlanmış. “Sidharta”yı, kitap yayımlanmadan önce (bir dergide örneğin) okuyup aktardım belki de. Anımsamıyorum. Ama defterimde var.


SİDHARTA

niyagrôdhâ
koskoca bir ağaç görüyorum
ufacık bir tohumda
o ne ağaç ne tohum
om mani padme hum (3 kere)

sidharta buddha
ben bir meyvayım
ağacım âlem
ne ağaç
ne meyva
ben bir denizde eriyorum
om mani padme hum (3 kere)

                              HaldunTaner                                                                                                             

“Kendi gibi Beylerbeyili ama hiç de mistisizme yatkın olmayan gerçekçi mizahı ile Refik Halit, sonraları onun bu şiiriyle az mı alay etmiştir. Oysa gerek ‘Sidharta Budha’, gerek ‘Cüneyt’, o zamanki sözümona Batılılaşma hevesi içindeki Toplumumuzda kimsenin ilgilenmeye tenezzül etmediği Hint felsefesinin özünü yakalamış deyişlerdi.

Bakanlar bana
Gövdemi görürler
Ben başka yerdeyim
Gömenler beni
Gövdemi gömerler
Ben başka yerdeyim

(Haldun Taner: Ölürse Ten Ölür Canlar Ölesi Değil, bilgi, beşinci basım 2012, s. 60-61)

Şimdi şaşıyorum: Herkes onca olumsuz karşılamış ya da yadırgamış iken ben nasıl olup da beğenip defterime almışım. Şaşmaktan çok, sevinmeliyim oysa.

Ne ‘sidharta’ ne demektir, ne ‘niyagrôhâ’nın anlamı nedir, ne de ‘om mani padme hum’ ne anlatmaktadır, bilmiyordum. Öyle ama, şiir hoşuma gitmiş. Sevmişim şiiri. Yıllar sonra öğreneceğim ki, hayır andığım sözcüklerin, sözün ne anlama geldiğini/ne demek olduğunu değil, şiirin neden hoşuma gittiğini öğreneceğim. Hem de şairinden öğreneceğim:
Şiirlerimde kullandığım yabancı kelimeler ve formüllerdir ki mânâlarını anlamaya ihtiyaç yoktur. Çünkü bunların mânâları anlaşılırsa şekil ve âhenklerinin güzelliğine okuyucu dikkat etmez. Bir çan sesi duyulduğu vakit, bir bülbül öterken dinlendiği zaman bunların hangi notadan çalındığı düşünülebilir mi?

Yıllar sonra:
sidharta’nın ‘edilen bütün duaların kabul edildiği’ni anlatan saravârthasiddha sözcüğünün kısaltılmışı;
‘niyagrôhâ’nın ağaç adı
olduğunu öğrendim.
Asaf Hâlet Çelebi’nin açıklamasına göre, om mani padme hum,
Tibet’te, evlerin, manastırların, kasaba ve köylerin duvarlarında, dua tekerleklerinde yazılı olan bir söz, bir formül. Harfi harfine çevrilirse, ‘Om, nilüfer (lotos) çiçeğinin içindeki mücevher, hum!’ anlamına geliyor. Mücevher, burada, Buddhist öğretidir. Padme, (nilüfer çiçeğinin içinde), öğretinin bulunduğu dünyaya ya da derinliklerinde bilgi, gerçek ve özgürlüğün keşfedilebildiği ruha işaret ediyor olmalı. Hum, meydan okuma ifadesidir, aydınlanmış ruhun düşmanları olan tutkulara, aymazlıklara, nefrete ve bu tür duygulara karşı bir meydan okuma ifadesi”dir.

Anlamını bilmediğim sözcüklerin ya da söyleyişlerin ne demek olduğunu öğrenmek, elbette ufuk açıcı. Ne var ki, şiirden sözcükler ve söyleyişlerin anlamlarını bilmeden önce aldığım hazzı arttırdığını savlayamam.

                          Memet Fuat

Memet Fuat, bir yandan Çelebi hakkında Tanpınar’ı; bir yandan da Çelebi’nin şiirinden ‘aldığım haz, kullandığı sözcükler ve deyişlerin anlamını öğrendiğimde değişmedi’ savımı destekliyor:

“…Batıda da, bizde de hiçbir şey anlatmayan, ‘anlamsız denilebilecek şiir var. Yeni şairlerimiz arasında da ‘Lettrisme’ akımına yaklaşanlar oldu. Örneklerden biri Asaf Hâlet Çelebi. ‘Om mani padme hum’ ne demek? Şu demek, bu demek diye, kaç kere söylediler, unuttum gitti. Bir anlam gerekmiyor o mısraya. Ağız dolusu tekrarlayın üç kere: om mani padme hum. Güzel bir ses, ya da beğenmediniz, çirkin bir ses. Anlamla ilgisi yok.[1]

Başka bir örnek:

ayios o teos
ayiosis hiros
ayios atânatos
elesion imâs

Asaf Hâlet Çelebi’nin ‘Kilise’ adlı şiiri böyle bitiyor. Her halde bir dua bu, ama Türkçe bir şiirde yalnızca bir ses olmaktan ileri gidemiyor. Bal gibi ‘Lettrisme’” (Memet Fuat: Düşünceye Saygı”. de, 1960, s.32-33)

Çelebi
, şiirlerinin ‘letrizm’e bağlı görülmesinden hoşlanmaz. Arslan Kaynardağ anlatır:
“O gün bir durum saptaması yapmıştık. Şiirlerindeki kimi dizeleri hatırlattım kendisine:

dut bu ar’u ünnek pahper
kama pet kama tâ

Bu dize letrist şiire benzemiyor muydu? ‘Hayır’ dedi,, ‘eski Mısır dilinden aldım.’ Kimi dizelerini de baştan başla Tevrat’tan ve İncil’den almıştı. Onlar da ilk bakışta anlamsız sözcükler izlenimini bırakıyordu.” (Arslan Kaynardağ, “Dostum Asaf Halet Çelebi”, Yazko Edebiyat, sayı: 20, Haziran 1982)

Sidharta’yı 1950’li yılların ortalarında okudum ilk kez ama, şiir, Yeni S.E.S dergisinin Mayıs 1941 sayısında arka kapakta Bedri Rahmi Eyuboğlu’nun deseni eşliğinde yayımlanır. Ne var, şiirinin habersiz yayımlanmasından pek hoşnut olmaz Çelebi, giderek kızar. Hasan İzzettin Dinamo İkinci Dünya Savaşı’ndan edebiyat anıları”nda Çelebi’nin niye kızdığını ve sonrasını anlatır:

                    Hasan İzzettin Dinamo

“Şairden habersiz yayımlanan bu şiir, bir küskünlük yaratmış, sonra da şiir ün kazanınca iş değişmişti. Şiirin redifi olarak söylenen ‘om mani padme hum’ Hint kutsal edebiyatında, sık sık yinelenen bir deyimdir. Şair ‘Sidharta Buda’ adlı şiiri yazdıktan sonra arkadaşları bu Hint deyimini dillerine dolamış, eğlenmeğe başlamışlardı. Böylece eğlence, şaka konusu olan şiir, yayımlanma olanağını yitirmiş görünürken, birdenbire Yusuf Ahıskalı’nın atılımıyla kapakta görününce Asaf Hâlet Çelebi rezil olacağını sanmış, kızmış, köpürmüş, küsmüştü. Şiir, büsbütün olumlu bir etki yapıp da üne ulaşınca akan sular durmuştu.”

Kilise” şiirindeki:

evlôimênii vasilîya tu patrôs

bütün resimler bizi gözetliyor
tahtalardan
kanı şerâp
eti ekmek
îsus
ve müselles içindeki başsız göz

kirye elêison
güneş açıldı
buhur yandıktan sonra

meryem anaya mum yakıyorum
başsız gözden korkarak

ayios o teos
ayios ishiros
ayios atânatos
                   eleison imâs

italik harflerle dizilmiş deyişlerin anlamı bilinmese dahi, bir kilise ayinine yollama yapıldığı, ayin sırasında söylenen seslerin okura ulaştığı anlaşılıyor. Ayrıca, bir kilise ortamının anlatıldığı duyumsanıyor. Sesel âhenk yakalanmış. O ahengin dinsel ayin sırasındaki sözlerle yakalandığı ve dolayısıyla gerçek ayinin havasını yansıttığı ortada. Yâni ‘Kilise’ başlığına uygun bir şiir elde edilmiş. Meraklısı Yunanca söyleyişlerin ne anlama geldiğini öğrenebilir. Öğrense de şiirin kilise havasını iletmedeki başarısında bir değişim olmayacaktır.

Kökende Yunanca söyleyişler değil, Türkçe söylenenlerle ne denilmek istendiği, şiirin neyi nasıl anlatmaya çalıştığını algılamak için daha önemli. Kanı şerâp, eti ekmek; Îsus; müselles içindeki başsız göz’ün Hıristiyan inancındaki anlamlarından haberli olmayan birinin bu şiirdeki tadı alması elbette olası değil. Dolayısıyla, Asaf Hâlet Çelebi şiirinin bilgili okura seslendiğini söylemek yanlış olmaz. Ultra modern’den çok ‘entelektüel’ şiirdir Çelebi’nin şiiri.

Ya da Mehmet Kaplan’ın “varlığın derinliğine iner ve insanı asırlardan beri gelişen tarih ve medeniyetin içinde alır” diye tanımladığı “kültür şiiri”dir. Memet Fuat, 1954 yılında Yeditepe’de yazar:

“Bugünkü Türk şairlerin çoğu, ‘kültür’ şiiri yazmıyorlar, çünkü kültür şiirinin tadına sadece aydınlar varabilir. Halk için yazıyoruz diye ter ter tepinen şairlerimizin Asaf Hâlet Çelebi’nin yolunda yürümeleri pek gülünç olurdu.” (Yeditepe, sayı:53, 15 Ocak 1954)

Çelebi’nin Galatasaray >> Galtasaray >> Galt’s’ray şiirini ele almanın yeridir. (Aslı, bilindiği gibi, Galatasaray, şiir ilk yayınlandığında başlığı ’Galtasaray’dır; daha sonra Gal’s’aray olarak değiştirir Çelebi.) İlk yayınlanışında hem bir açıklama, hem de bir uyarı yer alır. Açıklama: “Bu şiir hususi bir zümreye aittir. Galatasaray’da pilâv yiyenlere.” Uyarı: “Bu No. Fransızca okunacaktır ve her Galatasaraylı kendi No.sını koyabilir.”

Şiire geçmeden önce şu notu düşeyim: Akbaba dergisi, “Bu şiiri bizzat Galatasaraylılar okudukları zaman memnuniyetlerinden kahkahalarla gülerken yedikleri pilâv genizlerine kaçmazsa çok iyi!” diye dalga geçer. (Akbaba, sayı:385, 5 Haziran 1941)

içim açılıyor
pilâv kokan koridorlarda
grand-cour’a çıkınca
içim kapanıyor

ebedî vakansta
çocuk olamıyacaksın artık
allâsmarladık
neuf-cent-dix-neuf

919

Bu şiiri ‘Galatasaraylılar’a, özel bir azınlığa seslenen bir şiir. Grand-cour’u (büyük avluyu), garand-cour’un neden iç kapayan özellikte olduğunu, ‘vakans’ı (tatil), ve (nöf san diz nöf) okunan 919’un Çelebi’nin öğrencilik numarası olduğunu Galatasaraylılar bilir. Koridorların pilâv kokma nedeninin her yıl düzenlenen pilav günüyle ilgili olduğunu da. Gene de Galatasaraylı olmayanlar da bu şiirin anlattığını çıkarsayabilir. Artık ebedi vakansa girilmiştir, yani okuldan mezun olunmuş, tatil beklemek gibi zorunluluk yok. Çünkü, çocuk olunamayacaktır bundan böyle; istense de geriye dönüp yeniden okullu çocuk olmak söz konusu değildir. Mezun olunduğu için, bir mezun olarak pilav gününe gelindiği için koridorlardaki koku iç açıcıdır; ama büyük avluya çıkılınca öğrencilik döneminde yaşananlar akla gelir ve insanın içi kapanır. “allâsmarladık” okula veda edildiğini vurgular. Veda eden 919’dur. (İsteyen şiirin sonuna kendi numarasını koyarak okuluna veda edebilir.)

Galatasaray’ı İstanbul’da bir semt adı, ya da futbol ya da basketbol takımı olarak bilen, Galatasaray okulunu ve Fransızca bilmeyen biri bu şiiri anlayabilir mi? Hayır. Dolayısıyla, çeşitli kültürlerden aldığı simge ve sözcüklerle kurulmuş şiirlerini o kültürleri tanımayan, Mevleviliği bilmeyen, tasavvuf kültürüne yabancı okurun Çelebi’nin şiirlerini anlaşılır bulmaması ve şiirinden çok kılık kıyafetiyle, davranışlarıyla, saçıyla, göbeğiyle, vb. ilgilenmesi kaçınılmazdır.

Garip” akımını benimsemeyen, şairlerin ürünleriyle alay edenlerin çok olduğu bir toplumun Asaf Hâlet Çelebi şiirini yadırgamasından daha doğal ne olabilir?!

Dönemin edebiyat okuruyla, şiir anlayışıyla bağdaşan bir şair değil. Yüklü bir Divan şiiri ve Tasavvuf kültürü sahibi. İran edebiyatını da biliyor. Dahası şiir yazacak denli (babasından öğrendiği) Farsçası var. (Hem babasından, hem de Galatasaray Lisesinde geçirdiği 8 yılda öğrendiği) Fransızcası sayesinde hem Batı hem de Uzakdoğu kültürlerini tanıma olanağını eldeliyor. Bilgi birikiminin şiirlerine yansıması, Sanskritçe, eski Mısır dilinden ve Rumca sözcükler kullanması şiirlerinin anlaşılmasını zorlaştırıyor.

                      Münevver Ayaşlı

Asaf Hâlet Çelebi, Dahiliye Nezareti Şifre Kalemi Müdürü Mehmet Sait Hâlet Bey‘in oğlu. Babası bir Mevlevî’dir. Münevver Ayaşlı:

“’Çelebi’ adı nereden geliyordu, hakikaten Cenâb-ı Pir’in neslinden mi geliyordu, bilmiyorum, fakat Hazreti Mevlânâ’nın yolundan olduğu muhakkaktı, oğlu Asaf’ı da pek güzel yetiştirmiş, kendisinden, ruhundan pek çok şey vermişti” der.

Ahmet Remzi Dede ve Rauf Yekta Bey

Üsküdar Mevlevîhânesi şeyhi Ahmet Remzi Dede (Akyürek) ile Rauf Yekta Bey, Asaf Hâlet Çelebi’nin musiki hocalarıdır. Fransa’dan dönüşünde 3 yıl Sanayi-i Nefise Mektebi’nde öğrenim görürse de, Adliye Meslek Mektebi’nden mezun olur.

“Dört yılda bir yapılan milletvekili seçimlerinde bağımsız adaylığını ilan edip parklarda, meydanlarda nutuklar atan, etli, kırmızı yanaklı, toparlak çehreli, kısa boylu, ceketinin yakasına taktığı çiçeğin kökünü mendil cebindeki küçük bir şişedeki suyla besleyen, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nde kütüphane memurluğu da yapan (önceleri zabıt kâtipliği, Osmanlı Bankası’nda ve Devlet Deniz Yolları’nda memuriyet) bu “mistik şair” yaşadığı dönemde pek çok kişi tarafından yadırganıyordu.” (Adnan Algın: “O Saf Hâlet-i Ruhiye”, Yeniyazı, Ocak-Şubat 2010)

“Geleceğe değil de geçmişe dönük, yaşama değil de, ölüm içindeki ebedi varoluşa yönelik bakış açısı şiirlerine Müslüman toplumun da hiç aykırı bulamayacağı, akraba bir mistisizm getiriyor; ama onun bu mistik yanı, bazı yüzeyde eleştirmenlerce sırf bir orijinalite trüğü olarak değerlendiriliyordu. Yakasına çiçek takıp kökünü mendil cebine yerleştirdiği küçük bir şişenin suyu ile beslemesi, kocaman bir gülsüz gezmeyen Oscar Wilde’ın dandyliğini anımsatıyordu. Şiirlerini okuyuşundaki — için için belki kendinin de alayını çıkardığı — aşırı önem ve her şiirin havasına göre ayrı bir kişiliğe bürünüş yeteneği, çoğu kimsede bir hafiflik etkisi bırakıyordu. Asaf Hâlet, böylece ciddiye alınmaktan çok, insanı bohem renkliliği ile gülümseten bir çağrışım oluyordu. (…) Yolunu ve asrını şaşırmış bir derviş gibi onu çok yadırgayan hoyrat bir çevrenin içinde bir gün bile sızlanmadan, kimseyi bir an töhmetlendirmeden, olgun bir hoşgörü ile sessiz sedasız yaşadı.” (Haldun Taner: a.g.k., s. 61 ve 65)

“Zamanında çok tiye alınmıştır. Bunu biraz da onun teatralliğinde aramalı: Matinelerde, sözgelimi Tevrat ya da Kilise şiirini okurken, hareketleri, edası ve ses tonu size bir sinagogun ya da kilisenin bütün atmosferini de çiziverir(miş). Artık rastlanmayan türden bir İstanbulluluğun özellikleri, kibarlık ve nezaket de bu tiye alınmanın nedenlerindendir belki.” (Seyhan Erözçelik: “Son Vezir Asaf’ın Şiir Dünyasında Nedircik Yavruları, Bir İpuçlandırma Çalışması”, Bütün Şiirleri, YKY, 1998, s.100)                                                       Asaf Hâlet Çelebili 2 karikatür ve şairin seçim bildirgelerinden bir örnek

Soldaki karikatürün alt-yazısı:
Çömez: Çelebi, neden milletvekili olmak istiyorsunuz?

Asaf Hâlet Çelebi: şiirlerim, inşatlarım, kıyafetimle senelerden beri milletin yüzünü güldürmüş bir şairim. Mecliste de bir neşe ve şetaret havası yaratmak mümkündür.

Ortadaki karikatürün alt yazısı:
Asaf Hâlet Çelebi: Kama pet!
Kama tâ!..
Arkadakiler: — Üfürükçü mü?.
— Hayır genç şair!..

Çerçeve içindeki yazı:
Hemşeri!
İlk defa olarak reyimizi doğrudan doğruya kullanmak hakkını kazandık. Bu medenî hakka lâyık olduğumuzu ispat edelim ve reyimizi kullanalım.
Hemşeri!
Hemşerilik, vatandaşlık vazifemizi yerine getirmekten bizi alıkoyacak engellere karşı koyunuz.
Hemşeri!
Bizi rey hakkını kullanmaktan alıkoymak isteyenler, Türk milletinin demokratik itibarını düşürmek isteyenlerdir.
Hemşeri!
Şehirle olan alâka derecemiz rey hakkını kullanmak derecesiyle ölçülür. Memleketini seven reyini kıllanır.
Hemşeri
Türk halkçılığı reyimizi kullanmakla kuvvet bulacaktır.

“Asaf Hâlet Çelebi, tıpkı Yahya Kemal gibi hem göbeği, hem de gerdanıyla bir de Hindistan’a olan ilgisi ile karikatürcü dostlarına iyi ‘malzeme’ vermiştir. Yeni Adam’da, Karikatür’de, Akbaba ve mizah dergilerinde Asaf Bey’in bir düzine karikatürü çıkmıştır. Mesela bunlardan Karikatür dergisinde 1940 yılında çıkmış Ramiz imzalı biri, ‘Böyle olur bizde şair dediğin’ başlığını taşır. Hazret, kocaman cüssesi, görkemli göbeği ile dikilmiş, ayağında kareli bir pantolon, elinde eldivenleri, kolunda şemsiyesi ve yine kolunun altında bir kitap tutmaktadır. Yakasında da bir papatya çiçeği tasviri vardır. Altında da ‘Dünü, bugünü, yarını hatta öbürgünü nefsinde toplayan şairimiz Asaf Hâlet Çelebi’ yazmaktadır. Ethem Karatay da Asaf Bey’in bir tasvirini çıkarmıştır. Üstünde şöyle yazar karikatürün: ‘Edebiyatımızın Mısır, Hind ve Çin seferi: Asaf Hâlet Çelebi.’ Çizgiye gelince, üstadımız Çin, Hint ve Mısır kırması bir ucubeye dönmüştür. Kaşlar çekik, omuzlara kadar dökülmüş salkım saçak saçlar, beline kadar sarkan koç boynuzu kıvrımı bıyıklar. Asaf Bey, ayaklarında kayık misillü ayakkabıları, üzerinde çizgili bir takım olduğu halde, ağızda pipo bir heykel gibi durmaktadır.” (Ali Çolak: “İyi ki karikatürcüler vardır!”, Zaman, 28 Mart 2004)

Âsaf Hâlet Çelebi ile söyleşen gazeteciler de şiirinden çok, şairin fizik özellikleriyle, giyimi kuşamıyla ilgilidirler. Örneğin, Hikmet Feridun Yedigün dergisi için telefonla Küllük kahvehanesinde söyleşmeye sözleştiği Âsaf Hâlet Çelebi’nin bıyıkları üstünde durur söyleşi yazısının girişinde. Önce mahalle bekçisini, sonra yangın kulesi bekçisini Âsaf Hâlet Çelebi sanır. Çevreyi pek iyi tanıyan dostu uyarır Hikmet Feridun’u: “Her bıyıklıyı Çelebi sanma canım…”

Söyleşi yazısı şöyle sürer:

“Nihayet şimdiye kadar New York ve San Fransisco’nun Çin mahallelerinde ve hakiki Çinlilerde gördüğüm bütün bıyıklılardan daha düşük ve daha acayip iki bıyık gözüme ilişti. Bu iki sarkık bıyık bizim masaya doğru yaklaşıyor… İşte Asaf Hâlet Çelebi… Hareketleri, konuşuşları, bugün nesli tamamile inkıraz etmiş olan eski Babıâli efendilerinin aynı.

Konuşması, oturup kalkması, yerden temennaları ile Evkaf ketebesinden ve sanki kaleme henüz çırak edilmiş!…

Bazen de etli etli, kırmızı yanakları, tombalak yüzü, pos bıyıkları ile bir şairden ziyade iyi beslenmiş genç bir cer imamını da hatırlatmıyor değil… Bazan Beyazıt Camisinin müezzini ile karşı karşıya oturduğumu sanıyorum ve bana öyle geliyor ki, Hâlet Çelebi biraz sonra caminin minaresine çıkacak ve güldür güldür ikindi ezanı okuyacak!..

Lâkin Asaf Hâlet Çelebi dünyadaki bütün tezatları küçük ve tombalak vücudunda, toparlak başının içinde toplamıştır. Ayaklarında yandan düğmeli botlar var. Podosüet eldivenler nargilesinin marpucunu tutuyor. Bazan cebinden soft skin’in içinden bir cigara kağıdı çekiyor ve parmakları ile alt tarafı ince yukarı tarafı kalın düdük gibi bir cigara sarmaya başlıyor. Pipodan nefret edermiş, sarma cigara içermiş…

Bu ayakları botlu, şişman, sarma cigara içen, nargilesini fokurdatan ve Babıâli ketebesi ağzile konuşan zata bakıyorum… Ultra modern şiirler yazan Asaf Hâlet Çelebi bu mu?.. Cebinden bohça kadar bir mendil çıkarıyor. İnsan Onun bu babayanî havasına bakıp konçlu, yandan düğmeli botlarının üzerine kadar sarkan pantolonunu biraz yukarı kaldıracak olsa altından uzun donlarının paçalarını görüverecek zannediyor… Acaba hakikaten Kamapet Kamat şairinin karşınızda mıyım? Yoksa o bu işte de orijinalite olsun diye yerine başkasını mı gönderdi?

Fakat siz ondaki alaturkalığa şaşarken şair hemen cebinden ve en büyük nısıf kuturlu (yarı çaplı, ÖŞ) bir tekgözlük çıkarıyor. Yüz adalelerini allak bullak ederek, çehresine karma karışık hatlar verecek bu yuvarlak camı hemen hemen zorla gözünün üstüne yerleştiriyor… O bu acayip göz ameliyesiyle meşgulken, siz ‘aman bir kaza çıkmasa bari!’ diye heyecan geçiriyorsunuz.

İşte yeni neslin Çelebisi böyle bir çelebidir. Bilmem ona Asaf Hâlet Çelebi mi demeli, ‘Abdurrahman Çelebi’ mi?” (Hikmet Feridun: “Asaf Hâlet Çelebi Kimdir?”, Yedigün, sayı: 406, Kânunevvel 1940, s. 6-7)

Bir şaire ne denli saygı gösterildiğine değgin (dair) iyi bir örnektir yukarıdaki satırlar. Sonunda da, “koyunun bulunmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi derler” sözüne yollama yapılarak, aşağılamanın doruğuna ulaşılıyor.

Asaf Hâlet Çelebi’yle söyleşenler, yazılarında hep onun giyim kuşamıyla, davranışlarıyla, konuşma biçimiyle, vb. ilgililer. Şiirine dokunduklarında ise, hiçbir anlam çıkaramadıklarını, ne anlattığını anlamadıklarını yorulmadan vurgularlar. Şair ne demek istediğini açıklama çabasına girişse bile, kendisiyle söyleşen yazarın yargısı değişmez. Örnek:

Kemal Sülker ile söyleşirken, Asaf Hâlet ÇelebiŞiirlerimde ritme önem veririm, Hind’in esrarlı ikliminden, Çin’in uysal havasından motifler almaya özenirim” der.

“Günümüzden, geçmişten, uluslararası sorunlardan ve insancıl duygulardan yararlanıp yaralanmadığını sordu.
‘Anlayamadım buyurduklarınızı, dedi, şair demek günlük tutma görevlisi değil ki, ama siz hangi konuların şiire geçmesinden yanasınız?’

‘Savaş dünyayı kasıp kavuruyor. Hitler Yahudilere ırk açısından zulüm yapıyor, milyonlarca ana-baba; çocuklarının sağ kalıp kalmadığının heyecanını yaşıyor, Türkiye’de sıkıntılı yıllar yaşıyoruz. Bunlar sizi hiç etkilemez mi şair olarak? Barışçı istemleri dizelerinize almaz mısınız?’

Sözlerimden ürkmüş gibi bir hali vardı.

‘Size bir şiir okursam, nasıl bir sanat anlayışının sahibi olduğumu anlarsınız ümidindeyim.’
‘Lütfeder okursanız…’ dedim.

Ellerini uğuşturarak, gözlerini pencerenin kirli perdesinin kornişine dikerek tok bir sesle okumaya başladı:

Vurma kazmayı Ferhââd
He’nin iki gözü iki çeşme aahhh
dağın içinde ne var ki
güm güm öter
ya senin içinde ne var Ferhââd
ejderha bakışlı He’nin
iki gözü iki çeşme
ve ayaklar altında yamyassı
kasrında Şîrîn de böyle ağlıyor Ferhââd

 Müzikal okuyuşuna takılmış, onun etkisinde kalmış, şiirinden hiçbir tad almamış, hiçbir şey anlamamıştım.” (Kemal Sülker: “Gergin Bir Ortamda Asaf Hâletle Söyleşi”, Yazko Edebiyat, sayı:17, Mart 1982, s.64-72)

Çelebi, sanat çevresince dışlanır. Memurluk yaşamından da hoşnut değildir. Bir söyleşide yöneltilen, ”Sizce şair için en iyi yardımcı iş nedir?” sorusunun yanıtı ne denli incinmiş olduğunu sergiler:

Herhalde memuriyet değildir. Meselâ ben memurum. Şefim benden on yaş küçük olduğu halde bir şaire gösterilmesi gereken saygıyı göstermiyor bana. Yanında sigara içmemi bile aykırı buluyor. Her şair memura öteki memurlardan daha çok saygı gösterisin demiyorum. Ama yazılariyle, kitaplariyle memleket sanatında gerçek değeri tanınmış bir sanatkâra sıra memuru muamelesi yapmak ayıptır. Bir memleket sanat, sanatkâra gösterdiği saygı ölçüsünde yükselir.” (“Asaf Halet Çelebi ile Bir Konuşma”,Akşam, 19 Ekim 1953, s.5)

Çelebi’ye saygısızlık edildiği konusunda Recep Bilginer yazar ve örnekler:

“Asaf Hâlet giyimine düşkündü. Kitaplıkta, çalışma saatlerinde giydiği elbiseyi, akşam paydosunda çıkarıyor, yeni elbise giyiyor. Onunla Beyoğlu’na, arkadaşlarıyla buluşmaya gidiyordu. Fakat, birçok akşamlar, Çelebi, tam kitaplığın kapısından çıkarken, müdürü geri çeviriyor. Tavan arasından herhangi bir dergi yada gazete koleksiyonunu indirmesini istiyor. Çelebi’nin çoğunlukla giydiği açık renk elbise de, tavan arasına inip çıkarken, tozlanıyor, kirleniyor. Amaç, Çelebi’yi tedirgin etmek.

Durumu, Belediye Başkan Yardımcısına anlattım. O da kitaplık müdürüne Çelebi’yi kollaması için telefon etti.

Birkaç gün sonra, Asaf Hâlet yine geldi. Kitaplık müdürü, bir iki gün ses çıkarmamış, sonra daha da artırmış baskısını. Yeniden telefon edildi, durumu düzelir gibi oldu. Ama, sanırım, Çelebi’nin şair ruhu bir kez incinmişti, gururu kırılmıştı.(Recep Bilginer: “A. Hâlet Çelebi”, yazko edebiyat, sayı:23, Eylül 1982)

Melih Cevdet Anday’ın da, Çelebi’nin ‘müdürü’ ile ilişkisine değgin anısı var: Nâzım Hikmet Kuvayi Milliye Destanı’nı yazdığı sıralarda, 16 Mart Şehitleri’yle başlayacağı bölüm için Anday’a, “Belgeler lazım, ben rahat dolaşamıyorum, ne olur, bir kitaplıktan gerekli bilgileri buluver” der. Gerisini Melih Cevdet Anday anlatsın:

“Ben de kalktım, ertesi gün Beyazıt kitaplığına gittim, müdüre 1920 yılının gazetelerini görmek istediğimi söyledim. Müdür, ‘İlgili memuru çağırayım,’ diyerek zile bastı. A… Biraz sonra içeri Asaf Halet Çelebi girmez mi? ‘Emrediniz efendim!’ dedi müdüre. Durumu anlayınca da beni kendi odasına götürdü. (…)

Beyazıt Kitaplığı’nda Asaf Halet Çelebi’nin odasında çalışmıştım o gün. Ozan dostum bana boyuna müdürden yakınıp durmuştu. Ters davranıyormuş adam Çelebi’ye, belki de hatta işinden attırmak istiyormuş.

Ben işimi bitirdim. Çelebi’ye veda edip çıkarken, kolumu tuttu, ‘Sizden bir ricada bulunabilir miyim?’ diye sordu.
‘Hayhay, buyurun!’ dedim.
‘Müdüre benim için, çok çalışkan bir memurunuz var, kendisinden büyük yardım gördüm, der misiniz?’
‘Baş üstüne!’

Asaf Halet Çelebi ceketinin önünü ilikledi, beni yerden temennalar ve iyiliğim için dualarla uğurladı.” (Melih Cevdet Anday: “Bir Şiirin Doğuşu”, Cumhuriyet, 12 Nisan 1982)

“Çelebi’nin kendisinden şiir okumasını isteyenlere de hiç yüzü yoktur. Ama her sözcüğe hakkını vererek okunan bu şiirler herkesin hoşuna gider. Bunlar kimi zaman Rumca ya da Hintçe sözcüklerle dolu olsa bile. Çelebi onları Rumca ya da Hintçe’yi çok iyi biliyormuş gibi okur. Bunun içinde Lizbon’lu Maria Barbas için yazdığı ‘Mariyya’ adlı şiir vardır ki Çelebi onu okurken Mariyya sözcüğüne verdiği önemi anlatmak için ilk iki heceyi kapsayan ‘Mariy’ ile ‘ya’ hecelerini birbirinden ayırır.:

lizboa

       boa
simsiyah saçlı kadın
                 mariy/ya
bir masal söyle bana
kan nasıl çıkmadı taştan
                 o ölen kimdi
                       mariy/ya

 ‘Kilise’ şiirini okumak içinse ilkin istavroz çıkarır, sonrada sesini Ortodoks kilisesinde dua eden bir papazın ruhlar dünyasından gelen sesine uydurur. Bütün Nisuaz da fık fık da fık fık kaynar.

Çelebi kimi meyhanelerde şiirlerini masaya çıkarak okumayı da sever. Galatasaray’dan İngiliz Elçiliğine giderken sağ koldaki Kutu lokantası da bir akşam böyle bir sahneye tanık olmuştur. Daha doğrusu Kutu lokantasının kendisi değil de üst katı. Çünkü Fikret Adil lokanta sahibiyle anlaşmış, buraya haftada bir yazarları, ressamları, tiyatro sanatçılarını toplar olmuştur. Çelebi o akşam masanın üstüne çıkıp şiirini okumadan önce Salih Urallı onu masa örtüsüyle sarıp sarmalamış, ona Roma’lı bir imparator süsü vermek istemiştir. Ama Çelebi benzeye benzeye Balzac’a benzemiştir. Oysa Çelebi örtüye bürünmeden önce de Balzac’a benzer.

Çelebi o gece orada kendi şiirlerini Arnavut ağzıyla okumuş (…)

Burada bir parantez açıp, az önceki şiiriyle (“Mariyya”) ilgili olarak Çelebi’ye yöneltilen sorular ve yanıtlarını anımsayalım:

“– Şu Lisboa nedir?
— Lizbon. Portekizliler Lizboa diyorlar. Ben de öyle demeği daha güzel buldum.
— Yüzünde tarçın kokusu?
— Mariyya’nın yüzü tarçın renginde idi. Tarçın renginde olduğu için, tarçın gibi okar herhalde diye düşündüm.
— Bir gün onu neden aynalarda arıyacağınızı söylüyorsunuz? Aynada insan kendini görür.
— Eski şiirlerimden birinde, aynaya bakarken orada Çin padişahının kızını gördüğümü söylerim. Beni de aynaya alıp gitmek ister. Bu sefer de aynada Mariyya’yı arıyacağımı söylüyorum. Yeni şiirlerimden birinin bir yerinde şüpheye düşen olursa eski şiirlerime bakar, bulur, anlar. Çünkü bütün şairlerin, gerçekte, tek bir şiirleri vardır. Bize ayrı ayrı sunulanlar o bir tek şiirin parçalarıdır.” (“Asaf Halet Çelebi ile Bir Konuşma”,Akşam, 19 Ekim 1953, s.5)

Çelebi, şiirlerini açıklamaya hazırdır, ama şiirlerini reddetmeye ve başka türde yorumlamaya hazır okurlarının/dinleyenlerinin önyargılarını kırmayı başaramaz. Nitekim, “Mısrı Kadîm” şiirini yorumlayan Fransa’da psikiyatri ihtisası yapmış ve Freudçu olarak bilinen Dr. İzzettin Şadan erken bunama’ tanısı koyar Çelebi’ye. Şiir şöyledir:

acaba ot gibi yerden mi bittim
acaba denizlerde mi şaşırdım
ve zamanı nasıl unutmaktayım

zaman unutulunca mısrı kadîm yaşanabiliyor
kendimi unutunca seni yaşıyorum
yaşamak
bu ânı yaşamaktır

ammon râ hotep
veya tafnit
kim olduğumu bilmek istemiyorum
yalnız etrafında nefes almalıyım

dut bu a’ru ünnek pahper
kama pet kama tâ
mısır metinlerinde okuduğum cümleler
seninle okuduklarımsa büsbütün başka şeylerdi

seninle bahçedeyiz geliyor bana
orada hem var hem yok gibiyim
daha doğrusu bütün bir bahçe oluyorum
insanlığımdan çıkarak
kama pet
kama tâ

Yeni Adam dergisindeki makalenin başlığı “Muasır Türk Edebiyatında Tereddi Tezahürleri”dir. Yâni “Çağdaş Türk Yazınında Yozlaşma Belirtileri.” Yazı Çağdaş Türk Yazınından çok Çelebi’nin “Mısrı Kadîm” şiiri üstünde durmakta ve bu şiirle şairini incelemektedir. Doktor Şadan der ki:

“İşte son günlerde ‘Kamapet Kamata’ şairlerini görünce ‘erken bunama’ teşhisini koymakta tereddüt etmedim. Bu, bir hezeyandır.[2] Bu tabiri de bilerek tıbbî manâda kullanıyorum (…) Kamapet Kamata tarzındaki şiir 1890 yıllarında baş göstermiş olan hezeyanlardandır.” (İzzettin Şadan: “Muasır Türk Edebiyatında Tereddi Tezahürleri”, Yeni Adam, sayı: 305, İlkteşrin 1940)

Çelebi, deyim yerindeyse, ‘doktorun hezeyanı’nı Hamle dergisinde yanıtlar. Yeni Adam “iki tarafa karşı da tam bir bîtaraflıkla hareket ettiğini’ göstererek, Çelebi’nin yazısını 306. sayısına aktarır. Çelebi, kendisine kötü niyetten kaynaklanan ağır ithamlarda bulunulduğunu, hakaret ve küfür edildiğini belirtir ve ‘ilk ve son cevabı’nı verir:

“… dejenere olduğumu doktor sıfatıyle ve matbuat vasıtasıyla ilân etmeniz kanuna ve ahlâka mugayirdir. Bundan dolayı kanunun bana bahşettiği selâhiyetler dairesinde hareket edeceğim.”

                          Salâh Birsel

Psikiyatri doktorunun yanı sıra eleştirmenler de karşıdır Çelebi’nin şiirlerine. Dönemin en ünlü ve etkili eleştiri yazarı Nurullah Ataç da beğenmez Çelebi’nin şiirlerini.

“Çelebi’nin şiiri gizemci bir şiirdir. Çocukluğunda dinlediği masallara dört elle sarılışı da bu gizemci ruhun uzantısında yer alır. (…) Ataç Çelebi’nin şiirlerinin yeni bir şey olmadığını daha 1939 yılında anlamış ve bir gün Küllük’te Hüsamettin Bozok’a:

— A birader, bu bal gibi eski zevkin devamı!

Diyerek Çelebi’nin şiirlerini Ses’te yayınladıkları için Hüsam’ı – çünkü Ses’te Hüsam’ın da tuzu vardır – ayıplamıştır. (…)

Çelebi o yıllar Farsça şiir yazdığını da söyler. Buna inandırmak için küçük ve ince harflerle yazılmış bir defteri de yanında gezdirir ve ikide birde çıkarıp çevresindekilere gösterir. Farsça şiirlerle dolu olan bu defter, düzeni ve temizliği bakımından herkesi büyüler, ama çokları bunların Çelebi’nin babasının elinden çıktığına inanır. (Burada araya girerek, yıllar sonra Orhan Pamuk’un ilk ve hacimli romanı “Cevdet Bey ve Oğulları”nı kendisinin yazmamış olabileceğinin öne sürülmüş olduğunu anımsatmak isterim. ÖŞ) “Çelebi o yıllarda Mevlana’nın rubailerini de Fransızcaya çevirmiştir. 1950 yılında Fransa’da Roubâ’yât adıyla yayınlanan bu şiirler iyi bir Fransızca ile söylenmiş şeyler değildir. Ne var, Çelebi’nin Doğu Kültürü’ne açık olduğunu ortaya koyar.” (Salâh Birsel: Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu, sel, 2009, s.65-69)

Küllük Kahvehanesi hakkında kısa ve özlü bilgiyi Cahit Sıtkı Tarancı bölümünde verdim. Hüsamettin Bozok Küllük’ün müdavimlerinden birinin Çelebi olduğunu anlatır:

“O zamanlar sanat çevremizin mihrakı Bayezid’deki Küllük kahvesiydi… Kimler gelmezdi ki oraya? Nurullah Ataçlar, Ahmet Hamdi Tanpınarlar, Mustafa Şekip Tunçlar, Sadri Ertemler… İşte Asaf Hâlet Çelebi de yaşı bizlerden büyük olmasına rağmen, bu genç sanatçılar grubuna kolaylıkla katılıvermişti. Boğaz’ın Anadolu yakasından oturuyor, Rumeli yakasındaki bir iş yerinde küçük bir memurlukla gününü, buna çilesini demek daha doğru olur, tamamladıktan sonra, elinde bir kese kâğıdı fındık fıstıkla Küllük’e damlıyordu. Kısa bir zamanda onun tiryakisi oluvermiştik. Bir Hint duasından aktarma ‘om mani padme hum’ şiiri çabucak ün kazandı… Asaf Hâlet bizim bir çeşit maskotumuz olmuştu.” (Hüsamettin Bozok, “Âsaf Hâlet Çelebi İçin Anılar, Anılar…”, Yeditepe, sayı: 188, Aralık 1971)

                     Mustafa Miyasoğlu

Asaf Hâlet Çelebi hakkında Semih Güngör takma adıyla Suffe Yayınevi’nden bir kitap çıkartan Mustafa Miyasoğlu, Çelebi ile Dino’nun Küllük kahvehanesinde bir kültür hareketi başlattıklarını öne sürer:

“Asaf Hâlet ile Arif Dino, o dönemin Küllük kahvesinde, çevrelerine topladıkları gemç sanatçılarla önemli bir kültür hareketi başlattılar. Yazdıkları, söyledikleri ve yayınladıkları şiirler, yazılar ve sözler birbirini bütünleyen ve çelişmeyen görüşleri yansıtıyordu. O dönemde henüz bir kültür kamplaşması olmadığı ve sanatçılar birbirleriyle dostça ilişkiler içinde oldukları için, Asaf Hâlet’le Arif Dino, farklı şiirleri aynı dergilerde yayınlan{t}abiliyor, şiir üzerinde saatlerce konuşup tartışabiliyor, sürekli dost kalabiliyorlardı. O yüzden Necip Fazıl, Dino kardeşlerin çıkardığı Ses’de, Dino kardeşler Büyük Doğu’da, Asaf Hâlet de her ikisinde yazıp çizebiliyorlardı. Necip Fazıl’ın bazı kitaplarında ‘Döner kebap dönmez olsun’ mısraıyla andığı ‘yeni şiirci’ de, sonradan materyalist görüşleri ile çatıştığı Arif Dino’dur.

1940’da varlığını hissettiren yeni şiir hareketi, temsilcilerinin ciddî ve entellektüel kimliğine kimliğine bağlı olarak kültür çevrelerini epeyce ilgilendirmiştir. Doğuyu bilen Asaf Hâlet, batıyı bilen ve orada uzun zaman yaşayan Arif Dino ile bu şiir hareketinin temel dinamikleri üzerinde anlaşmışlar gibidir: Bu şiir daha önce yazılmış ve yayınlanmış hiç bir şirin şeklini kullanmayacaktır. Şiirde şekil ve mâna meseleleri doğrudan şaire ait bir tercih meselesidir.

İşte böyle birkaç ilke ile, var olan şiir birikimine tamamen ters bir anlayışı ortaya atarlar. Bu heyecan, devrin sadece sanat ve edebiyat dergilerini değil, mizah ve magazin dergilerini, gazetelerin köşe yazılarını da içine alarak hızla yayılır. Bir mirasyedi gibi yaşayan Arif Dino bütün bu gürültülerden hiç etkilenmez, Asaf Hâlet de züppeliğin keyfini çıkararak herkesi tebessümle süzer; kimseye aldırmadan telâkkilerine uygun şiirini geliştirir.” (Mustafa Miyasoğlu: “Asaf Hâlet Çelebi’nin Şiiri”, Sanat Olayı, sayı:57, Şubat 1987, s.28-30)

Miyasoğlu’nun hesabına göre, Asaf Hâlet Çelebi 15 yılda 60 şiir, son beş yılında 20 şiir yazıp yayınlar. Ayrıca 15 inceleme kitabına imza atmıştır.

Çelebi iki kez evlenir. İlk eşi Rosi adlı bir Yahudidir. Bir söyleşide der ki:

Vaktiyle evlendim ve ayrıldım, 5-6 defa nişanlandım. Şimdi kuzinim ile evliyim. Gayet rahatım! Çünkü ikimiz beraber gayet güzel yemekler pişiririz, beraber eğleniriz. O, hem arkadaşım, hem çocuğum, hem aşçım, hem işçimdir.” (Kâmran Evrenos: “Asaf Hâlet Çelebi ile Bir Konuşma”,Yeni Çağ, sayı:17, 25 Mayıs 1946,s.5)

Nermin Hanımdan bir oğlu olur: Ömer. Oğlu için “Ömer Çocuk” şiirini yazar. Ömer Çelebi, 18-19 yaşlarında menenjit tüberkülozundan ölür.

Kadınlarla ilişkisi hakkında Haldun Taner’in anlattığı ilginçtir:
“Sait Faik’in erken ölümü ikimizi de çok sarsmıştı. Cenaze dönüşü yine beraberdik. Hiç unutmam, Çelebi, ‘Şu anda bile ölsem gam yemem. Yine de Sait’ten şanslı sayılırım’ deyiverdi. Bu cümlenin tınısında ufak bir böbür sezer gibi oldum. Ben sormadan o açıkladı. Rivayetine göre kadınlardan hayli kâm almıştı. Kendini o bakımdan ünlü hikâyeciden şanslı buluyordu. Neden olmasın? Yıldızının ilk parladığı yıllar, şöyle 1930 dolayları, Asaf Hâlet Çelebi önce divan edebiyatı kokan ismi, sonra bir çeşit yerli Oscar Wilde ‘dandy’liği ve bir Mevlevi şeyhi kadar munis ve mazlum bakışları ile pek çok hanımın da ilgisini çekmişti. Her meclise, her sofraya çağrılıyor, ağzına bakılıyordu. Nasıl bir zamanlar İstanbul’un kibar aileleri kendilerine bir böbür kaynağı yaratmak için Rıza Tevfik’lerden, Fazıl Ahmet’lerden kızlarına özel hoca olmalarını yakarıyorlarsa, çoğu sosyete hanımları da Dame de Sion’da, High School’da okumakta olan zambak gibi kızlarına Çelebi’yi hoca tutmak için yarışıyorlardı. Çelebi de böylece o sosyetelere girmişti. Bu zambak gibi kızlara Türkçe, edebiyat ve edebiyattan başka biraz hayatı da öğrettiğini iddia ediyordu.

Bütün centilmenliğine karşın yine de şarklı değil mi, söylediğine belki inanılmaz diye mezburelerin adını, sanını da veriyordu. Bu küçük hanımları sonra mücevherat meşheri gibi takıları ve Paris’ten gelme tuvaletleri içinde birer olgun sosyete hanımefendisi olarak her görüşümde Çelebi’den aldıkları edebiyat dersi ayrıntıları zihnime üşüşür ve beni gülümsetirdi. Çelebi, çok çapkın mizaçlı bir insan olmamasına karşın, önüne çıkan bu az ama seçme fırsatları tepmemiş olmakla övünüyordu. Bu övüncün içine kendini de harcayan bir mizah katmayı da unutmadan. Bir keresinde de azınlıklardan bir kız sevmiş. Kıza deli gibi âşıkmış. Ne var ki, bir huyu Çelebi’yi çileden çıkarıyormuş.

Sevişmenin en hareketli ânında bile ya tırnaklarının ojesini, ya da tavandaki duvar kâğıtlarının yırtık yerlerini kontrol edermiş.” (Haldun Taner: a.g.k., s.63-64)

Melih Cevdet Anday, Beyazıt Kütüphanesindeki karşılaşmalarını anlattığı anısında Çelebi ile yıllar önce tanıştığını ve Çelebi’nin yanında bir ‘hanım’ olduğunu da anımsar:

“Asaf Halet Çelebi ile bu olaydan yıllar önce tanışmıştık. Bir akşam üç arkadaş, Tepebaşındaki Safa Meyhanesi’ne gitmek üzere ceplerimizdeki parayı çıkarıp saymakla meşgulken, ozan dostumuz çıktı karşımıza, yanında bir hanım vardı. Biz o an paraları sakladık. Yetersizdi paramız, üç kişi zar zor çıkabiliyorduk işin içinden. Çelebi, ‘Bir yere gidiyorsunuz galiba,’ dedi, ‘rahatsız etmezsek biz de gelelim.’
‘Buyurun,’ dedik.
Safa Lokantası’na girdik. Mezeleri isterken çok hesaplı davranıyorduk. Fakat Çelebi bizim gibi değildi; o mevsimde kolay bulunmaz şeyler istiyor, garson da bunları bulup buluşturmak için garsonları oraya buraya koşturuyordu. Biz ozan dostumuzun bu rahatlığından umutlanmıştık, cebi dolu olmalı, diye düşünüyorduk.
Ama sonra ne oldu? İyice yiyip içtikten sonra Asaf Halet Çelebi, uzun uzun teşekkür edip bizden ayrıldı, yanındaki yabancı uyruklu kadını da bıraktı.” (Melih Cevdet Anday: a.g.y.)

Çelebi her dört yılda bir milletvekilliğine aday olur. Seçim ‘beyanname’leri yayımlar. Seçim konuşmaları yapar.

“Tavırları ve tekellüflü lisanıyla halis bir Beylerbeyili, şiiriyle son derece modern bir şair olan Çelebi, siyasete de ilgi duyardı. 1946′dan itibaren, yaşadığı sürece bütün seçimlere bağımsız aday olarak katıldı. 1946′da yayımladığı seçim bildirisindeki demokrasi vurgusu dikkat çekicidir. Bu bildiride demokrasiden ne anladığını, Roosevelt’in dört şartını (1. Sefalet ve açlık korkusu duymadan yaşamak, 2. Korkudan emin olmak, 3. Düşünce hürriyeti, 4. İnanç hürriyeti) hatırlatarak açıklayan Çelebi, hiç dinleyicisi olmasa bile, meydanlarda yüksekçe bir yere, mesela bir taşın üzerine çıkıp uzun uzadıya nutuklar söylerdi. Seçilmeyeceğini bilirdi elbette; bu, onun için belki seçim atmosferinden istifade ederek siyasî fikirlerini yüksek sesle ifade etme vesilesi, belki de bir oyundu. Dört yılda bir, Haldun Taner’in ifadesiyle, ‘Hyde Park hatipleri gibi ileri geri konuşup içini de boşaltmış olurdu.’” (Beşir Ayvazoğlu: “Devam ederek değişmek”, Aksiyon, 24 Ocak 1997)

Eşi ve dayısının kızı olan Nermin Çelebiler, önceleri çeşitli rahatsızlıklar geçiren Asaf Hâlet’in ölümüne de yol açacak hastalığının 1955 yılı sonlarında başladığını söyler. 1958 yılında iyice ilerleyen hastalığı dolayısıyla kendisine 45 gün istirahat verilir. O sıralarda Yahya Kemal de hastalanır ve Çelebi, ‘Yahya Kemal gidiyor artık.” diye üzüntüsünü dile getirir. Gelgelelim, Yahya Kemal’den 28 gün önce yaşama veda eder.

Çelebi anılarını şairin son günlerini anlatarak noktalar Haldun Taner:

“Son günlerinde konuşmaktan hoşlandığı sevgili teması, yeni köprü inşası ile birkaç milyonluk bir değer kazanacağını umduğu, Beylerbeyi’ndeki babadan kalma arazinin hissesi idi. Benden müşteri bulmamı ister, öbür hafta bir müddet daha beklemeyi uygun gördüğünü söylerdi. O arsa üzerine, onun hesabına ne güzel hülyalar kurardık. Bazen de gözleri buğulanır:

Galiba bu arsanın keyfini çıkaramayacağım beyefendi. Ama hiç değilse karımla çocuğum rahat yaşasınlar’ diye mırıldanırdı. (…)

Çelebi, yolunu ve asrını şaşırmış bir derviş gibi onu çok yadırgayan hoyrat bir çevrenin içinde bir gün sızlanmadan, kimseyi bir an töhmetlendirmeden, olgun bir hoşgörü ile sessiz sedasız yaşadı. Yine bir ekim sabahı Gureba Hastanesi’nde öyle alçakgönüllü ve sakin, kimseye veda etmeden, kimseyi üzmek istemeden, gideceğine dair en küçük bir işaret vermeden sessizce aramızdan uzaklaştı gitti”(Haldun Taner: a.g.k.,s.65) Ölümünden 42 yıl sonra yayımlanan bir gazete haberi:

Asaf Halet Çelebi’nin köşkü yeniden yapılıyor

Türk şiirinin ustalarından Asaf Halet Çelebi’nin dostlarına verdiği akşam davetleri, bahçesine özenle kurduğu yemek masalarıyla ünlü, Beylerbeyi sırtlarındaki dillere destan köşkü, yeniden yapılıyor. Hissedarlarından tanınmış ceza hukuku avukatı Prof. Dr. Ahmet Gökcen’in gayretleriyle ihya edilmeye başlanan köşkte şairin eserlerinin, fotoğraf ve eşyalarının sergilendiği özel bir bölüm de oluşturulacak.

15 Ekim 1958’de kaybettiğimiz şair Asaf Halet Çelebi ile aynı zamanda dayısının kızı olan eşi Nermin Çelebiler, 1945 yılında evlendiklerinde, Beylerbeyi sırtlarında bir köşke yerleşirler. Burası, 22 dönümlük bahçe içinde kurulu, masallardakini andıran, Boğaz’a nazır bir köşktür. İki yıl önce vefat eden Nermin Hanım, kendisine ‘çatı’, eşine ‘ilham’ olan köşk için ‘İrem bahçesi gibiydi.’ diyordu. Bu ifadesiyle laleler, sümbüller, bin bir türlü çiçek ve meyve ağaçlarıyla dolu cennetten bir köşeyi tarif ediyordu sanki. Nermin Hanım, baharda dostlarına verdiği akşam davetlerini, bahçeye özenle kurduğu yemek masalarını da gözleri dolarak anlatıyordu. 52 yaşındayken bu evde ölen ve Sütlüce Mezarlığı’na defnedilen Asaf Halet Çelebi’nin, ‘İbrahim’ ve ‘Om Mani Padme Hum’ gibi olgunluk dönemi şiirlerini burada yazdığı biliniyor. Evin tapudaki adresi, ‘Üsküdar ilçesi, Beylerbeyi Mahallesi 1702 ada, 174 parsel. Mehmet Said’in oğlu Asaf Halet Çelebi oturduğu Hasip Paşa Köşkü’ diye geçiyor. Şimdi yerinde yeller esen köşk, SMA Danışmanlık şirketi tarafından yeniden yapılarak ayağa kaldırılıyor.

2008 yılında kurulan SMA Danışmanlık, kültür, edebiyat ve tarih konularında araştırmalar yapan ve bu yöndeki çalışmaları desteklemek amacı taşıyan özel bir şirket. Asaf Halet Çelebi köşkünün restorasyonu da ilk projeleri. Arazinin şu anda iki hissedarı var ve İstanbul’da yaşıyorlar. Hissedarlardan biri, köşkü yeniden ayağa kaldırmaya çalışan Türkiye’nin önemli ceza hukuku avukatlarından Prof. Dr. Ahmet Gökcen. Evin orijinal fotoğrafını bulmak için birkaç yıldır uğraştığını söyleyen Gökçen ve yakın arkadaşı Mustafa Güçlü, Asaf Halet Çelebi’nin akrabalarıyla da görüşmüş. Nihayetinde, köşkün Ortaköy’den çekilen bir fotoğrafını bulmuşlar. Gökcen, “Amacımız, kültür ve edebiyat konularında çalışmalar yapan insanların hatırasını canlandırmak, hem tarihimize hem de kültürümüze katkıda bulunmak. Bu köşk, Asaf Halet Çelebi’nin yaşadığı yer olduğu için ihya etmeyi arzu ettik. Tapusunda köşk olduğu şerh edilmiş. Ama aldığımızda hiçbir şey yoktu. Sadece şaire ait olduğunu biliyorduk. Havadan ve Boğaz’dan çekilen bazı fotoğraflara ulaştık. Orijinaline yakın bir şekilde restore etmek istiyoruz.” diyor.

Ahmet Gökcen, Osmanlı-Türk mimarisine olan düşkünlükleri sebebiyle burayı almaya karar verdiklerini söylüyor. Arazinin önceki sahipleri Ermeni bir aileymiş. Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nun izniyle bir arkeolog kontrolünde yapılan kazı sonucunda köşkün temelleri, mutfağı, sahanlığı, merdivenleri, cumbası ortaya çıkarılmış. Gökcen, “Kazıyı yöneten arkeolog ve mimarlar, Boğaz’da bu kadar net bir şekilde bir binanın ortaya çıkmasını az rastlanan bir durum olarak görüyor. Tarihi özellikleri bakımından 1850-60’lı yıllarda yapılmış bir bina olduğu değerlendiriliyor. Arkeolog, raporunu kurula verdi.” diyor. Bundan sonraki safhada, temellerine ve mevcut yapısına göre projelendirilecek ve kurulun onayından geçtikten sonra köşk yeniden inşa edilecek. Restorasyonu bittiğinde şairin eserlerinin, fotoğraflar ve eşyalarının sergilendiği özel bir bölüm oluşturulacak.

‘Modern gelenekçi’

Münevver Ayaşlı’nın “Büyük ve zarif şairimizin derin ve mistik bir ruhu vardı. Yalnız İslam tasavvufuna değil, bütün şark, Asya ve uzak Şark mistiğine derin bir vukufu vardı.” diye anlattığı Asaf Halet Çelebi, gençliğinde gazeller ve rubailer yazarken, daha sonra modernist bir şiir anlayışını benimseyerek Türk şiirinde “modern gelenekçi” tavrın temsilcisi oldu. Şiirlerini He, Lâmelif ve Om Mani Padme Hum adlı kitaplarında toplayan ve pek çok telif eseri ile tercümeleri bulunan Çelebi, 1958 yılında dünyaya veda etti. (Sevinç Özarslan: Zaman, 30 Mart 2010)

ÖNDER ŞENYAPILI

 

 

DİPNOT:

[1] Anlamı yok, demiyorum.

[2] Saçmalama, sayıklama. Ruhbilimde, sabuklanma. (TDK Büyük Türkçe Sözlükten)

Kategoriler:   Biyografi