Menü

EŞEK NE DENLİ ARKADAŞ?! / Önder ŞENYAPILI

 “Arkadaşım eşek”
(Barış Manço’nun şarkısı)

 

Yayımlanmış anı ve özyaşam kitaplarında eşeğin ne denli yaygın olarak hizmet verdiğine değgin (dair) satırlara rast geldim. Kimilerini “Solfasol”un geçmişteki sayılarının birinde[1] aktarmıştım. Andığım sayıdaki yazımda Samet Ağaoğlu’nun, Nezihe Araz’ın, Falih Rıfkı Atay’ın, İngiliz gazeteci Grace Ellison’un, Avusturya doğumlu mimar Ernst Egli’nin Ankara’nın eşekli yılları hakkındaki anılarını/yorumlarını alıntılamıştım. Hemen hepsinde eşeğin Ankaralıyı bir yerden bir yere ulaştırma, yük taşıma hizmetinde kullanıldığı belirtiliyordu.

Bu yazıya, “Ankara’nın Eşekli Yılları” başlıklı yazımdan bölümler aktararak başlamalıyım.

Önce fotoğrafları sunumumdur:

Fotoğraflardan biri 1920’lerde Atpazarında çekilmiş. Kaledeki saat kulesinin çevresinde yer alan Atpazarı, Odunpazarı diye de anılır. Atpazarına gelen köylüler yetiştirdikleri ürünlerini, at, eşek, inek ve öküzlerini alıp satarlarmış.

Bir öteki fotoğrafta Ankara’nın oduncuları görülüyor. Ankara’nın oduncularını, 1950-1960 yılları arasında başbakan yardımcılığı, çalışma, sanayi ve devlet bakanlığı görevlerinde bulunan yazar Samet Ağaoğlu, çocukluk ve gençlik anılarının yer aldığı “Hayat Bir Macera” başlıklı kitabında anlatır: “Bunlar Kızılcahamam’dan, Ayaş’tan, Güdül’den hatta daha uzaklardan zayıf eşeklerin sırtına on-on beşer parça odun yükleyerek Ankara’ya gelirler, en çok iki-iki buçuk liraya satarak, bu para ile ne alabilirse alıp dönerlerdi. ‘Odun alan, odun alan!’ Ankara sokaklarının kış aylarında eksilmeyen feryadıydı.” (Samet Ağaoğlu: Hayat Bir Macera, YKY, 2013, s. 162)

Samet Ağaoğlu 1923 yılında Ankara’ya ayak basar. Anılarında, halkın başta gelen kişisel taşıtının eşek olduğunu vurgular. Eşek, dönem için önem taşıyan bir hayvan. Hem sahibini taşır, hem de yük. Örneğin, pikniğe gidilirken, “Dik yokuşu inmek kolay, çıkmak zordu. Yaşlılar eşeklere binerlerdi. Ziya (Gökalp) Bey’i,[2] babamı, (Yusuf) Akçura’yı[3] yürümemekte inat eden eşeklerin üstünde görmek kahkahalarla güldürürdü bizi.” (Samet Ağaoğlu, a.g.k., s.130) Köylüler, ürünlerini pazara eşeklere yükleyerek getirirler. Dönemin Ankara’sının yollarında motorlu tek taşıt yoktur. Ulaşım, kağnılar, faytonlar, arabalar, yaylılar, atlar ve eşeklerle sağlanmaktadır.

Nezihe Araz da 1920 Ankara’sında ulaşımın nasıl sağlandığını özetler: “Toplu taşımacılık yok, yani otobüs, minibüs, tramvay gibi nimetler Ankara’ya henüz girmemiş. Ulaşım aracı olarak şehir dışında kağnı, şehir içinde yaylı, körük ve landon denilen ve bugünün özel otomobil kavramını karşılayan at arabaları, tatar arabaları ya da sadece atlar ve eşeklerle yapılıyor.” (Nezihe Araz, Mustafa Kemal’in Ankarası, Dünya Yayınları, 1998, s.27)

Dönemin bir başka tanığı, Samet Ağaoğlu gibi 1923 yılında Ankara’ya gelmiş olan Falih Rıfkı Atay. Der ki: “Eşek, yerli halkın başlıca nakil vasıtası olmakta devam ediyordu. Sık sık, sokaklarda tellâllar:

– Eşek bulaan… Eşek bulaan… diye haykırarak kaybolmuşları arardı.” (Falih Rıfkı Atay: Çankaya, Bateş, 1980)

Eşek dönemin Ankarası’nda kişisel binek aracı. Kadın olsun, erkek olsun bir yerden bir yere eşeğe binerek gidiyor. Üçüncü fotoğraf tarihe karışmış olan Ulus’taki Fresco Bar’ın önünde çekilmiş fotoğrafta eşeğe binmiş biri kadın, biri erkek iki Ankaralı görülüyor.

Ankaralıların eşeğe ille de binmiş olmaları gerekmiyor elbette. Nitekim Milli Mücadele döneminde Ankara’ya gelmiş olan İngiliz gazeteci-yazar Grace Ellison, “İlk Meclis’in Perde Arkası/1920-1923” ve “Bir İngiliz Kadını Gözüyle Kuva-i Milliye Ankara’sı” başlıklı kitaplara imza atmıştır. İkinci olarak andığım kitabı 1999 yılında Büyükelçi Osman Olcay’ın Türkçesiyle “Ankara’da Bir İngiliz Kadını” başlığıyla yayımlandı. İşte o kitaptaki Ellison gözlemi: “…köylüler, erkek olsun, kadın olsun, yüklü eşeklerine binmiş veya en az kendileri kadar sabırlı hayvanlarının yanında yürüyerek geçiyor. Sanki Kutsal Kitap sayfalarından henüz çıkmış insanlar gibiler.” (Grace Ellison: Ankara’da Bir İngiliz Kadını, bilgi yayınevi, 1999, s.154)

Batı Hıristiyan sanatında “kutsal” kişilerin yük ve binek hayvanı eşektir. Örneğin, Bakire Meryem ile nişanlısı Yusuf’u Beytüllahim yolunda gösteren bir betide çiftin yükünü bir eşeğin taşıdığı izlenir. Çift, Beytüllahim’e vardığında kalacak yer olarak ancak bir ahır bulur. Orada konakladıkları sırada, günü dolan Meryem İsa’yı dünyaya getirir. Örneğin, İsa’nın gözlerini açtığı ahırı gösteren bir resimde, bir öküz ile bir eşek figürü yer alır. Mekân bir ahır olduğuna göre öküz ve eşek figürlerine yer verilmiş olması doğal karşılanabilir.

Ne var, 4. yüzyıldan itibaren konuya ilişkin olarak yapılmış resimlerde bu iki figürün kullanılagelmiş olmasının ahır ile ilgisi yokmuş. Tanah’ta “Yehova’nın kurtuluşu” anlamına gelen Yeşaya (İşaya = Isaiah) adıyla sözü edilen, puta taparlıkla karıştırılmış Yahudi geleneğine karşı çıkan Yahudi peygamberi, yazdığı “Yeşaya kitabı”nda demiş ki:

“Öküz sahibini, eşek efendisinin yemliğini bilir, ama İsrail halkı bu kadarını bile bilmiyor, halkım anlamıyor.”

Kim ne demişse demiş, benim demek istediğimse şu: Grace Ellison’un, Ankara’daki yüklü eşeklerine binmiş ya da yanlarında yürüyen kadın ve/ya da erkek köylüleri Kutsal Kitaptan fırlamış insanlara benzetmesine Kutsal Kitapta anılan kişilerin, tuvallere, çokluk eşek figürü ile birlikte yansıtılmış olması yol açmış olmalıdır.

Tarihçi, öğretmen ve gazeteci Enver Behnan Şapolyo da 1920’li yılları betimlediği “Atatürk ve Seymen Alayı” kitabında Ellison’un gözlemini doğrular: “Dikmen, Çankaya, Esat’ta bağları olan Ankaralılar, eşeklerinin iki tarafında heybelerine yiyeceklerini koyup, ellerindeki halkalı sopaları sallayarak, tıkır tıkır bağa giderlerdi.” (Enver Behnan Şapolyo: Atatürk ve Seymen Alayı, Ankara Kulübü Yayınları No: 2, 1971, s.70)

Avusturya doğumlu mimar Ernst Egli, anılarında 1927-1940 ve 1953-1955 yılları Ankarası’nı anlatırken, “Kızılcahamam, Ankara’nın içme suyunu temin eden barajın yapıldığı Çubuk, koni şeklindeki bir dağ tepesinin çevresinde sarılı gibi duran Kalecik, Polatlı ve Anadolu usulü tahta semerli eşek sırtında tırmandığımız Elmadağ gezdiğimiz yerlerdi. Ben semerden aşağıya indiğimde – daha doğrusu düştüğümde – bacaklarım sanki bana ait değilmiş gibi hisseder ve yürümekte zorluk çekerdim” der. Sonra da, Beyrut’taki hamsin fırtınasını anımsatan bir toz fırtınasıyla ilk kez Milli Eğitim Bakanlığı’ndan Yenişehir’e yürürken karşılaştığını anımsar: “O tarihlerde bu yol üzerinde fazla bina yoktu ve yolun solunda, İç Anadolu’dan Ankara’ya mal taşıyan eşek ve deve kervanlarının konakladığı boş bir alan vardı. Fırtına başladığı sırada da bir deve kervanı yoldan geçiyordu. Develer fırtınaya hiç aldırmadan ağır aksak adımlarıyla yola devam ediyorlardı.” (Ernst A. Egli: Genç Türkiye inşa edilirken/Atatürk’ün mimarının anıları, (Çeviren: Güven Göktan Üçer), İş Bankası, 2013)

Egli’nin 1930’lu yıllarda Milli Eğitim Bakanlığı’ndan Yenişehir’e uzanan yol üzerindeki geniş bir alanda, İç Anadolu’dan Ankara’ya mal taşıyan, dönemin ulaştırma araçları eşek ve develerin konakladığına değgin (dair) aktardığı bilgi, bugünün Ankara’sında yaşayanlarca kolayca algılanabilir mi?!

Kentteki motorlu taşıt sayısının artmakta olduğu yıllara gelindiğinde bile eşekler kent halkına hizmet vermeyi sürdürüyordu. Nitekim Ankara Fotoğraf Sanatçıları Derneği’nin (AFSAD’ın) yayın organı “Fotoğraf” dergisinde yayımlanan 1960’lı yıllarda saptanmış 4. Fotoğraf Ankara’da eşekle ulaşımın sürmekte olduğunun da kanıtı.

Ankara’nın Eşekli Yılları”nı anlatan yazım yayınlandıktan çok sonra, salt bir dönem Ankarası’nda değil, ülkenin her yerinde eşekten ulaşım ve taşıma aracı olarak yararlanıldığını düşündüm. Hâlâ yararlanılıyor. Bugün bile.

Kökende yaşamımıza öylesine katılmıştır ki, eşek anılarak tamamlanmış/tanımlanmış nice kavram yerleşmiştir dilimize. Eşek cenneti, eşekkulağı, eşek imbatı, eşek şakası, eşek arısı, eşek hıyarı, eşek dikeni, eşek inadı, eşek kafalı, eşekbaşı, eşek davası, uzuneşek, vb. bir çırpıda dilime geliverenler…

Sünnet edilen çocuğa başta anne babası, yakın akrabalar, eş dost armağanlar verir. Bir dönemler en değerli armağan kol saati idi. Ya da üçteker (trisiklet/tricycle/üç tekerlekli velespit) çiftteker (bisiklet/bicycle). Öyle bilirdim. Meğer eşek daha da değerli bir sünnet armağanıymış.

İki ünlü kişinin anılarından öğrendim. Biri Vehbi Koç, diğeri Hasan Ali Yücel.

1901 yılında Ankara’da “Keçiören’in altında, Çoraklık denilen semtteki yazlık ev”de doğan Vehbi Koç, çocukluğunun geçtiği “Eski Ankara”yı anlatır. Evlerde ne akarsu, ne elektrik, ne de ısınmak için kömür sobası olmadığını, evlere mahalle çeşmesinden su taşındığını, çamaşır yıkamak için çay kıyısına gidildiğini, ailecek yıkanmak için “ancak ayda bir” mahalle hamamına gidildiğini sıralar. Aydınlanma çeşitli gaz lambalarıyla, varlıklı evlerde gazyağı yakan lüks lambalarıyla sağlanmaktadır. Yiyecekler tel dolabında saklanmakta, yazın çabuk bozulacak yemekler kuyuya sarkıtılmaktadır. Birinci Dünya Savaşı[4] sırasında ekmek, şeker, çay yoktur. Yemekler elle ya da tahta kaşıklarla ortaya konulan kaptan yenmektedir. Otomobil yoktur. Ankara’ya ilk otomobili Arslangüller adında bir Katolik tecimen getirmiştir. Bu bilgileri sıraladıktan sonra, o devirde en büyük eğlencenin düğünler olduğunu vurgular:

Tanınmış ailelerin çocukları sünnet olduğu zaman davullar, zurnalar çalınır, büyük tören yapılırdı: Babam bütçesine çok dikkat eder, şatafatlı şeyleri hiç sevmezdi. Ben sünnet olduğum zaman hiçbir tören yapılmadı Bana sünnet hediyesi olarak babam bir eşek almış. Bana göstermediler. Önce berber geldi, beni sünnet etti. Sonra babam hediye olarak bir eşek aldığını söyleyince pek sevindim ve acımı unuttum.” (Vehbi Koç Anlatıyor / Bir derleme”, YKY, Temmuz 2018, s.24)

(Dönemin Ankarası’nda) “birçok evde odanın altında ahırlar vardı. Bu ahırlarda at, inek beslenirdi. Bir yerden bir yere gitmek için yürünür ya da eşeğe, atlı arabaya binilir idi.” Dolayısıyla bir eşek sahibi olmak önemlidir.

Vehbi Koç’un anlatısı:

Yazın okulum tatil olduğu zaman Çoraklık’taki bağda arkadaşlarımla oynardık. Ankara’nın bağa gidip gelme araçlarının en önemlisi eşekti. Babamın bana sünnet hediyesi olarak eşeğime heybeyi koyar, üstüne biner, bazen babamla, bazen yalnız şehre giderdim. Babamın bir atı vardı, o ata binerdi. Şehre varınca hayvanlarımızı evimizdeki[5] ahıra çekip, çarşıya çıkardık. Heybeyi sırtıma alır, ev için alınan erzakı o heybeye doldurup sırtlar, şehirdeki evimize getirirdim. İşin durumuna göre, öğle üzeri veya ikindiye yakın bağa dönerdik. Bağda kuyulardan kovalarla su çeker, testilere doldurur, eve getirirdik. Akşam için atın, eşeğin yiyeceği otları bağlardan yolar, eve taşırdık. Boş zamanlarda da arkadaşlarla oynardık.

Yol kenarındaki bağımızın içinde büyük bir dut ağacı vardı. Mahalle çocuklarıyla hep orada oynardık. Yoldan geçen, şehirden bağa gelen Hıristiyanların hayvanlarının çok bakımlı olması, çeşitli güzel arabalarla yazlıklarına gitmeleri beni imrendirirdi. Bunun çaresini de çabucak hayata atılıp iş yapmakta gördüm. Babam bana sünnetimde hediye ettiği eşeği 80 kuruşa almış. Eşek bakımsız olduğu için bütün Hıristiyan çocukları yolda kendi eşekleriyle beni geçerlerdi. Eşeğe babamın atının arpasından çalarak yedirirdim. Kulaklarını dikmez, canlılık göstermezdi.” (s.31-32)

Çocukluğu sırasında bir eşek sahibi olan yalnızca Vehbi Koç değil. Koç’tan 4 yaş büyük, 1897 İstanbul doğumlu, yaşamının ileriki yaşlarını Ankara’da geçiren, 1938-1946 yılları arasında Milli Eğitim Bakanı olarak görev yapan Hasan Âli Yücel de çocukluğunda beklenmedik bir sırada bir eşek sahibi olduğunu anlatır anılarında. Yücel’in Üniversite reformunun gerçekleştirilmesinde, Köy Enstitülerinin kurulmasında, dünya klasik kitaplarının Türkçeye çevrilmesinde, Devlet Konservatuarının kurulmasında, vb. büyük katkıları olduğu bilinir.

Yücel “mahalle mektebinde” geçirdiği kötü olaylarla dokunmuş mutsuz günün sonunda eve gitmek için sokağa çıktığında:

…birden türbenin önünde bizim bağcı Arnavut Maksut’u görünce sevincimden bağırdım. Maksut yedeğinde bir eşek tutuyordu.

— Gel, bin küçük bey! Dedi. Bu eşeği beyefendi senin için aldı.

Sevincimin hududu yoktu. Demek bu eşek benimdi. Bu uzun yolu yaya gitmeyecektim. Artık bacağımın arasına bir değnek alıp, onu da at belleyip çayırlarda kendimi aldata aldata koşmayacaktım. Şimdi sahici bir bebeğim vardı. Fakat ona nasıl binecektim? O benden daha uzun, daha büyük, daha yüksekti. Maksut kollarımdan tutup bindirmek istedi. Razı olmadım. Bin güçlükle, fakat kendim üzengilere ayağımı koyarak bindim. Yeni arkadaşım İbrahim’e Allahaısmarladık dedim, eşeğin üstünde bizim semtin yolunu tuttum.

Buraya kadar yazdıklarımı anneme okudum. Güldü. Bu eşek meselesini hatırladı ve şöyle söyledi:

— Biz dört gözle senin mektepten dönüşünü bekliyorduk. Bir de ne görelim, sen eşeğin üstünde, yularlar elinde; Maksut da eşeğin kuyruğundan tutmuş, arkandan geliyor. Sonra Maksut’a sordum, niye böyle geldiniz diye. Maksut senin yularları kendisine bırakmadığını ve eşeğin başından tutmasına razı olmadığını söyledi. Hey gidi günler hey!..

Annem de Maksut da doğru görmüşler. O gün bugün, elli yıldan beri bindiğim hiçbir eşeğin yularını kendimden başkasına bırakmadım.” (Hasan Âli Yücel: Geçtiğim Günlerden, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2019, s. 66)

Topkapı’daki uzun yol için” Yücel’e alınan eşek mahallede dedikodulara yol açar. . Yücel bu hoşnutsuzluğu değerlendirir ve sonraki yıllarda gerekli önlemi alır:

Küçük yaştan bunu bildiğim için bakan olduğum zamanlar çocuklarımı resmi plakalı arabaya bindirip bir kere bile okula yollamadım. Ankara’da bazı okulların kapıları bir zamanlar böyle resmi otomobillerle dolduğu için halk, ‘Burada yine heyet-i vekile var,’[6] der ve alay ederlerdi. Çocuklarımı hiçbir zaman bu acı alayın konusu yapmadım. Onlar da babaları gibi kalabalıktan ayrılmadan mekteplerine gittiler. Topkapı’daki uzun yol için bana aldıkları eşek bile mahallede az dedikodu uyandırmamıştı. Eşek bu kadar hoşnutsuzluk uyandırırsa koskoca otomobilin haklı şikâyetlere yol açacağı meydanda değil midir?” (s.100)

Hasan Ali Yücel, girmek istediği Vefa İdadisi’ne[7] ilk kez nasıl gittiğini anlattığı satırlarda attan inip eşeğe değil de, eşekten inip ata nasıl bindiğini öyküler:

Yusufpaşa’dan Aksaray’a geldim. Vefa nerede bilmiyordum. Bir sürücüye sordum. ‘Küçük bey beş kuruş ver de seni götüreyim’, deyince iki kuruşum olduğunu üzülerek söylediğimi gören sürücü:

— Haydi bin, seni oraya götüreyim!.. Teklifiyle bana bir insanlıkta bulundu.

Bayram yerlerinde çocukların ata bindiklerini gördüğüm zaman buna pek imrenirdim. Artık o arzum da yerine gelmişti. Benim o zamana kadar binicilik tecrübem, evvelce anlatmıştım, ancak eşeklere kadardı. Ata binice adamakıllı yükseldiğimi hissediyordum. Sol elimde dizginler, üzengideki ayaklarımı hayvanın karnına hafif hafif dokundurarak Selimpaşa yokuşunu çıktık. Şehzade camisi’nin yanındaki dar bir sokaktan caddeye çıkıp sağa döndük. Sürücü:

— İşte mektep!.. dedi. Hayvandan atladım. İki çil kuruşu hiç acımadan adama verdim. Eşekle mahalle mektebine gitmiştim. Atla idadiye geliyordum.” (s. 185-186)

Hasan Ali Yücel ve Vehbi Koç çok küçük yaşta birer eşek sahibi olmuşlar; eşek sahipliği açısından benzeşiyorlarsa da sünnet töreni açısından taban tabana zıtlar. Vehbi Koç törensiz sünnet olmuştur. Yücel’e görkemli bir sünnet düğünü yapılmıştır.

Dönelim, Vehbi Bey’in sırtından indiği eşeğe:

Bulunduğu konumu yitirerek daha alt düzeyde bir konuma inmeyi anlatan söz, “attan inip eşeğe binmek”tir. Vehbi Koç eşekten inip otomobile binmiş, dahası otomotiv işine girmiştir.

Anılarında anlattığına göre, 16 yaşında başladığı iş yaşamının 10. Yılında kendi firmasını kurmuştur. “Hiç unutmam, babam da 3.500 liraya kırmızı bir Belier otomobil aldı.” Bir şoförle anlaşırlar. Şoför otomobili taksi olarak işletecek, parasını Koç’a ödeyecek, akşamları Koçlar’ı nistedikleri saatte bağa götürecektir. Ne var ki, antlaşma yürümez. Otomobil şoförün olur.

Vehbi Koç, 1928 yılında, babasının uzun süren karşı duruşunu/olumsuz direnişini sonlandırıp, Ford’la anlaşır, Çankırı Caddesinde Ford acentesi mağazasını açar. “Bu acentelik, daha sonra genişleyen ve gelişen otomotiv işlerimizin başlangıcı olmuştur” der.

Vehbi Koç yerli otomobilin üretimi için anlaşma yapıldıktan hemen sonra Londra’daki Dorchester Oteli’nin yemek salonunda yanındaki arkadaşlarına şu hikayeyi anlatıyordu: “1923 yılında, Ankara’da, babamın 3 bin 500 liraya satın aldığı kırmızı renkli otomobile binerken, otomobil işine gireceğimi hiç̧ düşünmemiştim… 1928 yılında da otomobil acentesi olmak istediğim zaman, babamın itirazıyla karşılaşmıştım. ‘Otomobil işi akıllı insanların harcı değildir! Onlar kendilerini hovardalığa ve lükse kaptırırlar!’ derdi. Şimdi, burada otomobil işimizi büyütmek için çırpınıyoruz. Acaba biz, hepimiz aklımızı mı kaçırdık?” (Otokoç Otomotive 90 Yıl, Bir Vizyon Azim ve Tutku Yolculuğu, 2019)

Antik söylencelerde eşek değilse de kulaklarının anıldığını unutmayalım. Bilindiği gibi, kırın, satirlerin ve çobanların tanrısı Pan ile müzik, sanatlar, güneş, ateş ve şiirin tanrısı, bilici Apollon’un, ilkinin yedi delikli Syrinks’i üfleyerek, ötekinin lir çalarak giriştikleri müzik yarışmasını Apollon kazanır. Ankara’nın 70 km. Güney batısındaki Gordion’da yaşayan Kral Midas sonuca karşı çıkar. Apollon Midas’ın kulaklarını eşek kulaklarına dönüştürerek cezalandırır kralı. Olay İÖ 1200 yıllarında geçmiştir. (20. Yüzyılda (1959) Güngör Dilmen (1930-2012) “Midas’ın Kulakları” adlı tiyatro oyununu yazmıştır.)

İS 1208 yılında Sivrihisar’da doğduğu saptanan Nasreddin Hoca’nın eşeğiyle (ve/ya da eşekle) ilgili çok sayıda fıkrası dillerde dolaşa gelmiştir. Görsel anlatıları da eşeğine ters binmiş olarak işlene gelmiştir. Eşeğin toplum yaşamına ne denli katıldığının bir göstergesi sayılmalıdır Hoca’nın fıkraları ve de çizimleri.

Hoca Nasreddin ve eşeğinin ünü ülke sınırlarını aşmıştır. Gazeteci Emin Karakuş’un (1916-1980) 1977 yılında yayımlanan kitabından alıntılıyorum:

Amerika’daki Türk öğrenciler, savaş yıllarında Şarlo’nun[8] Türk seyircilerine radyo ile bir mesaj göndermesi için girişimde bulunmuşlardı. Büyük güldürü sanatçısı önce bu isteği geri çevirmiş, daha sonra Türk öğrencilerin direnmesi karşısında peki demişti.

Bu haber gazetelerde yayınlandı, Şarlo’nun konuşacağı gün ve saat bildirildi. Sinema evreninin bu büyük, ünlü insanı, Türk seyircilerine ne diyecek, diye herkes merak ediyordu. O gün hemen herkes gibi, ben de radyonun başında beklemeye başladım. Filmleri ile bütün dünyayı güldüren, düşündüren ve hemen herkesi kendine hayran bırakan bu büyük adam, şimdi Türk seyircilerine ‘merhaba’ diyecekti. (…)

Şarlo İngilizce konuşmaya başladı, spiker sözleri birkaç cümle halinde bize aktarıyordu. Şarlo sözlerine şöyle başladı:

‘Hoca Nasreddin merhumun bir gün kapısı çalınır. Komşusu, “Hoca efendi, tarlaya ot çekmeye gideceğim; eğer bugünlük işin yoksa eşeği senden rica edeceğim” der. Hoca eşeği vermek istemez, “Evde yok,” karşılığını verir. Komşusu ayrılırken, tesadüf bu ya, eşek ahırda anırmaya başlar. Bunun üzerine komşu geri döner, tekrar kapıyı çalar, “Hocam, eşeği vermeyeceksen verme. Buna bir diyeceğim yok. Fakat yalan söylemeye utanmaz mısın?” der. Hoca merhumun cevabı şu olur, “Sen banma mı, yoksa eşeğe mi inanacaksın?”’

Şarlo bu hikâyeyi anlattıktan sonra ekledi: ‘Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, biz de kime inanacağımızı şaşırdık. Eşeklere mi, insanlara mı?’

Şarlo’nun mesajı burada bitti. Bu fıkra ile Şarlo’nun büyüklüğüne, Hoca Merhum’un bütün dünyadaki ününe hayran olmamak elde değildi. (…)

Şarlo’nun bu konuşması yalnız Vatan gazetesinde yayınlandı. Gazete hükümet tarafından bir hafta süre ile kapatıldı.” (Emin Karakuş: 40 yıllık bir gazeteci gözü ile İŞTE ANKARA, Hürriyet Yayınları, 1977, s. 25-26)

Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre ülkedeki eşek sayısı 1992’den 2008’e 14 yılda %37 azalmış. Bu azalışta çiftlik hayvanı sayılmayan eşeğin çiftlik hayvanlarının tükenmesini önlemek için verilen teşviklerden yararlanamamasının payı büyük olmalı. Elbette, Ahmet Mithat Efendi’nin (1844-1912) “Müşâhedat” adlı yapıtını yazdığı 1800’lü yılların sonlarında kebap edilen etler hakkında duyulan kuşkuların bugün geçerliğini yitirdiğini düşünüp, sayıca azalmanın sadece “teşvikler” kaynaklı olduğu kanısını benimsersek.

Ahmet Mithat Efendi 1800’li yıllarda İstanbul’daki at ve eşeklerin sayısını da aktarıyor romanında:

Gerçi gümrük arkası caddesinde döner kebaplar fırıl fırıl dönüyorlar ve şiş kebapları cızır cızır pişiyorlar, göklere mis gibi kebap kokusu yayıyorlar ama kıvırcık etinin okkasının sekiz dokuz kuruş olduğu bir zamanda, kırk paralık kebapla karın doyurmak mümkün olan şu yerde kebap edilen etlerin mahiyetinden emin olmak kabil midir?

Bilen birinden, doğruluğundan emin olarak duyduğuma göre İstanbul’da toplamı elli binden aşağı tahmin olunamayan kira, yük ve arabacı beygirleriyle beş binden fazla merkep arasında eceliyle ölenler pek azdır. Bir hayvan artık işe yaramayacak dereceye geldi mi böyle sokak kebapçıları onu satın alıp müşterilerine ucuz ucuz kebap yedirirlermiş.” (Ahmet Mithat Efendi: Müşâhedat, Everest, 2017 (Romanın ilk kez yayımlandığı yıl: 1891, s. 104)

Kebap edilen etler hakkında neden kuşku duyulduğunu ise şöyle açıklıyor:

Hamdolsun, şimdilerde her yerin süprüntüleri çöp arabalarıyla taşınıp çöp mavnalarıyla denize dökülmektedir. Bunların hiçbirinde bir beygir yahut eşek ölüsü görüldüğü var mıdır? Elli altmış bin hayvan kullanılan yerde, günde en az yirmi, otuz hayvan telef olmalıdır.” (s. 105)

Ahmet Mithat Efendi’nin söze konu romanında verilen yukarıdaki bilgiler kent yaşamındaki eşekler hakkında. “Müşâhedat” ile aynı yılda yayımlanan bir başka edebiyat ürününde – bir gerçekçi (realist) öyküde de eşeklerin kırsal bölge yaşamında olaylara yol açtığı anlatılıyor:

… Sol tarafta, Hatip’in yemyeşil duran tarlasına Kara Ömer’in eşeği girmiş, nazik yaprakçıkları yolmaktaydı. Kara Ömer ise beri tarafta Koca İmam’ın tarlasını nadas eden Deli Ali ile laflamaya dalmıştı.

Hatip’in ekin ortağı olan Karakahyaoğlu Ali Çavuş, öteden seğirterek elindeki kalın boynuz dalıyla eşeğe bir güzel sopa atmaya, eşek de bu dayağın etkisinden, can acısıyla tarla içinde koşturmaya başladı. Ali Çavuş’un hiddeti daha da arttı. Küfrün bini bir paraya. Kabahat eşekte değil; sahibi olan eşekte. Herkesin bir yıl üstüne alın teri döktüğü ekinleri bir saat içinde eşeğine yedirmek istemeyen adam, tembel tembel gezmemeli, rast geldiği ağaca masal söylememeli oğlum!

Kara Ömer atıldı. Eşeğini öldürmek mi istiyor? Ekinini çok seven adam tarlasına çit çekmeli Hayvan bu! Aklı mı var? Ali Çavuş hâlâ bağırıyordu:

— Seni gidi kâfir hayvan! Mah! Hoyrat olana hoyratlık!

Kara Ömer koşup Ali Çavuş’un karşısına dikildi. (…) Deli Ali aralarına girdi, Kara Ömer burnundan soluyarak merkebine doğru gitti. Merkep bu sefer Yosturoğlu’nun ekinlerine dalmıştı.” (Nabizade Nazım: Karabibik, Sis Yayıncılık Türk Klasikleri, 2. Basım, 2014 (Yapıtın ilk yayımlandığı yıl 1891.)

Nabizade Nazım’ın öykülediği eşek ekinlere zarar veriyor. Ne var ki, eşek yoksul köylünün ekip biçmesine de yardımcıdır. Fotoğraf sanatçısı İbrahim Demirel’in saptadığı üç görüntü (ki bu sayfalarda yer alıyor) dediğime tanıklık ediyor.

Söz Demirel’den açılmışken, 1978 yılında Urfa’da çekmiş olduğu baba-oğulu eşek sırtında gösteren fotoğrafının İtalya Uluslararası Fotoğraf Yarışmasında Altın Madalya ile ödüllendirildiğini anımsayınca, eşeğin sanatsal yaşamımıza da girdiğini düşündüm. (Ne var ki, bu düşüncemin zayıf kaldığı/pek geçerli olmadığı bu yazının sonunda ortaya çıkacak!)

Türk Edebiyatının bir başka klasik yapıtında, — Mehmet Rauf(1875-1931)’un “Genç Koz Kalbi

adlı — ilk kez 1914 yılında gün yüzüne çıkmış — romanında, genç kız, amcası, amcasının eşi, ve amcasının çocukları 1911 yılının 30 Temmuz günü Büyükada’ya giderler. 5 Ağustos günü balkonda otururlar iken Amca Bey, “mesela şu balkonda, şuracıkta şöylece uz etrafın güzelliğini seyretmek dururken arabalarla, sonra özellikle topal, yorgun eşeklerle dağın dört tarafını dolaşmakta(n)” yana olmadığını belirttikten başak, arabayla ya da eşek sırtında ada turu yapmaya da karşı çıkar:

“– Tur mu? Acayip!. Bence hiç uygun şey, yapılmaya değer şey değil. Tur denilen herzeyi evleri denizi görmeyen iç mahalle sakinleri biraz mehtap görmek ve hava aşmak için yaparlar. O eşekler üstünde sarsıla sarsıla gezmeye çıkanlar mahalle kızanlarıdır. Efendim, böyle balkonlarına çıkıp da etrafı gözleyince, bu kadar güzel manzarayı rahat rahat seyretmek dururken eşeklerin kötü kokularına kurban olmak bizim gibi kibarların kârı değildir!” (Mehmet Rauf: Genç Kız Kalbi, (Günümüz Türkçesine uyarlayan Ayşegül Çakan), İş Bankası, 2019, s.67-68)

Mehmet Rauf’un “Amca Bey”karakteri eşeğe olumsuz bakanlardan. Bir anlamda, Nabizade Nabi’nin kırsaldaki “Ali Çavuş” karakterinin kentseldeki örneği.

“Eşeklerin kötü kokularına kurban olmak” istemeyen “kibarların” yanı sıra/bir yana “eşek” sözcüğünün söylenmesini bile istemeyenlerin bulunmasına ne demeli?!

2019 yılı Ağustos ayının 7. günü Halk TV’nin canlı yayınında  Kuşadası Altın Güvercin Beste Yarışmasında 2019 Barış Manço Onur Ödülü’nü alan sanatçı Alpay’ın anlattıkları halkın yaşamına girmiş eşeğin adının anılmasını dahi istemeyenlerin/onaylamayanların/belki de ayıp bulanların (?) var olduğunu ortaya koydu. Hikmet Altınkaynak yazdı:Barış Manço’nun dillerden düşmeyen şarkılarından biri de Arkadaşım Eşek’tir. Şarkının nakaratı olan “Arkadaşım eş, arkadaşım şek, arkadaşım eşek” sözleri TRT denetimine takılmaması için, derler ki ‘Eşekten arkadaş olur mu? Bunun yerine “Arkadaşım ku, arkadaşım zu, arkadaşım kuzu” olsun, daha iyi olur. O zaman sözler de denetimden geçer!’ Barış Manço reddeder. Şarkı denetimden geçemez!” (Hikmet Altınkaynak: ’Dünyada en güzel şey ifade özgürlüğüdür’, Cumhuriyet, 12 Eylül 2019)

Sabahattin Ali’nin 1942 yılında yazdığı öyküsünde, anlatıcıyı davetli olduğu yörük obasına götüren Hacer Kız, geçtikleri her yeri adıyla sanıyla ve de öyküleriyle tanıtır. Tanıttığı yerlerden birinin adı “Hasan Boğuldu”dur. Anlatıcının isteği üzerine bu adın neden ve nasıl verildiğini anlatmaya başlar. Sabahattin Ali, öyküsüne “Hasan Boğuldu” başlığını koymuştur.

İkindi vakti Hasan eşeğini önüne katıp köye dönerken, Kadıköy Mezarlığı’nın önüne varınca, bakmış Emine heybesi sırtında ileriden gidiyor. Önce dili tutulmuş, hiç tınmadan ardından yürümüş, sonra bir yüreklenmiş, eşeğini sürüp Emine’nin yanına varmış: ‘Uğurlar olsun, yörük kızı! Sen hangi obadansın?’ diye sormuş. Emine, Hasan’ı görünce:

‘Sana da uğurlar olsun, sarı oğlan! Ben Yüksekobalı’yım sen nerelisin?’ demiş.
‘Ben Zeytinli’denim… Köye kadar yolumuz bir… Heybeni eşeğin üstüne at da rahat git!..’

 ‘Olmaz! Ovada heybeyi eşeğe taşıtırsam, koca dağa bu yük ile nasıl çıkarım?’

 Zeytinli’ye gelene kadar yan yana yürümüşler; az konuşmuşlar, çok bakışmışlar; ama ikisinin de gönlü birbirini sevmiş.” (Sabahattin Ali: “Hasan Boğuldu”, Yeni Dünya, YKY, (YKY’de 22. Basım), 2017, (İlk basımı: 1943, s. 117)

Türkçede eşek, “merkep” diye de söylenir. Ayrıca Farsçadan girmiş “har” da “eşek”le anlamdaş sözcük. (Kesin olmamakla birlikte) 1431 yılında Germiyanoğullarının egemenliğindeki Kütahya’da doğduğu sanılan bir hekimdir Şeyhi. Asıl adı Yusuf Sinan imiş. Şeyhi’nin “Harname” adlı 126 beyitlik bir mesnevisi var. Gülmece, yergi (hiciv) niteliğinde bir yapıt. 126 beyitte eşekten çok (insanoğlunun) “eşeklik”(leri) anlatılmaktadır.

Doğrudan eşeği tanımlayan beyitlerden biriyse şöyle:

Nûh Peygamberin gemisine ol
Vermiş İblîs’e kuyruğuyla yol

Şeytana kuyruğuyla yol vermiş eşek!?. Merak ettim.

Öğrendim: Nuh tufan öncesi gemisine her mahlûktan birer çift yüklerken, eşek gemiye girmemek için direniyormuş. Eşek inadı tuttu sanmışlar. Oysa şeytan, beyitteki iblîs yani eşeğin kuyruğuna yapışmış gemiye girmesini engellemekteymiş. Direniş uzayınca, Nuh müdahale etmiş, “gir, ya melun” demiş. Eşek girivermiş gemiye. Sonra bir gün Nuh gemisini dolaşıp denetlerken, dünyada kalarak boğulup insanların onsuz rahat bir yaşam süreceklerini düşünüp kesinlikle gemiye alınmamasını buyurduğu Şeytanı görmüş. “Sen nasıl girdin gemiye?” diye şaşkın ve hiddetli sormuş. Şeytan “sen gir dedin” diye yanıtlamış ve açıklamış, “gir ya melun” dedin. Böylece “lanetlenmiş” olan ben de izninle gemiye bindim demiş. (“Melun”, lanetlenmiş demek.)

Öykü eşeğin suçsuz olduğunu da sergiliyor kökende.

Gülmece (mizah) deyince, 29 Kasım 1910 günü ilk sayısı yayımlanan “Eşek” gazetesi anımsanmadan sözü sürdürmek olmaz. Gazeteyi İzmir doğumlu gazeteci yazar Bahâ Tevfik (1884-1914) çıkarır. 4 sayfalık, haftada iki kez yayımlanması planlanmış gazetenin ilk sayısı satışa sunulur sunulmaz tükenince ikinci basımı yapılır. Ne var, ikinci sayıyı çıkarma fırsatı bulunamaz, gazete toplatılır. Yayımcı Bahâ Tevfik bir hafta sonra içeriği toplatılan gazeteden farklı olmayan “Kibar”ı çıkarır. “Kibar” da tek sayı yayımlanabilir. Ardından “Yuha” gelir ki kaderi “Eşek” ve “Kibar”dan farklı olmaz. Bahâ Tevfik “Eşek”i, 1 Ağustos 1912’de yeniden çıkarmaya başlar. İkinci “Eşek” gazetesinin ömrü 9 sayıdır.

Yayımlanmış anı ve özyaşam kitaplarında eşeğin ne denli yaygın bir hizmet hayvanı olduğuna değgin (dair) paragraflar okunur.

Cumhuriyet döneminin önde gelen aydınlarından müzik ve sanat tarihçisi, yazar, eğitimci müzikolog Cevad Memduh Altar (1902-1995), 800 sayfa tutarındaki oylumlu anılarında hem ‘eşek’ der, hem de ‘merkep’. Altar, yonut sanatçısı Hüseyin Anka Özkan(1909-2001)’ın elinden çıkmış ve Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nin önüne 1956 yılında dikilmiş Mimar Sinan yonutunu (açıldıktan 15-20 gün sonra) yakından incelerken, kendisini izleyen yaşlı bir kadınla görüşmesini aktarır:

Baktım Saman Pazarı’ndan aşağı inen yoldan, önünde çalı çırpı yüklü Merkebi güderek şalvarlı bir yaşlı nine geliyor. Herhalde Ankara’nın bir köyünden olacak, eşeği odun yüklü bu yaşlı ve şalvarlı ninenin benim tek başıma bir heykeli dikkatle incelemem ilgisini çekmiş olmalıydı ki, o da durdu ve 20-25 adım uzaktan o da beni seyre daldı. Ama ne yaptığımı çözemedi ki merkebini orada bırakıp yanıma kadar geldi.

O kadar nur yüzlü bir nine ki, şöyle bir 70-75 yaşında vardı. ‘Oğlum nereye bakıyorsun, niye bakıyorsun buna?’ dedi. Ben de Mimar Sinan’ın kim olduğunu, neler yapmış olduğunu, niçin o heykelin oraya dikilmiş olduğunu, onun anlayacağı şekilde, iki-üç dakika içinde anlattım. Nine beni yürekten dinledikten sonra şöyle dedi: ‘Oğul, tevekkeli değil dünyada servet bırakacağına eser bırak demişler. Hadi Allahaısmarladık, hoşça kal.’” (Cevad Memduh Altar: Sanatın ışığında 78 yıl/Atatürk’ün önderliğinde Türkiye’nin Çağdaş Sanat Mücadelesi, (Hazırlayan: Ahmet Altar) İş Bankası, Mayıs 2019 s. 161)

Altar’ın anılarından yalnızca Ankara köylerinde değil, kent içinde de eşekten taşıt olarak yararlanıldığını öğreniyoruz. Salt köylüler değil, kentliler de bir yerden bir yere eşek sırtında gidip gelmektedirler:

Bugün Devlet Konservatuvarı’na temel olan Musiki Muallim Mektebi o tarihlerde 80 kadar öğrencisiyle tamamen kendi halinde bir okuldu. Medeniyetin hayatı kolaylaştıran hemen bütün imkânlarından mahrumdu. Hele erkekler yatakhanesine gidebilmek bir maceraydı. Bu kısım, mektepten yaya on-on beş dakika kadar uzaktaydı. Cebeci’nin Hatip Çayı kenarındaki eski bir tekke yaya olarak kullanılıyordu.

Mektebin nakil aracı olarak dört atı, bir merkebi, bir paytonu, bir de yük arabası vardı. Bunlardan çift atlı yük arabası, yalnız şehirden erzak taşımakla kalmazdı; bazen Cebeci Çayırı’nın beli aşan çamuru yüzünden öğrenciler yine bu arabayla onar onar yatakhaneye taşınırdı.

Mektebin dört ayaklı taşıtları arasında yer alan sevimli bir merkebin hizmeti de küçümsenemeyecek kadar önemliydi. Yalnızca yazları, Cebeci Çayırı’nın havasından, otundan fırsat düştükçe faydalanabilen bu çilekeş hayvanını kışları en mühim rolü, çamurlu gecelerde mektepten tekneye nöbetçi öğretmeni taşımaktı. Sırtı boz harmaniyeli 10 yolcusuyla karanlıkta tekkeye doğru yol alan arabanın önünde ya da ardında bu merkep görünüverirdi. O esnada hayvancağız yalnızca çamura batmakla kalmaz, aynı zamanda sırtında eli fenerli bir nöbetçi öğretmeni de birlikte taşırdı. Bu hizmet hemen bütün kış boyunca sürer giderdi.” (s.197-198)

Yalnızca kent içinde değil, yerleşimler arası gidiş-gelişlerde de eşekten yararlanıldığı Azra Erhat(1915-1982)’ın kapağında Bedri Rahmi Eyüboğlu(1911-1975)’nun enfes bir deseni bulunan “Mavi Anadolu” kitabındaki satırlarda dillendiriliyor. Azra Erhat’ın katıldığı ilk “Mavi Yolculuk”tur. Üçü erkek – Halikarnas Balıkçısı, Sabahattin Eyüboğlu, Mehmet Eyüboğlu,– ikisi kadın – Azra Erhat ve Alev Ebüzziya, beş kişi İzmir’den otobüsle yola çıkarlar. İlk durakları Efes’tir. Selçuk’tan Söke’ye de otobüsle gidilir. Ören yerleri otomobille gezilir. Karakuyu Limanından Torba’ya tekneyle gelinir. Torba’da karakoldan birkaç jandarma karşılar yolcuları. Bodrum’a bir cip göndermeleri için telefon edeceklerini söylerler. “Yaya ve eşekle de gidebilirmişiz, ama ciple daha rahat edermişiz. Eşek sırtında Bodrum’a girmek fikri hoşuma gidiyordu” diye yazmıştır Azra Erhat. Ne var ki, cip gelmez. Gelmeyeceği belli olur.

’Hemen eşeklere binelim’ dedim.

Ama eşekler nerede? Kayıkta, ‘Eşek çok, biner gidersiniz’ diyen Osman Kaptan da karanlığa dalmış, bizimle ilişiğini kesmiş gibiydi. Sonunda kahveci, ‘Oğlum Hasan, git babana söyle, eşeği versin, beyler Bodrum’a gidecek’ diye seslendi.

Bir kıpırdama, yarım saatlik bir bekleyiş daha, derken bir tek eşekle çıkageldi. İki çocuk, sırtına bavulları yüklediler, en üstüne de beni bindirdiler. Ötekiler Bodrum’a kadar yaya gideceklerdi.

Dik dik tırmanan, büyük sivri taşlarla dolu, çalılıklar arasından süzülen bir patikadan ben eşeğimin üstünde sallana sallana ve her an düşeceğim diye korka korka giderken dostlar arkadan yürüyordu. Aramız bazen seslerini duyamayacağım kadar açılıyordu. Hasan ile Mehmet eşeğin yanında sekiyorlar. (…) Halimden ne Hasan anlıyordu, ne Mehmet. Eşepim de hiç cana yakın değidi. Bir-iki saat böyle gittik.” (Azra Erhat: Mavi Anadolu, İş Bankası, 2019, (ilk basımı 1960), s.83-84)

Eşeğin ülke yaşamındaki yerinin verdiği hizmetle sınırlı olmadığını, eşek ile sahibi arasında “arkadaşlık” kurulduğunu sergiler Sermet Muhtar Alus (1897-1952):

Aksaray’da, Yeşiltulumba kahveleri önünde, ayyaşine sabahları kâsesi yirmi paraya, baş suyuna çorba satan Zom Tevfik namında nekre (komik) bir adam vardı. Rakip zuhuruyla (çıkmasıyla)ticareti sekteye uğradığından, çorbacılığı terk edip bir eşek tedarik etmiş ve çanak çömlek satmaya başlamıştı.

Sonra bu alışverişten de vazgeçerek saka gediği[9] aldı. Eşeğiyle akşamları meyhaneye gider, eşeğini meyhanenin önüne bağlar, rakısını içip etrafındakilerle şakalaşırdı.

Vakit gelince eşek feryada başlar, Zom Tevfik meyhaneciyle hesabı görür, mutat olan yüz dirhem şarabı hayvana içirir.

– Haydi sen de! Kekâlan kerata! deyip, yolda eşekle konuşa konuşa, evine giderdi.” (Sermet Muhtar Alus: Masal Olanlar, İletişim, 1997, s. 127-128)

Renkli bir kalemi ve en az kalemi denli renkli bir kişilik olan gazeteci-yazar Refi Cevad Ulunay’ı (1890-1968) Milliyet gazetesindeki köşe yazılarıyla tefrikalarından tanıdım. Son sıralarda yayımlanan 1955 ürünü “Sayılı Fırtınalar” ve 1959 ürünü “Eski İstanbul Yosmaları” kitaplarını alıp bir kez daha okudum. “Mermer Köşkün Sahibi” zaten kitaplığımda vardı. Zaman zaman bir göz atarım hâlâ. Her üç kitap da okunası ürünlerden benim için.

Ulunay, İttihatçılara karşı çıktığı için 1914-1918 yıllarını Sinop, Çorum ve Konya’da, gazetesi Alemdar’da biz Anadolu’daki kuvayı gayri milliyecilerin işgal kuvvetleriyle baş edebileceğini sanmıyoruz” benzeri görüşlerini yaydığı için 1922-1938 yıllarını (15 yılını) Fransa ve Mısır’da sürgünde geçirmiştir.

Bağışlanıp yurda dönünce Yeni Sabah, sonra da Milliyet gazetesinde başladığı yazı yaşamını ölümüne değin sürdürmüştür.

Ulunay’ın evi Yunus köyünde idi. Bir çiftlik evinde yaşıyor, eşeği “Menekşe’ye binip Pendik tren istasyonuna geliyor, işine trenle gidiyordu. İş dönüşü gene kâhyasının tren istasyonuna getirdiği eşeğine binerek çiftliğine, evine ulaşıyordu. “Menekşe”yi fırsat düştükçe köşe yazılarında anardı. Menekşe ölünce görkemli bir cenaze töreniyle toprağa verildi. Bir mezar taşı dikildiği de basına yansımıştır.

Milliyet’in suikast kurbanı (1979) Genel Yayın Yönetmeni Abdi İpekçi 9 Aralık 1957 günü Ulunay hakkında yazmıştı:

… Bizim öyle genç ihtiyarlarımız var ki, bu beklenmeyen işi yapıyor, istirahat mistirahat demeden, yağmuru, karı, borayı dinlemeden senenin 365 günü Pendik’teki evinden gazeteye gidip geliyor. Hepimizin gıpta ettiği bu genç ihtiyarın ismi: Ref’i Cevad Ulunay… Ulunay’ın Yunus’taki mütevazı bir köy evi vardır. Refikası da kendisi gibi hayvanlara pek düşkün olduğundan küçük çiftlikleri inekler, koyunlar, koçlar, boğalar, kediler, köpekler, ördekler, kazlar, tavuklar, horozlar, tavuskuşları ve eşeklerle doludur. Ulunay, bilhassa bu sonuncu mahlûklara büyük muhabbet duyar. Bir adama sinirlenip ‘Eşek’ diyecek olsa, o gün çiftliğine dönünce ilk yaptığı iş sevimli eşeklerinin yanına gidip onları öpmek ve özür dilemektir. Dediğine göre, eşeklerin bizim kullandığımız mânâda eşeklikle alâkaları yoktur. Onlar dünyanın en munis, en efendi hayvanlarıdır.

(…). Ulunay’ın hayvanlarından bahsederken temas etmeden geçemeyeceğim bir ciheti, onların isimleridir. Eşekleri: Fulya, Zeren, Menekşe, Karanfil ve şeker bayramında doğduğu için Şeker[10]… (…) Üstad, her sabah saat beşte kalkar. Tiryakisi olduğu kahvesini içtikten sonra hayvanları ile meşgul olur. Öğlene doğru yazısını yazmak üzere gazeteye gelmek için yola çıkar. Her geliş ve gidişinde üç vasıta değiştirmek mecburiyetindedir. Tren, vapur ve dolmuş… Son zamanlarda biraz ihtiyarladığını hissetmiş ve bunlara bir dördüncü nakil vasıtası ilâve etmiştir. Şimdi akşamları Yunus’ta trenden indiği vakit kendisini istasyonda bekleyen Menekşe’nin sırtına biniyor ve çiftliğine öyle gidiyor…” (Murat Bardakçı’nın “Ördek sapığının benzerinin, Ulunay’ın eşeği Menekşe’yi kirletmesinin öyküsü” başlıklı yazısında alıntı, haberturk.com, 16 Eylül 2012)

Çok kişinin çocukluk yıllarında başından geçen eşekli olaylar var. Türk Silahlı Kuvvetlerinin 21. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Doğan Güreş (1926-2014) Yavuz Donat’a anlatmış; Donat aktardı:

Doğan Güreş… Henüz çocuk… Eşeğe binmiş gidiyor…
Gerisi… Onun anlatımıyla…
 Tozlu yollarda… Eşek ilerliyordu… Ben de türkü söylüyordum.
 Uzakta bir duman göründü…
Hayır, duman değildi…
Tozdu.
 Toz bana doğru geliyordu…
Büyük bir toz…
Bizim evin üç katı.
 Korktum… İlk kez yürüyen bir toz görüyordum… Eşek de korktu… Anırmaya başladı.
 Toz iyice yaklaştı… At değildi… Deve değildi… İlk defa gördüğüm bir şeydi… Meğer… Jeep denilen şeymiş.
 Eşek ürktü… Yoldan çıkıp, tarlada koşmaya başladı…
Düştüm… Bayılmışım…”
(Yavuz Donat: “Çocukluk anısı”, Sabah, 18 Ekim 2014)

Bir başka komutan, Korgeneral Cemal Madanoğlu da anılarında Niğde’de iyi asker olduğunu, hem erleri yönetmesini, hem de askerlerle kaynaşmasını becerdiğini belirtip nasıl başardığını örnekler:

Sözgelimi yürüyoruz kırlarda… Bakarım ki bir genç kız eşeğin üstünde bir bacağını sarkıtmış, öteki bacağını yassılamasına koymuş; eteği sıyrılmış, kırıtarak geçiyor, tarlasına gidiyor. Asker beni bilirdi ve işaretlerimden anlardı. Bir düdük çaldım mı asker bana bakardı. İki elimi yana açıp sağa sola indirdim mi, yolun sağına soluna erler oturup sigaralarını yakarlardı. Kız geçerken işareti verdim mi, asker yolun iki yanına oturur, kıza yol açılır, eşeğin üstünde prenses gibi süsüle süzüle geçerdi. Bu bir çeşit moral kaynağı olurdu.” (Korgeneral Cemal Madanoğlu’nun Anıları, Kaynak Yayınları, 2019 (İlk basım: Çağdaş Yayınları, 182, s.69)

Eşekli sakalık geçmiş yıllarda oldukça yaygınmış. (Yaygındı demeliyim; ben de o günleri gördüm çünkü!). Birçok anıda bir iki tümceyle de olsa eşekli sakalardan söz ediliyor.

Yüklendiği çeşitli kamu görevleri arasında Maliye Müsteşarlığı, Maliye ve Gümrük Müsteşarlığı, Lefkoşe Büyükelçiliği, Başbakan Danışmanlığı, vb. de bulunan Ertuğrul Kumcuoğlu, Aydın’ın Nazilli ilçesine bağlı bucak merkezi Sultanhisar’da geçen çocukluğuna ilişkin anılarını aktarır:

Atımız olmamasına rağmen merkebimiz hep vardı. Tarım esaslı bir toplumda merkep, vazgeçilmez bir hizmet hayvanı, taşıma aracıydı. Bir merkep bize yıllarca hizmet etti. Sırtına binip bahçelere, tarlalara gittik. Küfeler dolusu üzüm, portakal, çuvallar dolusu zeytin, incir yükledik. Özellikle yaz aylarına rastlayan ramazanlarda, sırtına attığımız heybenin iki gözüne koyduğumuz toprak testilerle ‘suyu soğuktur, midevidir’ diye bilinen kuyulardan ve çeşmelerden sular taşıttık. Merkepler aynı zamanda biz çocukların fırsat buldukça sırtına tırmandığı, hayal dünyasının küheylanlarıydı.” (Ertuğrul Kumcuoğlu: Müsteşar, Kronik, Ağustos 2019 s.57)

Kumcuoğlu, “merkep” sözcüğünü yeğlemektedir. “Eşek” sözcüğünü, “Uzun Eşek” oyununu anlatırken kullanır. “Sadece Sultanhisar’da yapıldığını sandığı, yarışı birincinin değil de sonuncunun kazandığı tuhaf bir yarışmadan söz ederken” de “merkep” sözcüğünü yeğler:

Bu yarışma üzerinde binici bulunan merkepler arasında yapılır ve mesafesi bir kilometre kadar olan Deveci Konağı mevkii ile Hükümet Meydanı arasında cereyan edermiş. Yarışmanın ilginç tarafı her merkebe kendi sahibinin değil de bir başka merkep sahibinin binmesiymiş. Bu durumda her binici kendi bindiği hayvanı mümkün olduğu kadar hızlı koşturarak, üzerinde bir başka binici bulunan kendi merkebinin geride kalmasını sağlamayı umarmış. Sonuçta en inatçı merkep en geride kaldığından yarışı o kazanmış sayılır ve mütevazı ödülü sonuncu merkebin sahibi götürürmüş.” (s.85)

Türk insanı eşeğin salt hizmetinden yararlanmakla yetinmiyor demek ki… Eğlencesini de paylaşıyor. Üstelik bu paylaşım, horoz güreşi, deve güreşi, vb. eğlencelere benzemiyor. Kan revan içinde kalan horozlar, develer gibi bir işlem görmüyor eşekler. Dahası sahipleri eşeklerle konuşur, dertleşir, hem döver, hem severler. Hakkı Kâmil Beşe (1899-1992) “İki Hazır Yiyici” başlıklı öyküsünde – ki biri Ezimecik kadın, diğeri Semender eşektir — bu gerçeği şöyle dile getirmiş:

Eşekten rahat yoktu ki: ‘Ben de isterim’ diye kapının dibinde boyuna hıyıklıyordu. Azarı yedi en sonra:

– Patladın mı kurt yiyesi, varıyon işte? Sıranı beklesene?

Öfke ile bir de tekme vurdu. Eşek sesini kesti ve korkudan sindi, yamıldı, yamrı-yumru bir şey oldu, köylerde adettir. İnsanlar her çeşit hayvanları ile yarenleşir, dertleşirler, güderken, koşarken, sağarken, yemlerken. Arada bir sövüp döverlerse de çoğu zaman öpüp okşarlar. Ödül vaat ettikleri bile olur, hem de en şahanesini! (…)

Ezimecik eşeğin korkudan tir tir titremekte olduğunu görünce yüreği cız etti, pişman oldu yaptığına:

– Hoşgör a ablası! Dar-ı dünyada kimi var onun senden başka? Sen olmazsan kim bir tutam saman, bir avuç yem verirdi ona? Kimsesizlikten, sahipsizlikten yana sana dönerdi sana. Ver yesin!

Eşeğin cido yeri dedikleri omuz kökünde yarası vardı. Bu yara çok önemlidir, yerleşip kalırsa bir daha sırtına semer vurulamaz. Onun için hayvancık on beş günden beri istirahate çekilmiş, yarasına ilâç üstüne ilâç sürülmüştü. Öyle iken yara ekişmedi ise cıcıklı hırkanın alınması suya düşerdi, o yüzden yemleme faslı bitince kadının ilk işi yaraya bakmak oldu. Cido yerini yokladı, sıktı, mıncıkladı, yarayı iyiden iyiye pekişmiş buldu. Bakalım gocunacak mı diye bir defa da kaşağı gıldırttı. Baktı ki aldıran yok, keyfi yerine geldi.

Aferin Semender Çelebi, bir şeyciğin kalmamış! Dur öyleyse bir de tımar edeyim seni. Besbedava değil ha, pazara dört yarım tahılla gideceksin. Hırka ısmarlayacağım bizim Ağaya. Şeytan diyor ki alıvermez, ben diyorum alır. Alacak, alacak görürsün bak. Ama uslu uslu gideceksin; Onbaşı’nın gücünü üzmek yok! Anladın mı? Al öyleyse bir avuç daha. Aslına bakarsan şu kömüşler de, sen de, ben de doyasıya yiyebilmeliyiz. Çünkü ocağı tüttüren, yükün bütün ağırlığını çeken bizleriz. Ötekiler hep hazır yiyici!” (Hakkı Kâmil Beşe: “İki Hazır Yiyici”, Cafer Akman: Tanzimattan Günümüze Türk Hikâyeleri Antolojisi, Bilge Karaca Yayınları, 2001, s.100)

Çocuk ve Gençlik Psikolojisi uzmanı Prof. Dr. Haluk Yavuzer de İstanbul Molla Aşkı Mahallesinde geçen çocukluk yıllarını anlatırken suyu olmayan evlere sakaların eşeklerle su taşıdıklarını anlatır:

Birçok evde su yoktu; bahçelerdeki kuyudan, çoğunlukla da mahalle çeşmesinden yararlanılırdı. Su ihtiyacı mahalle çeşmesinden kovalarla ya da eşeğin semerinin iki yanına asılmış ikişer tenekeyle su getiren sakalarla karşılanırdı.” Der. Daha sonra konuya bir kez daha döner:

Eve döndükten sonra – pek çok evde olduğu gibi – bizde de su olmadığı için iki kovayla, 200 metre uzaklıktaki mahalle çeşmesinden su almaya giderdim. Ekonomik durumu iyi olan evler, sularını eşekle dört teneke su taşıyan sakalardan temin ederlerdi.” (Haluk Yavuzer: Taş Sektirirken Anıların Suyunda, Remzi Kitabevi, 3. Basım, 2013, s.32 ve s. 66)

Çocukluğumuz aynı yıllara rastlıyor. Benim ilkokul öğrenciliği yıllarım Manisa’nın Alaşehir ilçesinde geçti. Kaldığımız lojmanın yakınındaki caminin şadırvanında iki elimde yaşıma uygun büyüklükte kovalarla su taşırdım ben de… Evlerde su yoktu çünkü. 1940’lı yılların ikinci yarısı. (Sanırım, 1950’li yılların başlarında şebeke suyuna kavuştu Alaşehir.) Eşeklere yüklenmiş tenekelerle su satıcıları var mıydı açık seçik anımsamıyorum. Çünkü Alaşehirliler maden suyu içerlerdi. Şimdilerde Sarıkız maden suyu şişelenmiş olarak marketlerde satılıyorsa da, o sıralar henüz sadece ilçe sınırları içinde tüketilebiliyordu. Evlere servisi eşekli satıcılar aracılığıyla gerçekleştiriliyordu. Maden suyu dışında, kavun ve karpuz da eşeklere (ve/ya da atlara) yüklenmiş küfelerle/heybelerle satılıyordu. Bir küçük not daha: Karpuz ve kavun tek tek değil, küfe(ler) ve/ya da heybe(ler) dolusu alınıyordu. Ya tek ya iki küfede/heybede kaç karpuz ya da kavun varsa…

Bu arada, eşekli sakaların salt içme suyu taşımak/getirmek/dağıtmak amaçlı iş tutmadıklarını, ya da bir başka anlamda sakalık yapanların var olduğunu Korgeneral Cemal Madanoğlu anlatmıştır anılarında:

Mendil çektiğimizde düğüm hangimizin tuttuğu uçta kalırsa o kişi cebinden bir kuruş çıkarıp ortaya koyuyor. Mendil oyununu düzenleyen subay bunun üzerine bağırıyor:
‘Hasooo!’
Dicle Nehri’yle aramızda altmış yetmiş metrelik bir düzlük var. Topraktan yer yer kamışlar fışkırmış. Subay aradan iki üç dakika geçti mi yine sesleniyor:
‘Hasooo, Hasooo!’
Derken Haso ortaya çıkıp bu yana bakıyor, gerisin geriye gidiyor. Aradan yarım saat geçtikten sonra bir eşekle geliyor. Eşeğin sırtında deriden bir tulum var. Haso’nun bir eli tulumun ağzında, öteki elinde sukabağından bir maşrapa. Haso bu maşrapayla tulumu Dicle’den doldurmuş. Bir eşek yükü suyla bulunduğumuz yeri bir güzel sulayarak gümüş kuruşu alıyor Haso. Toprak sulandığında çıtır çıtır ediyor. Birazcık ‘ooh!’ diyoruz. İki saat sonra yineliyoruz oyunu. Hayat durgun, yaprak kımıldamıyor.” (a.g.k., s.87)

Yalnızca sakalar değil, başka esnaf da eşeğiyle anımsanıyor bugün. Örneğin, Tekin Özertem’in (1947- ) anılarında yer etmiş eşek(ler):

Naylonun yaşamımıza yeni yeni girdiği, naylon kumaşların pek revaçta olduğu yıllarda sütçümüz Süleyman Efendi de ’Naylon süt! Naylon sütçü geldi!’ diye bağırarak inerdi – kendisi arkada, süt güğümlerini taşıyan eşeği önde – sokağın başından aşağı doğru.

(…) Eşeği de yılların verdiği alışkanlıkla sahibi ‘Çüşşş!’ demeden düzenli süt alan evlerin önünde kendiliğinden dururdu. (…)
Yıllar sonra o muzip gülüşü ve çelebi tavrıyla gözlerimin önünde (…) Kıbrıs olayları patlak verdiği, çocuklarım bile sokaklarda ‘Kıbrıs Türktür, Türk kalacaktır! Ya taksim ya ölüm!’ diye bağrışarak oyun oynadığı günlerde, Süleyman Efendi de kendine özgü mizah anlayışı ile tavrını ortaya koymuş; emektar eşeğine – hiç hak etmediği halde – “Makaryos’ adını takmıştı. (…)

Çerçi haftanın belli günlerinde uğrardı bizim sokağa. Eşeğinin iki yanında asılı çivit mavisi birer küçük camlı dolapların içinde de akla gelebilecek her türlü dikiş, nakış malzemesi olurdu: Renk renk kukalar, masuralar, çile çile yorgan ipliği, her renkten ipliklerin sarılı olduğu küçüklü büyüklü makaralar, dikiş iğneleri, dikiş yüksükleri, çıtçıtlar, kopçalar, düğmeler, her numaradan örgü şişleri, tığlar ve kasnaklar… (…)

Mahallenin bütün kedilerini peşine takan ciğerci de ‘Kedilere mancaaa!’ diye bağırarak geçerdi sokaktan. Eşeğinin iki yanına yüklediği üstü kapaklı tahta sandıklar içinde akciğer, ciğer, paça, işkembe satardı.” (Tekin Özertem: Geride Kalan, bence kitap, 2015 s. 80-82)

Şair, yazar Oktay Rifat (1914-1988) “Bir Kadının Penceresinden” başlıklı ilk romanını 1975 yılında yazmıştır. 1976 yılında yayımlanan bu romanın ilk satırı, “Anlatacağımız öykü 1975 Türkiye’sinin İstanbul’unda geçer”dir. Böyle başlayan ilk bölüm 4,5 sayfadır ve 1975 Türkiyesi hakkında bilgi verir.

Kadın kahramanı Filiz’in bir vapur yolculuğu sırasındaki gözlemlerini, izlenimlerini betimler Oktay Rifat romanın bir bir yerinde:

Eşekli bir adam gördü Filiz Kuzguncuk’a yaklaşırken. Başında hasır bir şapka vardı. İki dolap yüklemişti eşeğin iki yanına, kendi de bu iki dolabın arasına oturmuştu. Ciğerci ya da ekmekçi olabilir, diye düşündü Filiz. Vapurun karaya çok yakın geçmesine karşın eşeğin yükünü çekerken harcadığı çaba göze çarpmıyor, yamacın yeşili ve sarısı, göğün mavisi içinde kayar gibi, ayakları yere basmıyormuş gibi gidiyordu.” (Oktay Rifat: Bir Kadının Penceresinden, YKY, (7.Basım), Şubat 2019, s.126)

Sait Faik (1906-1954), çarpıcı “Hişt, Hişt” öyküsünde önce çağla bademi renginde olup sonra gene kül rengine dönüşen bir eşekten söz eder:

Yolun kenarına oturdum. Az ötemde bir eşek otluyor. Onun da rengi çağla bademi; ağzı, dişleri, kulakları, boynu ne güzel. Otluyor. Otları âdeta çatırdata çatırdata yiyor. Belki de bu çıtırtılı, çatırtılı sesi ‘hişt hişt’ diye duymuşumdur? Eşeğin ot koparışının sesinden apayrı bir ses:
— Hişt hişt hişt, dedi.
Hani bazı, kulağınızın dibinde çok tanıdığınız bir ses, isminizi çağırıverir. Olur değil mi? Pek enderdir. Belki de kendi kafanızın içinden sizin sevdiğiniz, hatırladığınız bir ses, ses olmadan sizi çağırmıştır. Olabilir.

Birdenbire güneşi, buluta benzemez garip ve sarı bir sis kapladı. Bir kirli el, çağla bademi eşeğin sırtından bir kumaş çekip aldı. Her zamanki kül rengi, yer yer havı dökülmüş eski mantosunu giydirdi eşeğe. Yola indim. İstediği kadar ‘hişt’ desin, sahici sulu bir dost olsun. İsterse kimseler olmasın, kendi kendime kulağıma ‘hişt’ diyen bir divane olayım ben, aldırmayacağım.” (Sait Faik Abasıyanık, Hişt, Hişt”, Alemdağ’da Var Bir Yılan, X. Basım, İş Bankası, 2017, s. 80)

Adnan Veli’nin (1916-1972) 1952 yılında yayımlanmış “Mapusane Çeşmesi” adlı kitabı bu yıl (2019)[11] yeniden basıldı. Kapağında Abidin Dino’nun anlatılanlarla kucaklaşmış bir resmi yer alıyor. Kitaptaki öykülerden biri “İnsan Nasıl Ölür” başlığını taşıyor ve şöyle başlıyor:

Kerim Ağa konuşkan, tatlı dilli bir adamdı. Yaz günleri, altıncı koğuşun bahçesindeki büyük zerdalinin dibine kilimini sere, tespihini eline alır, durmadan gevezelik ederdi. Birçok akşamlarda da, hükümlüler onu aralarına çağırırlar, ‘Hani şu Hanife’yi eşekle nasıl kaçırdığını anlat bakalım’ derlerdi. O zaman Kerim Ağa, tatlı tatlı hikâyesine başlardı.

— Derken efendim, bizim hayvan başladı anırmaya. Sus ulan eşşeoğlu, dedim, susmaz. Candarmalar duyacak diye yüreciğim ağzıma gelir. Hanife debelenir. Eşşek çifte atar. Karabayır köyüne varana kadar imiğim kuruya kaldı.” (Adnan Veli: Mapusane Çeşmesi, Kırmızı Kedi Yayınevi, 2019, s. 120)

Böylece, belliyoruz ki, bu ülkede eşek kız kaçırmakta bile kullanılır
Kerim Ağa öyküsünde eşeğin anırmasından yakınıyor ya, Korgeneral Cemal Madanoğlu bir anlamda “toplu anırma” öyküsü anlatır anılarında. Türk ve Amerikalı generaller Boğaz’a karşı tümen karargâhında yemek yerlerken:
Genç bir Amerikan generali:
‘Ne güzel görünüm’ dedi.
Komutan Nurettin Aknoz:
‘Biz böyle küçük yapılı gruplara “ince filo” deriz; Kurtuluş Savaşı’nda da ince filomuz vardı.’
Amerikalı General:
‘Türkiye Kurtuluş Savaşı yaparken donanması yoktu’ dedi.
Komutan Aknoz gülümsedi:
‘Kurtuluş Savaşı’nda cephane kollarına ince filo derdik’ diye anlattı.
Bu kollar eşeklerden kuruluymuş. Birisi anırırsa hepsi anırmaya başlar, Yunan topçusunu uyandırırlarmış, o zaman Yunan topçusu verirmiş topu. Bir gün ince filo Aknoz’un bölgesine geldiğinde hiç gürültü olmamış.
Aknoz, Kol Komutanına takılmış:
‘Seninkiler gerçekten incelmişler.’
Kol Komutanı:
‘Suskunlukları inceliklerinden değil eşşeoğlu eşşeklerin, hepsinin ardına zeytinyağı sürdüm, anıramıyorlar.’
Aknoz’un anlattıklarını ilgiyle dinleyen Amerikalı general dedi ki:
‘Karım buna çok sevinecek’.
Herkes şaşırdı. Meğer bu general bir gün Davutpaşa Kışlası’na karısını da götürmüş. Orada otlayan bir sıpa görmüşler, sevmişler. Köylüler de ‘al senin olsun sıpa’ diye hayvanı armağan etmişler. General şimdi Ankara’ya atanmış. Sıpayı anırtmadan uçağın içerisinde nasıl götüreceğini düşünüyormuş.” (a.g.k., s.268)

Mimar, gazeteci, yazar Aydın Boysan (1921-2018) “Yüzler ve Yürekler” adlı kitabında asansöre bindirilen eşek öyküsü anlatır. Öykünün başlığı “Verimli Çalışma”dır. Arçelik’in Sütlüce’deki dört katlı “birinci binasında, “ağır malzeme ve üretim alışverişi iki tonluk ağır asansörlerle yapılmaktadır”.

Kuruluşun sevimli adamlarından Vahit de (Ada), kendi şefi Osman Bey’e öneride bulunuyor. Diyor ki:

‘Öğle yemeği için ekmek, eşekle getiriliyor. Aşağıda kapı içinde eşekten boşaltılan ekmek arabalara konup, asansöre götürülüyor, yukarı çıkarılıyor. (…) Eşeği doğrudan doğruya yük asansörüne sokup, yukarı çıkaralım. Sonra da dördüncü katta yürüterek mutfağa götürelim ve orada boşaltalım. Manipülasyonu azaltır, verimli çalışırız.’ (…)

…eşeği asansöre sokuyorlar. …Vahit asansör kabininin tepesine çıkıp, delikten aşağısını seyrediyor. Anlatıyor:

‘O canından bezmiş gibi duran eşek, ömründe hiç yaşamadığı bir olayla karşılaştı. Ayağının altındaki zemin oynamaya başlayınca, birden çıldırdı, çifte atmaya başladı. Asansör kabininin içi cehenneme döndü. Osman Bey’le eşekçi asansörü üçüncü katta durdurarak canlarını kurtardılar. Eşeği dışarı aldılar. ‘ (…) Eşeği bir kez daha asansöre sokup, üçüncü kattan zemin kata indirmeye, kimse cesaret edemiyor.

Çareyi yine, her zorluğu çözen Ethem Usta buluyor. İki büyük ağaç bulunuyor. İki yanına bağlanarak bir eşek sedyesi yapılıyor. 20 kişi eşeği yüklenip merdivenlerden aşağı taşıyarak indiriyorlar.” (A. Boysan: Yüzler ve Yürekler, YKY, (9. Basım) 2018, s.219-220)

Boysan’ın öyküsü insanımızın eşeği ne denli tanıdığını (tanımadığını), huyunu suyunu ne denli bildiğini de sergiliyor gibi.

Eşek ve asansörün bir arada anıldığı bir başka öyküyü, gösteri dünyasının ünlü adı Mustafa Oğuz anlatıyor. Selin Ongun’un Oğuz’la gerçekleştirdiği “nehir söyleşi”de okudum. Oğuz bir arkadaşına bozulur, eşek şakası gibi bir eşekli şaka yapmaya karar verir:

…Güya benimle dalga geçiyor. İçimden ‘Bittin sen İskender’ dedim. Yine İrfan var, yine aynı otelde kalıyoruz. ‘İrfan, eşek bul çabuk’ dedim. İrfan da benim kafadan! Bayılıyor böyle şakalara. Güldü, ‘Napcan abi?’ diye sordu. Ama içi gidiyor, şaka yapacağımızı anladı tabii. ‘Sen eşek bul, anlatacağım’ dedim. Eşeği İskender’in odaya koyacağım. Gece odaya girdiğinde karşısına bir eşek çıkacak. Plan bu’ Eşek bulundu ama bir sorunumuz var; İskender’in odası dördüncü kattaydı. Eşek merdivenden çıkamıyordu asansöre de sığmıyordu.”

Bu durumda odaya eşek yerine bir keçi konur. Şaka yapılan kişi odasına çıktıktan beş dakika sonra beti benzi atmış olarak aşağıya iner, “Uyku tutmadı” der, hiçbir şey anlatmaz.

Sonradan döküldü. Bizimki odaya giriyor. Kapıyı açıyor, kartı yerine takacak ki odanın ışığını açabilsin: O sırada koridorun ortasında parlayan iki göz beliriyor. Hayvan ne yapsın, odaya ışık girince İskender’e doğru yürümeye başlıyor. Yerden kalkan iki göz bana doğru geliyor, diye fırlıyor bu. Ödü kopuyor. Odaya hiç girmeden aşağıya bizim yanımıza iniyor. O arada o bizimle otururken İrfanlar keçiyi aşağıya indirdi. Sonra odasına tekrar yatmaya gittiğinde keçi meçi yoktu. Ancak ertesi gün anladı olanları.” (Mustafa Oğuz Anlatıyor: Türkiye’nin Neşeli Günleri-Yorma Birader, NEHİR söyleşi: Selin Ongun, Doğan Kitap, 2019, s.280)

Şaka eşekle başlıyor, keçiyle sonlanıyor.

Eşek ve keçiyi birlikte anınca, bu yazıyı yazma girişimine yerli eşek resimlerini (fotoğrafları değil) saptamak amacıyla başladığımı belirtmeliyim. Ancak eşek yerine bol bol keçi resmi (ve başka hayvanların resimleri) yapılmış olduğunu gördüm. Ressamlarımızın eşeği tuvallerine taşımayı pek uygun bulmadıkları sonucuna vardım. Çünkü en azından interneti taradım, yanı sıra 6 bin resim biriktirmiş olan İbrahim Demirel’e başvurdum. Demirel, galerisi Sanatyapım’da sergi açan Mehmet Yılmaz’ın yaptığı bir eşek resminin görüntüsünü iletti. Tek bir kare!. İnternette Mustafa Aslıer’in (1926-2015) bu sayfalara aktarılmış oymabaskılarını buldum. Bir oymabaskı da Nevzat Akoral (1926-2016) imzalı. Ayrıca İbrahim Çallı’nın (1882-1960) “Adada Gezinti” adlı tablosuyla, Mevlüt Akyıldız’ın (1956- ) “Uzun Eşek” başlıklı ironik resmini ve Agop Arad’ın (1913-1990) ölümünden sonra 1991 yılında Beyoğlu Garanti Sanat Galerisinde düzenlenen dünden bugüne (retrospektif) sergisinin çağrısında yer alan 1990 yapımı “Çocuk ve Eşek” adlı yapıtını. Arad’ın 5 – 26 Mart süresince izlenen sergisini simgeleyen 39×46 cm. boyutundaki yapıtı, bir bakıma, eşeğin doğrudan izlek olarak seçildiği bir ürün. Ali Kurt(1953- )’un resmi eşeğin de yer aldığı bir köy görünümü…

Önemli bir not eklemeliyim. Bu yazının girişinde andığım Solfasol’da yayımlanmış yazımın tam başlığı “Ankara’nın Eşekli Yıllarını Anıştıran 2 Resim” idi. O “2 resim” Hasan Saygın (1958- ) imzalıydı. Türkiye’deki 3. Kişisel sergisini Eylül/Ekim 2016’da Ankara’da açan ressam Hasan Saygın’ın yaşamının özetlendiği ve resimlerinden örneklerin yer aldığı bir de katalog bastırılmıştı. Katalogta gördüğüm iki eşekli resimden birine bir kadın, ötekine bir erkek binmişti. İşte bu iki resim bana Ankara’nın eşekli yıllarını anıştırmıştı. Bu iki resim, benim Ankara’nın 1920 ve sonrası, — Cumhuriyet döneminin ilk yılları Ankarası hakkında yazılanları ve de o yıllara, giderek 1960’lara ilişkin bir takım fotoğrafları anımsamama yol açmıştı. O iki resmi de yukarıda sıraladıklarıma eklemeliyim doğal olarak.

Saptayabildiğim ender örnekler de kanıtlıyor ki, ressamlarımız hizmette kusur etmeyen eşeği tuvallerine yansıtmayı pek uygun görmemişler. Hâlâ da görmüyorlar. Belki de eşek resmini satın alıp duvarına asan olmaz diye düşündükleri içindir. Oysa yabancı ressamlar eşeği resim nesnesi olarak değerlendire gelmişler. Bol renkli, — rengârenk portrelerini bile yapmışlar.

ÖNDER ŞENYAPILI

 

DİPPNOTLAR :

(1) Önder Şenyapılı: “Ankara’nın Eşekli Yıllarını Anıştıran İki Resim”, Solfasol, Yıl: 6, Sayı: 68-69, Aralık 2016-Ocak 2017, s.6-7

[2] Mehmet Ziya Gökalp (1876-1924), Suriye Türkmeni kökenli Türk yazar, toplumbilimci, şair ve siyasetçi. Meclis-i Mebusan’da ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde milletvekilliği yapmıştır. “Türk milliyetçiliğinin babası” olarak da anılır. (Vikipedi)

[3] Yusuf Akçura (1876-1935), Türkçülük akımının önde gelen temsilcilerinden olan Tatar asıllı Türk yazar ve siyaset insanı.

[4] 1914-1918 yılları arasında gerçekleşen savaş.

[5] Şehirdeki “kışlık” ev “bugün adı Anafartalar Caddesi olan, eski adıyla Efe Mahallesi’nin Karaoğlan Caddesi’nde, uzun zaman İmar Müdürlüğü’nün ve altında Atlas Ayakkabı Mağazası’nın bulunduğu yerdeydi.”

[6] Heyet-I vekile=Bakanlar Kurulu, kabine

[7] Idadi= lise, bugünkü eğitim sisteminde 4+4+4’ün son 4’ü.

[8] İngiliz sinema yönetmeni, oyuncu, yazar, film müziği bestecisi, kurgucu ve komedyen Charlie Chaplin’in (1889-   1977) yarattığı kendisiyle özdeşleşmiş karakterin adı. Sanatçı gerçek adından daha çok yarattığı karakterin adıyla anılagelmiştir.

[9] imtiyazı

[10] İpekçi eşeklerden başka Ulunay’ın kedilerinin kazlarının, ineklerinin av ve çoban köpeklerinin, ördeklerinden birinin de adlarını vermektedir. Konumuz “eşek” olduğu için onların adlarını aktarmıyorum.

[11]Adnan Veli: Mapusane Çeşmesi, Kırmızı Kedi Yayınevi, 2019

Kategoriler:   Eleştiri/Deneme/İnceleme