Menü

BOZKIR HAVASI ve1931 ANKARASINI ANLATAN ROMAN / Önder Şenyapılı

Aybüke Pusat, Ankara doğumlu genç bir oyuncu. Ankara’da büyümüş. 2014 yılında “Miss Turkey” yarışmasında üçüncü güzel seçilmiş. İstanbul’a göçmüş. Çünkü oyuncular için fırsatlar İstanbul’da. Kökende balerin olmak için çalışıp çabalamışsa da TV dizilerinde (oyuncu olarak) görev almaya başlamış. “Her Yerde Sen” adlı TV dizisinde oynadığı sırada, 2019 yılının Ağustos ayı ortalarında kendisiyle yapılmış bir söyleşi yer aldı Hürriyet’in Ankara ekinde. Yöneltilen “Ankara ile ilgili en çok neyi özlüyorsunuz?” sorusunu şöyle yanıtlıyordu:

“Ankara’nın doğasına ve havasına bayılıyorum. Özel olarak gittiğim, çok kimsenin bilmediği birkaç noktam var. Her gittiğimde mutlaka uğrar, birkaç saatimi geçiririm. İstanbul’un keşmekeşi ve neminden sonra bozkır özleniyor gerçekten. Boğaz havasındansa bozkır havasını tercih ederim her zaman. Çok özlüyorum.”  (Hürriyet, 19 Ağustos 2019)

Aybüke Pusat[1]

 “Boğaz havasındansa bozkır havasını tercih ederim her zaman.”

Bu tümce eskiden okuduğum bir kitabı çağrıştırdı.

Kitaplığımda arayıp buldum. Bir roman. Önce yazarından söz etmeliyim. Bir Fransız. Gerçek adı Charles Frederick Bargone imiş. Yazarlık adı Claude Farrére (1876-1957). Çok sayıda yapıta imza atmış, üretken bir yazar. Babası deniz albayı olduğu için girdiği Deniz Akademisini bitirir. Teğmen, sonra da kaptan olur. Ne var, gönlü yazarlıktadır. Ordudan ayrılır. “Les Civilisés/Uygarlar” adlı romanıyla 1905 yılında Goncourt Ödülünü kazanır. Kurtuluş Savaşında Türkiye’yi destekler.

Atatürk için: “Atatürk yüce bir dağa benzer. Eteğinde yaşayanlar bu yüceliği fark edemezler. Bu dağın azametini kavrayabilmek için O’na uzaklardan bakmak gerekir” demiş. Atatürk ile birlikte çekilmiş çok sayıda fotoğrafı var. Kimileri bu sayfalarda yer alıyor.

Romanın kahramanları bir Fransız cerrah, bir Fransız yazar, dört ayrı kuşağın temsilcisi 4 Ankaralı Türk kadın. Fransız cerrah ile Fransız yazar 1931 yılında Ankara’ya gitmek üzere Haydarpaşa’da bindikleri Anadolu Ekspresinin yemek vagonunda ilk kez bir araya gelirler. Tanışırlar. Bir arkadaşlık başlamış olur. Cerrah, yazarın Türkiye’ye daha önce gelmemiş olduğunu öğrenince İstanbul banliyösünden geçtikleri sırada uyarır:

Gözlerinizi açınız… çünkü, şimdi, yarın sabah Eskişehir’in ötesinde Ankara platosunda bir daha göremeyeceğiniz bir Anadolu seyretmektesiniz. Burası, cennetin ta kendisi… orada ise çölde olacağız. Ankara platosu, Timurlenk’in savaşı kazanmasından sonra çok kötüleşmiştir.”

Yolculuğun ikinci günü sabah kahvaltısında, gene restoranda bir araya geldiklerinde, cerrah yazara seslenir:

“Size, Ankara platosunun İstanbul’un banliyölerine hiç benzemediğini söylemiştim… Ne kadar da sert katı bir toprak! Değil mi? Ah! O Moğol atlarının nal izleri hâlâ duruyor. Bu hep öyle! Ama, tam tersine, ne ışık, güneşin doğuşunu gördünüz mü? Alev-alev yanıyor’ ve ayrıca, toprağın engebelerinde bu bozkır renginin üzerinde oluşan menekşe gölgelerine bakın!… her taraftan göğü kamçılamakta olan menekşe gölgeler… Ve, bu Anadolu havasını ciğerlerinize çekin! Alkol gibi çarpan saf oksijen…” [2] (s.17)

Bu Anadolu havasını ciğerlerinize çekin! Alkol gibi çarpan saf oksijen…” anlatımıyla “Boğaz havasındansa bozkır havasını tercih ederim her zaman” anlatımı birbirini çağrıştırmıyor, birbiriyle örtüşmüyor mu? En azından bana öyle geldiği için kalkıp Farrére’nin kitabını, — romanını aldım kitaplığımdan.

Öte yandan, “Ankaralı Dört Hanım” romanının önemi, yukarıdaki alıntıların içeriğiyle sınırlı değil. 1920’lerin sonlarıyla 1930’ların başları Ankarasını toplumsal, siyasal yaşam ve kent coğrafyası/kentin fiziksel yapılanışı açılarından da bilgi içeriyor. Örnekler:

Konuk oldukları ülkedeki değişikliklerle ilgili somut, görülebilir veriler aradığı için vagonun açık penceresinden sürekli dışarıyı gözleyen yazar, birden:

“İnsan gücünün bir çölü verimli bir toprak haline getirebileceğini ispatlayan iyi bir iş…”

“Bir dakika! Bu da ne? Gerçek bir zirai tesis… sanki, gerçek…” diye hayretini belirtince, cerrah açıklar: “Ah! Bu, hakkında epeyce şey duymuş olduğum Gazi Çiftliği olsa gerek… Haklısınız… etrafa bakınmanın değerini ispatlayan bir neden… İnsan gücünün bir çölü verimli bir toprak haline getirebileceğini ispatlayan iyi bir iş…” (s.20-21)

Çöl verimli toprağa dönüşmüştü. Artık betona dönüştürülmüş durumda.

Trenden indiklerinde “Ankara Garı, herhangi bir Avrupa başkenti terminalinin vermekte olduğu o güveni” vermez yazara. Cerrah kendisini karşılayan sık giyimli birkaç genç kadınla birlikte giderek garda kendi başına bıraktığı yazarın:

“Ankara Palas’ın otobüsüne binmekten başka yapacağı hiçbir şey yoktu. Yolcuları pek fazla olmayan otobüs beklemeden kalktı. Ve, böylece Saint-Gemme[3] Türk başkentini hemen tanıma imkânı buldu. Gar şehirden oldukça uzak olduğundan epeyce bir yolu katetmeleri gerekiyordu. Yokuşun yukarılarında iki ikiz tepe[4] kendilerini belli ediyordu. Biri, büyük bir ihtimalle roma devrinden kalmış yarı yıkık bir kaleyle taçlanmış olup gerçek eski türk evleriyle kaplanmıştı; ve aralarında ikide-bir minareler yükselmekteydi…. Diğeri ise çıplak, kara ve tuhaftı. Kabaca kazılarak açılmakta olan bir yol iki tepeyi birbirinden ayırıyordu. Kuzeye doğru da çöl uzanıp gidiyordu. Ancak güneye doğru, güzel olmaktan çok, büyük olma iddiasında olan modern binalar kendilerini göstermekteydiler; hepsi de birbirinden ayrı, birbirinden çok uzak, çok uzak yapılmış binalar, evler…

Otobüsün şoförü tüm güneyi kucaklayan bir jest yaparak izahat verdi: ‘Yenişehir… Büyükşehir!’

Saint-Gemme ise, kendi kendine mırıldanıyordu. ‘Belki de gereğinden fazla büyük…’

Otobüs Ankara Palas’ı gardan ayıran o binbeşyüz metreyi aşmakta iken, yeni ve demokrat ve de tüm yeniliklere açık türk anlayışının bu araştırma gönüllüsü, bu işte göstermesi gereken tavrı ayarlıyordu.” (s.20-21)

Ankara’ya çağrılı olarak gelen François Villandry (cerrah) de kendisini çağıran eski hemşiresi Lale Hanımın aile bireyleriyle tanışmakta, gerekli ziyaretlerde bulunmaktadır.

“Pembe Hanımın[5] villası, Yenişehir’in tam kenarlarında, ve Gazi Mustafa Kemal’in 1921’den sonra on yıl süreyle ikametgâh olarak kullandığı evin bulunduğu Çankaya denilen o küçük tepenin üst yamaçlarında idi. Sözü edilen evin de burçlu bir duvarın dışında herhangi bir hususiyeti yoktu. Villandry, bu burçlu duvarın neden ve kimin tarafında yapılmış olduğunu bilmiyordu; önemli bir şey de değildi.

Ancak, başkanlık ikametgâhının oldukça aşağılarında bulunmasına rağmen, Pembe hanımın villası da modern Ankara’nın kurulmaya çalışıldığı tüm o yamaca hakimdi. Ve caddenin ortasından, François Villandry tek bir bakışla yeni başkentin kapsamaya çalıştığı memleketin her iki yönünü de kucaklamış oluyordu.

Sonra, sırasıyla, gözünü tepeye ve ardından da aşağıya doğru inen yollara, yolların kenarlarındaki tek tük villalarda gezdirdi.

En yakınında bulunan Pembe hanımın villası oldukça geniş bir bahçe ile çevrilmişti. Ne var ki, bu bahçenin gizemli herhangi bir tarafı yoktu; ne ağaç ne de bir fundalık. Fransa’da koruluk olarak tanımlanan o yolun ağaçlıklardan eser yoktu. Pembe hanımın bahçesinde zayıf birkaç çiçek ile cılız bir çimen ve de çok kötü düzenlenmiş ancak çok itina ile biçilmiş dört öbek ottan başka bir şey yoktu. Villa, etraftan çok açık bir şekilde görünmüyordu. Lüks ve iddialı idi. Lizbon ile Varşova arsında, bugün tüm modern mimarların yaptıklarının aynısı idiler. Görünümü, bir Türk evinin dışında herhangi bir şeye benziyordu. Çevrede, aralıklarla serpiştirilmiş iki villa daha vardı; hepsinde de aynı sıradanlık kendisini belli ediyordu.” (s.35-36)Yakup Kadri KaraosmanoğluAnkara” başlıklı romanının ikinci bölümünde (ki, 1925 yılı Ankarası anlatılır) yeni yapılan evlerin, köşklerin, villaların ve de resmi kamu yapılarının yalnızca dış görünüşünü değil, içlerini da olabildiğince ayrıntılı olarak betimler. Bu yapılarda sürdürülen yaşamları da katarak… Kökende, Claude Farrére’den (ya da roman kahramanı cerrah François Villandry’den) çok daha olumsuz eleştirir Ankara’daki yeni yapıları ve de yapılaşmayı.[6]

Dönelim Claude Farrére’nin romanına:

“… Villandry sırtını Çankaya’ya vererek Yenişehir’e yöneldi. Yenişehir… Ankara iki uzun bölgeye ayrılarak, Mustafa Kemal’in burçlu ikametgâhından hâlâ eski ahşap evlerin bulunduğu Kale Tepesi’ne doğru uzanıyordu. Ancak, Villandry’nin ilk bakışta tespit ettiği şey, İstanbul’u ve de Bizans ve Konstantinopolis’i katlayıp geçme iddiasındaki bu haddini bilmez yeni başkenti oluşturan bu iki bölgenin, o ana kadar boş birer mahalden başka bir şey olmadıkları idi.”(s.37)Tartışma götürmez bir kesinlikle o cadde, gardan zigzag’lar çizerek eski şehre kadar gelip oradan Çankaya’ya çıkan cadde vardı! Ve, gene tartışmasız olarak, o caddenin her iki tarafında da serpiştirilmiş binalar mevcuttu. Ancak, bu binaların çoğu, Pembe hanımınki gibi villa olup aralarında bakanlık, banka, elçilik, kurum, okul, ajans, müze gibi resmi olanlar pek azdı… tek-tük rastlanıyordu. Caddeyi boydan boya kat eden talî sokaklara gelince, bunlar sadece yol taslakları olup ileriki boş arazilerde sonlanmakta idiler. Tümü, tasarımından erken vazgeçilmiş bir şehircinin tamamlanmamış girişimini andırıyordu.”

Farrére’in romanındaki “Ankaralı Dört Hanım”ın üçüncü kuşak temsilcisi, milletvekili Cemil Kâmi’nin eşi olan Şirin, kocasının sürücülü arabasına habersiz el koyup “bunca yıldır hiç istemediği halde yaşamaya zorlandığı Yenişehir’den çıkıp eski Ankara’ya kadar tırmanıp oraları gezme” isteğini/planını uygulamaya koyar. Sürücüye, Cemil Kâmi olanları soracak olursa, kabahatlinin kendisi olduğunu söylemesini tembihler.

Şoför, gülümseyerek önünde eğildi. Ve araba hemen hareket etti. Ondan sonra da, Şirin arabayı caddenin sonuna kadar sürdürdükten sonra eski Ankara’ya değin tırmanan daracık sokakların karmaşasına daldırttı. …kendisinin o güne kadar tanışmış olduğu Türkiye’den çok farklı ve şaşırtıcı bir manzara ile karşılaştı.

… Dar, çapraşık, karmaşık, bakımsız sokaklar… çamur… kayalarda kazılmış merdivenler… arnavut kaldırımları… yıkılmış tarihi duvarlar… çirkin, karanlık ev duvarları… Cumhuriyet’in emriyle yerlerinden yarı sökülmüş pencere kafesleri… Ve bunların arasında roma kalıntıları: tuğlalar arasında harçla tutturulmuş sütunlar, hâlâ okunabilen eski yazıtları taşıyan taş ve mermer parçaları… Ve, her şeye hakim, eski çin ve fas harem kapılarını andıran on asırdan beri yapılanmış olup yıkılan ve yeniden oluşturulan koca taş ve toprak yığınları…

(…) Şirin arabadan indi. Ve, birden, tek başına içeriye girip bir zamanlar Avgustus’un kalesi olan o yapının içini görme arzusunu duydu.

Augustus Tapınağı, 1930

Ayağındaki çok yüksek ölçekli ayakkabıları ile hafifçe sendeleyerek kapıdan girdi ve içerideki etkileyici iki-üç dar yolu geçerek, nihayet, birkaç yıkıntının çevrelediği ve geniş bir ufka açılan bir yüksekliğe vardı. Buradan, sadece, ahşap binaları aşağılara doğru kat-kat inen eski Türk şehrinin çevreleri değil, ve fakat aşağıdaki düzlüğün tümü, serpiştirilmiş tek-tük binalar ile diğer yandaki kurumuş küçük bir derecik ve de bulunduğu tepeciğin bir benzeri olan kapkaranlık ve ürkütücü bir şekilde bomboş duran diğer bir tepecik gözle önüne seriliyordu. Şirin dikkatle yüksekliğin ucuna kadar yürüdü ve aşağıdaki boşluğa baktı. Aşağılarda dar ve sarı, hızlı bir nehir akıyordu.” (s. 39-41)

Şirin’in gördüğü dar ve sarı, hızlı nehir Tabakhane deresi/Bentderesi olmalı. Kökende Hatip Çayının Ankara Kalesi ile Hıdırlık Tepe arasında aktığı kısa bölüm Bentderesi diye adlandırılmış. Bu adın nereden geldiği hakkında çeşitli söylentiler var. Kimine göre,  Roma döneminde akarsuyu denetlemek için yapılmış su bentlerinden dolayı bu ad verilmiş. Kimine göre, Ankara’ya gelip yerleşen debbağlar, uğraşları çok su gerektirdiği için derenin suyunu amaçlarına uygun kullanabilmelerine olanak sağlayan bentlerle donatmışlar.

Bentderesi, 1930; yer altına alınıyor, 1967

Şirin tepeden aşağı bakınca dereyi görüyorsa da, Ankara’da değil Bentderesi’ni, açıkta akan bir herhangi bir akarsu görmek olanaksız artık. Çünkü Bentderesi dâhil, varlığı bilinen akarsuların hepsi yeraltına alınmıştır. Derelerde kirlenmenin ve taşkınların önlenmesi amacıyla yapılan yeraltına alma işlemi Bentederesi’ne 1962 yılında uygulandı.

Farrére Ankara Kalesini Şirin üzerinden anlatmakla yetinmez, ilerleyen sayfalarda cerrahı Ulus’tan Çankaya’ya (Pembe Hanımın villasına) doğru yürüterek “Çankaya’ya doğru uzanan o büyük ve azametli yol” hakkındaki görüş ve düşüncelerini de sıralar:

“… sırtını eski şehire vererek Yenişehir ve Çankaya’ya doğru uzanan o büyük ve azametli yola koyuldu. Yürürken, samimi olarak, o yola hayran kalıyordu. İki paralel geniş cadde ortadaki geniş kaldırımı çevrelerken, iki yan kaldırım iki caddeyi çevrelemekte idiler. Tüm alan, Paris bulvarlarının dahi ışıklandırılmadıkları güçte, aralıklı konmuş direklerdeki üçlü elektrik ampulleri ile ışığa boğulmakta idi. Bitmez-tükenmez uzunluktaki cadde, zigzaglar çizerek Çankaya’ya doğru çıkıyordu. Yolun en aşağısından yukarılara doğru bakan Villandry, bu mürekkep siyahı doğu gecesinde, ufkun gizemli gerilerine değin kaçışan ışıktan bir yılan görür gibi oluyordu. Ve, çok güzeldi. ‘Gündüzleri buralarda görülebileceklerle kıyaslanmayacak kadar güzel’ diye, Villandry düşündü.

Yolun uzunluğunu düşünmeksizin, manzaranın olağanüstülüğüne kapılarak ilerliyordu. Işığa boğulmuş ve aynı zamanda akıl almayacak derecede bomboş olan bu caddenin görünümü insanı çıldırtıyordu. Ne bir araba, ne bir yaya. Binalar ise, şurada-burada serpilmiş, aralıklı, nadir. Tek-tük yan yollar ve hemen ilerde sağdan-soldan uzanıp giden karanlık stepler. Ne ışıklı bir pencere, ne bir ampul, ne bir kandil… o abartmalı gözkamaştırıcı ışıklandırmanın dışında hiç bir şey…. ‘Burası Sahra… beyaz ışıklarla aydınlatılmış Sahra… ve, gerçekten de, bundan daha gözkamaştırıcı bir şey olamaz; bundan da tuhaf bir şey olamaz… ve, özellikle, bundan daha pahalı bir şey. Parasını böylesine boş harcaması için, Türkiye’nin çok zengin olması gerek…’ diye düşündü. Ve hep böyle yürüdü. Ve, Yenişehir hep önünde uzanıyordu. (…)

“Yürürken, samimi olarak, o yola hayran kalıyordu. İki paralel geniş cadde ortadaki geniş kaldırımı çevrelerken,
iki yan kaldırım iki caddeyi çevrelemekte idiler.”

Ne bir yaya, ne bir araba. Gerçekten, hiç bir şey. Sahra!.. evet’. (…) arada bir görünen bu tek-tek-tük karanlık evler, uykuda bulunan bir şehir intibaını vermekten çok, terkedilmiş ölü bir şehri akla getirmekte idiler. Ve ufkun bir yanından diğerine doğru sayısız zig-zaglarla tırmanan bu binbir ışıkla aydınlatılmış kocaman yolun çevredeki sessiz ve karanlık bozkırla yapmakta olduğu tezat daha da büyüyor, daha da belirginleşiyordu.

Bir saat kadar yürüdükten sonra, Villandry ‘amma da uzakmış’ diye mırıldandı. Bir süre sonra, sağında, çirkin ve basit bir kışlayı andıran yeni Alman elçiliğinin ağır kitlesi ile Ankara’da Sovyet’leri temsil eden koskoca yapıları güçlükle farketti. Pembe hanımın evi ise, oldukça uzakta idi.” (s.61-63)

“çirkin ve basit bir kışlayı andıran yeni Alman elçiliği”

 “Sovyet’leri temsil eden koskoca yapılar”

Pembe hanımın evine değin yürünecek uzun bir yol vardır ve de yokuştur. (Bugünkü Cinnah Caddesi. Gerçi, gençliğimize o yokuşu yaya olarak günde birden çok tırmanmışlığımız da var.) Anlaşılıyor ki, cerrah Villandry’i yapımı 1925 yılında tamamlanan Atatürk Bulvarı üzerindeki ilk Sovyet Büyükelçiliğine değin yürütmüştür Claude Farrére. (Günümüzdeki Rus Büyükelçiliği yapısı Çankaya’da Andrey Karlov sokağı[7], No 5 adresindedir.)

1930’larda Gazi Bulvarı. Sağda 1926 yılında yapımı bitmiş olan Sağlık Bakanlığı yapısı

Hakimiyet-i Milliye Meydanından (Ulus) başlayarak eski kent (Kale ve çevresi) ile kurulmakta olan Yenişehir’i (Sıhhiye, Kızılay ve Maltepe’yi kavrayan yeni bir yerleşim alanı) ve Çankaya’yı birbirine bağlamak amacıyla, o dönemdeki adıyla Gazi Caddesi’nin yapımına 1926 yılında başlanmış ve 1929’da tamamlanmıştır. 1928 yılında ağaçlandırılmaya başlanmıştır. Ne var, yapılaşma seyrektir. Döneminde saptanmış görüntülere bakıldığında bomboş bir arazi üzerinde uzanan ağaçlı bir yol izlenimi edinilmektedir.

Ulus Meydanından Çankaya’ya değin uzanan bu bulvar üzerinde gösterişli kamu yapılarının, elçiliklerin, yeşil alanların yer alması düşünülmüştür. Böylece bu bulvar Cumhuriyet’in vitrini olacaktır bir anlamda. Ne var ki planın gerçekleşmesi için uzunca bir süreye gerek vardı. Plan, 1938 yılına gelindiği büyük ölçüde tamamlanabilir. Tümüyle tamamlanması 1950’li yıllara değin zaman alacaktır. Villandry’nin yürüyüş yaptığı “Yenişehir ve Çankaya’ya doğru uzanan o büyük ve azametli yol” Atatürk Bulvarıdır ve yıl 1931 olduğuna göre, doğal olarak iki yanı henüz yapılaşmamış, Farrére’in sık kullandığı deyişle “bozkırla” kaplıdır.

Yolun tenhalığı da doğaldır. Ankara başkent olduğunda nüfusu yaklaşık 20 bindir. 1927 yılında yapılan ilk nüfus sayımına göre, Türkiye genel nüfusu 13.649.945, Ankara il nüfusu 404,726, Ankara kent nüfusu ise 107,641’dir. Yenişehir konutları henüz tek-tüktür. 1928 yılına değin yapı adalarında yalnızca yüz de 10’u dolmuştur. Dolayısıyla caddede kimselerin bulunmaması doğaldır.

Öte yandan, Villandry’nin Pembe Hanımın villasına gitmeyi/Çankaya’yı erekleyen yürüyüşü yarıda (Kavaklıdere dolaylarında) kesilmiş olsa da, Farrére kahramanını kentin başka kesimlerinde yürütmeyi sürdürür. Romanın 9. Bölümü şöyle başlar:

“… Sabahın ilk saatlerinde, Villandry (…) bu yeni ve çok geniş, çok dağınık ve bomboş şehri… Çankaya’dan Büyük Esat’a, Büyük Esat’tan Küçük Esat’a, Küçük Esat’tan Cebeci’ye, Cebeci’den Keçi Ören’e kadar dolaşmayı yeğlemişti.(…) 1931’lerde Ankara’da hâlâ kullanılmakta olan ve iki beygirle çekilen eski arabalardan birini kiralamayı tercih etmişti. Hava güzel ve açıktı; ve, yeni bir memleketi görebilmek için, açık bir arabadan iyisi düşünülemezdi.

Böylece, Villandry, o yavaş araba gezisinde sağa-sola serpilmiş birkaç villadan başka bir şey olmayan Çankaya’yı; küçük bir banliyö olan Büyük Esat ile ondan da küçük olan Küçük Esat’ı; Yeni Şehir’in karşısındaki ve fakat ondan büyük ve kalabalık olan Cebeci’yi; ve nihayet, bugünkü Türklerin eski şehri sadece imparator Avgustus’un o tarihi kalesinde indirgemek istercesine Hisar diye adlandırdıkları ve Beyazıt ile ile Timurlenk’in eski Ankara’sına göre Yeni Şehir’in karşısına düşen Keçi Ören’i gördü. Villandry, yeni başkentin Beyazıt ve Timurlenk’ten kalma halkının dörtte üçünün, hâlâ, o dar tepenin eski küçük evlerinde yaşamakta olduklarını hesapladı. (…)

Bu esnada payton Cebeci’nin son seyrek evlerini de geçmişti. Bundan sonrası, artık, bozkırdan başka birşey değildi. Villandry arabacıyı ikaz etti.
–  Dur, yahu! Ne cehenneme gidiyorsun! Şehir hâlâ bitmedi mi?
–  Beyefendi! İleride mezarlık… Cebeci mezarlığı var. Ankara’nın en önemli mezarlığı.
–  Peki… kabul! Netice itibarıyle, mezarlıkları bilmek lâzım. Mezarlarını bilmeden, insanları anlamak güç olur…
Sağına-soluna bakındı. Yeni ve genel bir amaca hizmet ettiği belirgin olan dört köşe ve geniş, dört tarafı kapalı bir yapı gördü. Hayretle sordu:
– Bu mu?
– Hayır. Bu savaşta ölmüş askerlerin mezarlığıdır.
Kıt’a nizamında sıralar halinde uzanıp gidiyorlardı Mezarların başında haçların bulunmadığı göz önüne alınmazsa, Somme veya Verdün’ü hatırlatıyorlardı.
Villandry’nin aklı İstanbul’daki eski mezarlara gitti.
– İstanbul’daki mezatların çok farklı bir havaları vardı… ümid ederim ki, Ankara mezarlığı…
Düşüncelerini daha ileri götürmedi; zira, arabacı kamçısıyla mezarlığı göstermekte idi. Ve, Villandry, bunun üzerine, artık kendi kendine dahi konuşmadı.
Cebeci Mezarlığı, özellikle bir türk memleketi için hiç beklenmedik bir mezarlıktı. Hatta, herhangi bir mezarlığa da benzemiyordu. Daha ziyade, kırmızımtırak toprağın arada bir, şurada-burada herhangi bir şeyi ve bir ölüyü örtebileceği kabarıklıkları olan uçsuz-bucaksız ve insanı kahrettirecek derecede boş ve kuru bir sahadan başka bir şey değildi. Tek bir abide dahi yoktu. Tepelerinde taştan bir sargı veyahut stilize bir çiçek motifi olan o eski mezar taşlarından eser yoktu… hatta, onlara herhangi bir şekilde benzeyeni dahi yoktu. Bir mezara dahi benzemeyen bir-iki tuhaf yapı… ve, ne de bir çiçek… sadece iğrenç, yapışkan bir kil…
–  Gidelim buradan…
Düşündükçe sırtından ürpertiler geçiyordu:
– Burada gömülmek, iki kez ölmek demektir.” (s.69-70)

Farrére Türk dostu, Türkleri ve Türkiye’yi seviyor ama yukarıya aktardığım alıntılar, gerek toplumsal tutum ve ilişkileri, gerekse kentin fiziksel yapılanmasını değerlendirirken içten içe Türkiye’yi bir doğu toplumu olarak gördüğünü gizleyemiyor. Yeni bir toplumsal yapılaşmanın başlamış olduğu gerçeğini yadsıyor, doğu gelenek ve göreneklerinin korunmasını önermekten alamıyor kendini. Cebeci mezarlığı hakkındaki yargısını İstanbul’daki mezar taşlarını, başları sargılı (Osmanlı) stilize çiçekli taşları arayarak ve de Batıdaki mezarlıklara benzememesi gerektiğini savunarak veriyor.

Ankara’yı, Ankara’da yaşayanları, Ankara’daki ilişkileri, Ankaralı kadınların davranışlarını hep İstanbul ile, daha doğrusu, kapanmakta olan/sonlanmakta olan Osmanlı dönemi değerleriyle kıyaslayarak ölçüye vurduğu dikkatten kaçmıyor.

Öte yandan, roman, 1930’lu yılların başındaki Ankara’yı son kertede gerçekçi bir içerikle betimliyor/sergiliyor. O yılların Ankarası hakkında bilgilendiriyor.

 

Önder Şenyapılı

 
[1] www.hurriyet.com.tr’den alınmıştır.
[2] Alıntıların hepsinde kitaptaki yazım olduğu gibi, -- aynen aktarılmıştır.
[3] Romandaki Fransız yazarın adı.
[4] Ankara Kalesi ve Hıdırlıktepe kastediliyor.
[5] Ankaralı dört hanımın en yaşlısı ya da ilk kuşağı temsil eden bireyi.
[6] Bkz. Önder Şenyapılı: “11 kalemden Bir Zamanlar Ankara”, ODTÜ Mimarlık Fakültesi yayını, 2017
[7] Sokağın eski adı “Karyağdı” idi. 2013-2016 yılları arasında Rusya'nın Ankara Büyükelçisi olarak görev yapan, tam adı ile Andrey Gennadiyeviç Karlov, 2016 yılı Aralık ayında Ankara’da bir suikasta kurban gidince, sokağa Rus dipiomatın adı verildi.

 

 

Kategoriler:   Öykü