Menü

DEVRİMCİ BİR ŞAİR / Yusuf ERDEM

 

Kadim dostu Cemal Süreya, bu üç dizeyle anlatır arkadaşı Ahmet Arif’i:

«Bir şair: Ahmed Arif

Toplar dağların rüzgârlarını

Dağıtır çocuklara erken»([1])

Toplumcu gerçekçi şiirimizin özgün sesi, devrimci şair, Anadolu halklarının sevgili oğlu Ahmet Arif’i; 2 Haziran 1991’de , yani bundan 20 yıl önce yıldızlara uğurladık.

Bildiğiniz gibi Ahmed Arif Diyarbakırlıdır. İlk ve ota öğrenimini orada tamamlar. İlk şiirleri 1948-1951 yılları arasında bir iki dergide yayımlanır. O günlerde kendisi Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde, felsefe bölümünde öğrencidir. Öğrenciliği sırasında sosyalizmle ve TKP’yle tanışır. Toplumcu gerçekçi sanat anlayışını benimser.1950 ve 1952-54 yıllarında TKP tevkifatlarında iki kez tutuklanır, ağır işkencelerden geçer ve yoldaşlarını ele vermez. Meşhur 141. ve 142. Maddelerden suçlu bulunarak iki yıl hapis yatar.

Hoş bir anekdot :

Hapisten çıkınca Can Yücel, Ahmet Arif’i görmek ister ve karşılaştıklarında ona :

“ Seni görmek, geçmiş olsun demek ve sana özellikle teşekkür etmek istedim. İşkencelerde kan işedin de benim adımı vermedin.”

Ahmet Arif, tam aldırmazlıkla şu karşılığı verir Can Yücele:

“ Önemli değil, sen de benim için aynı şeyi yapardın; teşekküre değmez.”

Ve Ülkü TAMER’den çok güzel bir Ahmet ARİF anısı:

Ahmed Arif en sevdiğim şairlerden biri. İnsan olarak da inanılmaz derecede sıcak bir dosttu. Muzaffer Erdost’la bazı geceler 12’den sonra bir karpuz alıp onu gece sekreteri olarak çalıştığı gazetede ziyarete gider, saatlerce çene çalardık.

Kahkahalar atarak sık sık anlattığı bir olayı hiç unutmadım:

Diyarbakır’dan Ankara’ya gitmiş. Annesi memlekette. Komşu kadınlar boyuna övünürmüş:

“Benim oğlum İstanbul’a gitti, memur oldu.”

“Benim oğlum İzmir’e gitti, bankacı oldu.”

Ahmed Arif’in annesi durur mu, o da başlarmış övünmeye:

“Benim oğlum da Ankara’ya gitti, komünist oldu.”

“Ne bilsin anam!” derdi Ahmed Arif “Komünistliği de mühendislik, doktorluk gibi meslek sanıyor.”

Ahmet Arif’in ilk şiirleri kimi dergilerde boy gösterdiği sıralarda Orhan Veli’ye arkadaşları şiir dünyamıza iyice egemen durumdadırlar. Garip akımı başlangıç dönemini tamamlamış, iyice kökleşmiş durumdadır. Nâzım’ın şiiri yasaklıdır, gizli gizli elle çoğaltılıp elden ele dolaşmakta; ele geçirildiklerinde insanların hayatı karatılmaktadır.

Toplumcu gerçekçiler ise ya hapiste, dışarıda olduklarında ise izlenmekteler, işsizliğe mahkûm edilmektedirler. Mehmet Kemal’in “Acılı Kuşak” diye adlandırdığı kuşağın önü kesilmekte “Garip” şairleri iyice parlatılmaktadır. Gençlerin çoğu, “bütün yeni yetmeler Orhan Veli’ye, Oktay Rıfat’a, Melih Cevdet Anday’a öykünüyordu. Sanki şiir yalnız onların yazdığıydı; onların yazdığından başka şiir olamazdı sanki. Gençlerin bu bilinçsiz tutumu şiirimize zararlı olmuştur.”

Ne var ki kendi çıkış noktaları olarak Nâzım’ı alan, yeni bir şiir anlayışını geliştirmeye çalışan, Orhan Veli ve arkadaşlarına pek de umursamayan bir akım şekillenmektedir: “Toplumcu Gerçekçi Şairler” diye adlandırılan, kimi zaman da “1940 Kuşağı” adı altında toplanan bu şairler arasında Rıfat Ilgaz (d. 1911-), Ömer Faruk Toprak (1920- 1979), Enver Gökçe, (1920- 1981), Arif Damar (d. 1925), Hasan Hüseyin Korkmazgil (1927-1984) ve Ahmed Arif (1927-1991) dikkati çekerler. Ahmed Arif, ilk şiirinde bile Gariple gelen şiirin içeriğine aldırmamıştır. Önerilmekte olan ve bir çeşit şiirsiz şiir diyebileceğimiz hareketi umursamadan kendi doğrultusunda çalışan birkaç şairden biri de odur.

Ahmed Arif’in şiiri bir bakıma Nâzım Hikmet çizgisinde, daha doğrusu Nâzım Hikmet’in de bulunduğu çizgide gelişmiştir. Ama iki şair arasında büyük ayrılıklar var. Nâzım Hikmet, şehirlerin şairidir. Ovadan seslenir insanlara, büyük düzlüklerden. Ovada akan «büyük ve bereketli bir ırmak» gibidir.

Başka hoş bir anekdot, bu büyük şairin ustasına verdiği değeri ve –bence kendisine epeyce haksızlık ederek- kendi kişiliğine sindirdiği devrimci alçakgönüllülüğü ne güzel dile getirmektedir:

Ahmet Arif’e :”Nâzım hikmet gibi şiir yazıyorsunuz. Bir gün onu yakalayıp bu alanda geçebileceğinizi düşünüyor musunuz?” sorusu sorulur. O da… “Hidrojen bombasının karşısında bir Kürt hançeri ne yapabilir ki!” cevabını verir. Elbet de Nâzım gibi şiir yazmak –onu taklit etmek- başka bir şey; Nâzım’dan sonra ustaların açtığı yolda kendi özgün şiirini yazmak başka bir şey.

Cemal Süreya’ya göre; Ahmed Arif ise dağları dile getirmektedir. Sınır ve milliyet tanımayan, “yaşsız dağları «âsi» dağları. Uzun ve tek bir ağıt gibidir onun şiiri. «Daha deniz görmemiş» çocuklara adanmıştır. Kurdun kuşun arasında, yaban çiçekleri arasında söylenmiştir, bir hançer kabzasına işlenmiştir. Ama o ağıtta, bir yerde, birdenbire bir zafer şarkısına dönülecekmiş gibi bir umut (bir sanrı, daha doğrusu bir hırs), keskin bir parıltı vardır. Türkü söyleyerek çarpışan, yaralıyken de, arkadaşları için tarih özeti çıkaran, buna felsefe ve inanç katmayı ihmal etmeyen bir gerillanın şiiridir. Karşı koymaktan çok, boyun eğmeyen bir doğa içinde. Büyük zenginliği ilkel bir katkısızlık olan atıcı, avcı bir doğa içinde.”[2]

Onun şiiri yereli evrenselle buluşturan, birleştiren bir şiirdir.

Onu yakından tanıma mutluluğuna erişin dostları, yoldaşları ve arkadaşlarına göre konuşması ile şiiri arasında tam bir özdeşlik vardır. Onun şiiri, konuşmasından alınmış herhangi bir parça gibidir; konuşması ise, şiirin her yöne doğru bir devamı gibi.

Ahmed Arif’in şiirinde hiç bir zaman kuru söylev edası yoktur. Bir duygu sağanağı, imgeler halinde, sıra sıra mısralar kurar. Ana düşünce, dipte, her zaman belirli, her zaman ışıltılı ama sakin durur; çoğalır, büyür belki, ama kalın bir damar halinde hep dipte durur. Ahmed Arif, kendi şiirine en uygun yapıyı ve mısra düzenini bulmuş bir şairdir. Anlatımıyla, şiirin özü arasında özdeşlik vardır. Yani o şiirinde öz ve biçim diyalektiğinin en olgun düzeyini yakalamıştır.

Tıpkı Mezopotamya ve Anadolu halklarının acılı yaşamı ve derin tarihi gibi halk türkülerinden yararlanır Ahmed Arif. Ne var ki halk kaynağından, halkların zengin kültüründen yaralanıyor ama, onun altında ezilmiyor, bu zengin özsulardan beslenmekle birlikte kendi özgün şiirini yaratıyor.

Ahmed Arifi okurken; halklarımızın derin acılarını, çok katmanlı zengin kültürünü, bilgeliğini, cesaretini, zulme karşı başkaldırısını yaşıyorsunuz. Cesareti söylüyor Ahmed Arif, boyun eğmemeyi ve barışa, kardeşliğe, güzel bir yaşama duyduğumuz derin özlemi dile getiriyor.

Ahmet Arif’in Şiilerinde;

  • Emeğin ve emekçinin kurtuluş ve özgürlük özlemi dile gelir, emekçinin alınterinin kokusu duyulur.
  • Antik tarihte “Kavimler Kapısı” diye anılan Anadolu’nun ve uygarlıklar yatağı Mezopotamya’nın mazlum halklarının binlerce yıllık barış ve kardeşlik özlemleri dile gelir.
  • Anadolu, Kürdistan ve tüm Ortadoğu halklarının uğradıkları zulüm, çektikleri acılar ile zulme ve zalimlere başkaldırmanın onuru ve coşkusu dile gelir,
  • Onun şiirlerinde büyük kavgamızın nihai hedefi; yani sosyalist devrim, Türkiye, Ortadoğu ve Dünya devrimi ve böylece halkların namuslu elleriyle inşa edilecek olan sınırların, sınıfların ve sömürünün ortadan kalktığı komünizmin özgürlük dünyası –geleceğimiz- dile gelir.

Ahmet Arif; -kimilerinin sandığı gibi “feodal yiğitliğin” değil- geçmişimizin en soylu değerlerinin, bugünkü özgür bir dünya kavgamızın ve ışıltılı geleceğimizin şairidir.

Kavgası, kavgamızda yaşamaya, şiirleri yüreklerimizde yankılanmaya ve kavgamıza güç katmaya devam ediyor.

İst.-Maltepe, Haziran, 2012

________________________________________

([1]) Cemal SÜREYA: Papirüs — Ocak 1969

([2])Cemal SÜREYA: Papirüs — Ocak 1969

*********

ANADOLU

Beşikler vermişim Nuh’a
Salıncaklar, hamaklar,
Havva Ana’n dünkü çocuk sayılır,
Anadolu’yum ben,
Tanıyor musun ?

Utanırım,
Utanırım fukaralıktan,
Ele, güne karşı çıplak…
Üşür fidelerim,
Harmanım kesat.
Kardeşliğin, çalışmanın,
Beraberliğin,
Atom güllerinin katmer açtığı,
Şairlerin, bilginlerin dünyalarında,
Kalmışım bir başıma,
Bir başıma ve uzak.
Biliyor musun ?

Binlerce yıl sağılmışım,
Korkunç atlılarıyla parçalamışlar
Nazlı, seher-sabah uykularımı
Hükümdarlar, saldırganlar, haydutlar,
Haraç salmışlar üstüme.
Ne İskender takmışım,
Ne şah ne sultan
Göçüp gitmişler, gölgesiz!
Selam etmişim dostuma
Ve dayatmışım…
Görüyor musun ?

Nasıl severim bir bilsen.
Köroğlu’yu,
Karayılanı,
Meçhul Askeri…
Sonra Pir Sultan’ı ve Bedrettin’i.
Sonra kalem yazmaz,
Bir nice sevda…
Bir bilsen,
Onlar beni nasıl severdi.
Bir bilsen, Urfa’da kurşun atanı
Minareden, barikattan,
Selvi dalından,
Ölüme nasıl gülerdi.
Bilmeni mutlak isterim,
Duyuyor musun ?

Öyle yıkma kendini,
Öyle mahzun, öyle garip…

Nerede olursan ol,
İçerde, dışarda, derste, sırada,
Yürü üstüne – üstüne,
Tükür yüzüne celladın,
Fırsatçının, fesatçının, hayının…

Dayan kitap ile
Dayan iş ile.
Tırnak ile, diş ile,
Umut ile, sevda ile, düş ile
Dayan rüsva etme beni.

Gör, nasıl yeniden yaratılırım,
Namuslu, genç ellerinle.

Kızlarım,
Oğullarım var gelecekte,
Herbiri vazgeçilmez cihan parçası.
Kaç bin yıllık hasretimin koncası,
Gözlerinden,
Gözlerinden öperim,
Bir umudum sende,
Anlıyor musun

                                                                                                             AHMED ARİF

 

 

 

 

(Not: 2012 yılının Haziran başında, ölüm yıldönümü nedeniyle  yazıyı kaleme almıştım. Yazıyı ve Ahmet Arif’in kült şiiri “Anadolu’yu sizlerle yeniden paylaşmak istiyorum. İstiyorum ki umutlarımızı ve yüreklerimizi devrimci şiir geleneğimizle beslemeye, büyütmeye ve yeşertmeye devam edelim.)

Kategoriler:   Biyografi