Menü

İYİLİKÇİLİK / BABÜR PINAR

İYİLİK

İyilik,  genel anlamda,  her türlü yaşamsal gereksinimin, kendi dışında olana, (ötekine) karşılıksız ve yarar sağlayıcı biçiminde verilmesinin değer olarak adlandırılmasıdır. İyilik kavramının toplumsal algılanışı budur ve bu tanımlamanın içeriği yüzyıllardır yanılsamalı bilince sahip insanın kendini kandırmasını sağladı. Felsefeciler, birçok toplumsal sorunda olduğu gibi; aldanışın aracı olan bu kavramın da içeriğini güzellediler. Öncelikle belirtmek gerekiyor; iyiliğin içeriği insanın karşılıksız verme eylemi olarak açıklansa da; yaşamsal pratikte bu böyle olmadı; olamazdı da.

İyilik, insanın maddi olarak karşılığını aldığı, ama genellikle bu geri almanın oluşmadığı yerde; verdiklerinin karşılığını ruhsal tatmin yoluyla sağladığı eylem oldu. Kuşkusuz iyilik eyleminin sonucunda gerçekleşen haz ve tatmin duygusu, insanı ruhsal yönden varsıllaştıran önemli bir girdidir. Çoğu zaman insanın ruhsal tatmini, maddi değerle ölçülmeyecek kadar önemlidir.

Sınıflı toplumun önemli bir argümanı olan iyilik; bireysel ve sınıfsal servet sahibi olmakla yakın ilişki içerisinde var oldu. İnsanlık tarihinin, hemen hemen en kutsal davranışı olarak ilan edilen  ve tüm dinlerin “yap” diye emrettiği bir davranış normu olarak iyilik, insan “vicdanının” temel ölçütü sayıldı. İyiliğin, toplumsal kirlenmenin faili olan nedenlerin üzerini örtücü ve suçu hafifletici, ağrıyı dindirerek, ağrının kaynağının sürekliliğine katkı sağlayıcı olduğu gerçeği sorgulanmadı. Toplumsal yozlaşmadan ve kirlenmeden kurtuluşu için insan “iyilik” etmeye çağrıldı. Ama insanın iyilik yapması için sahip olması gereken güç ve toplumsal statünün durumu göz ardı edildi ve bazı dönemlerde bu duruma ilişkin sorular bozgunculuğun işareti olarak yargılandı. Oysa bütün sınıflı toplumlarda üzeri örtülen gerçek şudur; ekonomik ve toplumsal statüsü bireye  “iyilik yapabilme” gücünü sağlar. Güçlüler iyilik yapabilir. Ya da en azından, iyilik yapan insan, iyilik yaptığı insandan daha güçlüdür.

En büyüğünden en küçüğüne kadar iyilik yapabilmek insanın iyilik yaptığı bireyden o an için bile olsa güçlü bir durumda olduğunu belgeler. İyilik, iyilik yapılanın ve iyilik yapanın toplumsal durumunu değiştirmez; aksine bu durumu sürekli kılar. İyilikçilik, iyilik yapanla, alanın ekonomik ve toplumsal konumunu sorgulamaz. Bireylerin toplumsal konumunu veri kabul eder ve bu ön kabul üzerinden bireylerin ilişkisini tanımlar.

Diğer yanıyla iyilik, insanın iyilik yapabilme gücünü sürekli kılan ve dolayısıyla iyilik yapabilme gücünü sağlayan sosyal durumun onaylanmasıdır. İyilik eylemi, bireye, kendini diğer insanlardan ayrı yere koymasının, farklı olduğunu hissetmesinin ve dolayısıyla ruhsal hazza ulaşmasının olanağını verir. İyilik yapmak için öncelikle iyilik yapacak durumda olmanız gereklidir. Bu güç, ekonomik, siyasi, ideolojik ( Tüm alanlara ait bilgi birikimi de dahil ) ve biyolojik olabilir. Her durumda bireyin iyilik yaptığı kişiden daha güçlü konumda olması gerekir. İyilikçilik, bu konumlanışın sürmesi üzerine kuruludur. İyilik eyleminin sürdürülebilmesi; insanlara iyilik yapabilme gücü veren mülkiyet ilişkilerinin sürdürülmesine bağlıdır. Bu nedenle iyilikçilik özel mülkiyeti değişmez kabul eder. İyilikçilik özel mülkiyetçidir.

İYİLİK PRATİĞİ

“Bir iyilik et, at denize, balık bilmezse hak bilir”  söylemi, aslında, iyilik yapanın karşılık beklemesinin olağan bir durum olduğunu açıklar. İyilik ya balık tarafından bilinecek ve karşılığı maddi ya da ruhsal yolla ama bir biçimde verilecek; o olmazsa hak bilecek ve karşılığını verecek. Bu söylemde bilmek eylemi, karşılığını vermek anlamındadır. İyiliğin beklenen karşılığını balık vermeyebilir ki bu genel bir durumdur, çünkü yardım edilen genellikle maddi anlamda karşılık veremeyecek olandır. Ancak bu durumda da, gerçekleştirilen iyiliğin karşılığı olarak; iyilik gören birey ve topluluğun, “iyilik edeni” yücelterek vermesi beklenir. İyilik eden birey ve topluluk kendine “minnet” duyulmasını bekler. Eğer insan kendine “iyilik eden” kişi ve kuruma “borçluluk” duymuyorsa; o insan ve topluluk “yemek yediği kaba tükürmek” ve “ekmek verilen kapıya ihanetle” suçlanır. İnsanoğlunun “kadir bilmezliğinin” gerçekleştiği yerde ise, iyiliğin karşılığı tanrıdan beklenir ki, bu dünyevi bir şey değildir; “sevap kazanmanın” sağladığı ruhsal tatmindir.

Yoksullara balık vermeyi öğütleyen emrin yanı sıra dinler,  bu iyilikçi emri tamamlayıcı “yeni bir emir verir; “Balık verme; balık tutmayı öğret”.  Balık vermenin sürekli kılınamayacağı ve giderek ötekini asalaklığa sevk edeceği kaygısı ile din önderleri, felsefeciler ve siyasi önderler;  bireyin beslenme eylemini gerçekleştirebilmesi için gereken iş görme becerisinin öğretilmesini kendi iyilikçiliğinin düsturu yaptı. Tüm iyilikçilik düsturları gibi, bu söylemde insanların içerisinde bulunduğu toplumsal ilişkileri göz ardı eder; balık tutmanın koşullarını irdelemez. İnsanın yaşamını idame ettirmesi için gereken besin kaynaklarının mülkiyet durumunu değişmez kabul ederek görmezden gelir. Balık tutulacak gölün konumunu;  besin kaynaklarının ve üretim araçlarının mülkiyet durumunu sorgulamaz. İnsanların yoksullaştırıldığı ve birbiriyle yoğun rekabet içerisine girdiği bir toplumda yaşam kaynaklarına ulaşmanın zorluğunu ve imkansızlığını hesaba katmaz.  Oysa insanlık tarihi boyunca tüm sınıflı toplumlarda, yoksul insanın yaşam kaynaklarına ulaşma koşulları ve şansı en az seviyede ya da hiçtir.

Balık tutmasını bilen çoğu insan;  gölün ve oltanın sahibi için balık tutar ve bunun karşılığını ücret olarak alır. Bu eylemi ile emekçi, üretim araçlarının sahibinin servetine servet, manevi (ideolojik) zenginliğine zenginlik katar. Üretim eylemi karşılığında aldığı ücret de, ancak, işçinin sürünerek ve “efendiye” sadık kalarak yaşamasını sağlar. Kaldı ki, bir noktadan sonra, emek gücüne sahip olmak da, yaşam kaynaklarına ulaşmak için yeterli olamaz. Emeği (iş gücünü) satmak eylemi de mülkiyet sahibinin talebine bağlıdır. İşçi “iyiliksever” bir mülk sahibinin kendine “iş” vermesini bekler. İş gücünü satmanın, emek gaspı sonucunu yaratan eylem olduğunun üzeri örtülür; “iş”, işçiye yapılan bir iyilik ve dolayısıyla mülk sahibinin işçi tarafından yüceltilmesinin aracı olur.

Üretim araçlarının egemen sınıfın özel mülkiyeti olmasını sağlayan üretim ilişkilerinin insanlık tarihine girişiyle birlikte bu durum söz konusudur. Museviliğin de, İseviliğin de İslam dininin de, vb. dinlerin de sahneye çıktığı her dönemde, bu mülkiyet ilişkisi vardır ve tüm toplumsal ilişkiler bu eksende gerçekleşmektedir.

Dinlerin iyilikçi söylemleri ve tüm ahlaki ilkeleri, bu toplumsal durumun kabulü üzerinden var olan ilişkilerin düzenlenişine ilişkindir. Çünkü dinler, var olanın tanrı tarafından var edildiği ve bu nedenle değiştirilemeyeceği savunusu üzerinden hareketle toplumsal düzenlemeler öneren ahlaki, siyasi, hukuki söylem bütünlüğüdür. Dinler, insanlar arasındaki ilişkilerin yeniden düzenlemesini önerir; toplumsal sistemi ve toplumsal bozulmayı var eden koşulları irdelemez, sorgulamaz; dolayısıyla, toplumsal düzeninin maddi temelinin değiştirilebilir olduğunu ve değiştirilmesi gerektiğini önermez. Bu anlamda dinler “ilk çıkışında da” devrimci değil, “yeniden düzenleyicidir”.

ÜRETİM İLİŞKİLERİ VE İYİLİK

Devrim mülkiyet ilişkilerinde köktenci bir değişim sağlar ya da üretim araçlarının “eski” mülkiyet edinim biçimine son verir. Mülkiyet ilişkilerine dokunmaksızın, toplumsal ilişkilerin yeniden düzenlenmesi reorganizasyondur.  Din varlığını borçlu olduğu ve sırtını dayandığı ritüel nedeniyle de devrimci olamaz. Çünkü tanrı düşüncesi mutlakçıdır, “Bütün toplumsal ilişkiler, tanrı tarafından kurgulanmıştır. Ancak insanlar bu genel kurgu üzerinden değişimi gerçekleştirebilirler.”  Daha fazlasını istemek tanrının yaratıcı ve mutlak vasfını sorgulamak anlamı taşır. Bu nedenle tüm devrimci düşünceler ve eylemler dinleri karşısında bulur. Bu noktada dinler ancak üretim ilişkilerinin yoksullaştırdığı ve dilencileştirdiği insanlara teselli olacak “iyilikçi”, iyileştirici önermeler sunar ve yoksulluğun insanları yönlendireceği suçtan uzak kalmalarını isteyen emirler verir. Bu tüm dinlerin yaşamsal ilişkileri düzenleme kuralıdır.

Toplumun dini hukuka göre düzenlenmesi, köleliğin yeni biçim altında sürdürülmesini sağladı; doğrudan köleliğin; ücretli köleliğe dönüştürülmesini onayladı. Emeğin satın alınması (gaspı) süreci sonunda elde edilen kirli servetin diyetinin yoksullara yardım verilerek helal kılınmasını emreden din, yoksullaşmanın maddi nedenlerini ve sürdürülme biçimini dokunulmaz ilan etti. Din, hırsızlığı lanetledi ancak, hırsızlığa neden olan üretim ilişkilerini kutsadı.

Her din ilk ortaya çıkışında yoksullar tarafından sahiplenildiği için, mülk ve iktidar sahipleri tarafından tepki ile karşılansa da; hemen sonra, egemen sınıflar ve siyasi iktidar üyeleri tarafından sahiplenildi ve “yeni” dinin başka toplumlara yayılmasında siyasi iktidarlar önemli rol oynadılar. Çünkü varsılların iktidarının asıl kaynağı olan özel mülkiyet ilişkilerine dokunmayan ve hatta onları kutsayan din, bu özelliği nedeniyle, önünde sonunda ama mutlaka,  toplumların yarattığı her şeyi kullanabilme gücüne sahip olan varsılların hizmetine girdi. Dinlerin büyüklüğü; el ele yürüdüğü siyasi iktidarların gücüyle ilişkilidir. Sömürgeciliği mubah sayan ve işgalci savaşa onay veren din; ülkesi işgal edilen sömürge ulusların, işgalci iktidarın ve dinin kollarına sığındıkları ölçüde bağışlanmasının, vergi yükünün hafifletilmesinin, ana dilini konuşmasının, “vatandaş” sayılmasının, yardım kuruluşlarından ölmeyecek kadar yiyecek ve giyecek almasının, vb. “iyiliklerden” yaralanmasının aracı oldu. Bu iyilikçi vasfı dinin siyasi iktidarın ideolojik gücü olarak yaygınlaşmasında önemli rol oynadı. İmparatorlukların dini, diğer dinlere göre yayılma olanaklarına daha fazla sahip oldu.

Büyük dinler gücünü ve büyüklüğünü büyük işgalci ve sömürgeci imparatorlukların ve devletlerin dini olmasına borçludur. Güç, eylem gerçekleştirebilme yetisidir. Sınıflı toplum düzeni içerisinde güçlü olmayan kendi fikirlerini dayatamaz, kendi yararına olan fikri ötekilere kabul ettiremez.

Çoğu din ve felsefi disiplin, belli bir güce ulaşamadığı için ya sindirilmiş ya da sönmüştür. Bu nedenle tüm dinler tanrının gücünü insanlığa hissettirmek için, dünyevi güç aygıtlarını kullanmayı “mubah” saydılar. Kuşkusuz bu “kullanma” durumu, güç aygıtlarını yönetebilme yetisine ve olanağına sahip sınıf iktidarları tarafından “kullanılmayı” da beraberin de getirdi.

Güçlü olan sınıf iktidarı; tüm ideolojik araçları kullanır. Üretim araçlarının özel mülkiyet olduğu toplumlarda, bilim ve sanat, felsefe adamları tarafından üretilen bilgi zenginliği, çok büyük oranda egemen sınıfın hizmetine girer. Her servet sahibi birey, her alana ilişkin bilgiyi edinme ve yararlanma olanağına emekçiden daha fazla sahiptir. Kuşkusuz insanın eylemine ilişkin bilgi, emekçiler tarafından da edinilebilir. Ancak bu edinim, bireyin, sınıf iktidarına “vasıflı eleman olarak”  hizmet etme sürecinde işe yarar.  “Bilgi sahibi ara grupların” çoğunluğu, sınıflı toplumun genel niteliğini inkar ederek, büyük bir “bilinç yanılsaması” ile kötülüğün asıl kaynağı olan toplumsal ilişkilerin sürdürülebilir olmasına katkı sağlar.

FLSEFENİN “İYİ İNSAN” ÇIKMAZI

Platon”un “şu iki şeyin dışında ne iyi ne de kötü vardır; bilgililik iyi bir şeydir ve bilgisizlik kötü bir şeydir.” (1) yargısı; bilgiye ulaşma olanaklarını elinde bulunduran “güç sahiplerinin” durumuna ilişkindir. Servet sahibi olmayan toplumsal çoğunluğun bilgi sahibi olma olanağı en az olduğu (ya da hiç olduğu) için; yoksulların “bilgisizliği” ve dolayısıyla  “içlerindeki iyi tohumunu yeşertme” OLANAĞINA SAHİP OLMALARI imkansızdır. Dolayısıyla bu noktada Platon’u, bilgiye ulaşma olanağını elinde bulunduran bireyin bilgi sahibi olup/olmadığı ilgilendirir.

Bilgiye ulaşma olanağı efendiye has bir durum olabileceği için, Platon’un yargısı efendiler arasında “iyi“, “kötü“ ayrımına ilişkin bir saptamadır ve bu sav, efendilerin “iyi” olmaları için yapmaları gerekeni açıklar. Bu yaklaşım, efendi, köle ilişkisini sorgulamadan bu ilişkiden yalıtılmış bilgi edinme durumunu irdeler.  İnsanın üretim sürecindeki konumlanışını göz ardı ederek soruna yaklaşan filozofların “ bilgi sahibi olmayı yüceltmesi; bir yanıyla, bilgi sahibi birey olarak kendi durumlarını  “önemseme” den kaynaklamaktadır. Bugün “iyi” olmak için insanın  “bilgi sahibi” “eğitimli” olmasının gerekli olduğunu söyleyen burjuva ideologları, bilgi sahibi olan insanların büyük çoğunluğunun nasıl olup da, sömürü çarkını işleten “kötü” işlere bulaştığını açıklamakta güçlük çekmektedirler.  Bilgi önemli bir güçtür.  Bu güç “iyi” ya da “kötü”  amaçlarla kullanılabilir.

Doğaya ve toplumsal bir varlık olan insana, insan eylemine ilişkin bilgi, insan yararına kullanılabilir ve gerçek anlamda,  toplumsal ilerlemenin devindirici gücü olabilir ve insanlığın yararına bir etki yaratabilir; ancak bunun için, bilginin meta olma durumuna son vermek gereklidir. İnsanın insanı sömürüsü sürdükçe bilginin, tüm insanlığın yararı için toplumsal ilerlemeği sağlayan devindirici bir güç olması olanaksızdır.

Tüm dinler de, Tanrıya ve tanrı tarafından yaratılan insana ilişkin bilgiye ulaşmaya çağrı vardır.  Din somut ekonomik siyasi durumun dokunulmazlığı ve değişmezliği üzerinden insanın davranışını kurgular. Aslında bu egemen olanı meşru kılan bir kurgudur. Bu kurgunun hayat karşısında bir karşılığının olmaması ve dolayısıyla ahlaki normların, insanı avutan söylem olarak kalması dinlerin sorunsalı olmaz. Dinler ve din referanslı felsefi disiplinler yapısal dönüşüm çağrısı yapmaz; ahlaki normların gerçekleşmemesini “insanın” suça meyilli yaratılmasına bağlar. Siyasi iktidar bireyin ve toplulukların ‘eğitilmesi’ ve ‘terbiyesi’ için zor da dahil her tür aracı kullanır ve suçun tespitinin mümkün olmadığı durumda insanın ıslah ve terbiye edilmesi tanrıya havale edilir.

İnsanın “iyi” olması için telkin ve tehdidin tüm biçimlerinin kullanılmasına karşın genel kural değişmez; Genel anlamda varsıl insan iyilik yapan; yoksul olan da iyilik yapılan olarak konumunu sürdürür. İyilik yapma olanaklarına sahip olan varsıllar, yoksullara  “iyilik” yaparak manevi açlıklarını doyururlar. Burjuva sınıf üyeleri vicdanlarını rahatlatmak için yardımsever örgütler kurarak yoksul çocukları yedirir, giydirir ve eğitirler. Tıka basa yemekten ve har vurup harman savurmaktan bitap düşmüş gövdelerinin gereksinimi olan manevi hazza, yoksullara yardım elini uzatarak ulaşırlar.

Burjuvazi yoksullaştırdığı ve yardıma muhtaç kıldığı insanların sırtından maddi sömürü yanında manevi sömürüyü de gerçekleştirir. Maddi zenginlik manevi haz olanaklarını sağlar.  “İyilik” yapma olanaklarından yoksun olan düşkünlerin, manevi açlıkları da o ölçüde büyüktür. Bu nedenle şeytan büyük ölçüde yoksulları ayartır.  Muhtaç ve düşkün insan, “kötü” lük yapma potansiyeli olan insandır.

İnsanların varsıl ve yoksul olarak farklılaştığı bir toplumda, siyasi, ideolojik, ekonomik araçlara ve olanaklara sahip olmak iyilik yapmanın ön koşuludur. Varsıl birey yoksula balığı verirken ya da balık tutmayı öğretirken, onu kendine bağımlı hale getiren koşulları daha da güçlendirir ve kuşkusuz diğer yandan tanrı huzuruna ruhunu zenginleştirmiş olarak çıkacak olmanın hazzıyla, gücüne güç katar. Maddi anlamda varsıl olma savaşından zaferle çıkan bireyin manevi yaralarını tımar eden felsefi merhemdir iyilik. İyilik, varsıl olmak için ruhunu şeytana (sömürü düzenine) sunan bireyin manevi açlığını (geçici olarak) gideren kutsanmış sudur.  “İyi” insan olmak için öteki insana “iyilik” yapmak gerektiğine inanan ve “iyilik ” yapmanın ruhunu kurtaracağına iman eden insan; “iyilik” yapma koşullarının ve durumunun değişmesini istemez. Kendine “iyilik” yapma olanağı sunan konumlanışının sürmesini ister.

İyilik yapma varsıllığına sahip birey; iyilik yapılmaya muhtaç yoksulların ve düşkünlerin toplumsal durumuna ilişkin radikal bir değişikliği kendine yönelmiş bir hasımlık olarak görür. Bu gerçekliği kavramayanlar “saf” tırlar.  Ancak bu gerçekliği kavradığı halde; iyilikçiliği bir erdem gibi sunanlar ikiyüzlüdürler.  İyilik hareketi adı altında ortaya çıkan her yardımlaşma örgütü;  açlığa ve işsizliğe mahkum edilen emekçilerin acısını ve öfkesini hafiflettiği; ağrısını dindirdiği oranda; tanrının “iyi” kulları olan yardımsever burjuvaların, kapitalist azizler katına çıkmalarını sağlar. İyilik kelimenin gerçek anlamında; iyiliği yapanın yararına bir eylemdir. İyilik yapan kendine iyilik yapar. Efendiler “iyilik” yaparak, toplumsal statülerini sürdürebilmenin toplumsal/psikolojik olanağını güçlendirirler.

SINIFLI TOPLUM İKİYÜZLÜLÜĞÜ MERULAŞTIRDI

Sınıflı toplumun sürdürülebilir olması için devreye giren; insanın insanı sömürmesinin tüm kötülüklerin anası olduğu gerçeğini örten her eylem her söz yanlıdır. Ancak bu yanlılık durumu aynı zamanda bu durumun inkarını da beraberinde getirir. Bu iki zıt davranışın birlikte oluşu “büyük yalanı” yaratır. Sınıflı toplumun değişmezliği düşüncesi üzerinde hareket eden, bu düşünceyi besleyen her yaklaşım büyük yalanın bir parçasıdır. Sınıflı toplumun maddi koşullarına dokunmayan her ideolojik fenomen; insanları avutan büyük yalanın köklerini besler.

Erdem tanımlaması içerisine sokulan “kötü olandan” arınma, uzaklaşma eylemine çağrı; insanı kötü olmaya sevk eden koşullara biat etmektir. “İnsan” olmanın ön koşulu olan davranışları “erdem” olarak sunmak ikiyüzlülüktür. Örneğin yalan söylememek, “normal” bir durum sayılmalıdır. İnsanı yalana sevk eden toplumsal sistem içerisinde, yalan söylememeyi, dürüst olmayı erdem saymak;  işin başında insanın kötü olduğunu kabul etmektir. Bu yaklaşım aynı zamanda kötü davranışı üreten toplumu aklamaktır.

“Yunan filozofları bir “yüce iyi” kavrayışı geliştirmişlerdi. Buna göre bazı iyiler ya da iyilikler gerçek anlamda ulaşılması gereken yüce değerlerdi, bazı iyiler ya da iyilikler ikinci derecede ele alınmalıydı, onlar bir aracıdan başka bir şey değildi. Yüce iyiye ulaşmakla ya da ulaşmaya çalışmakla insan tanrılara benzeyebilirdi.” (1)  Erdemli davranışın (yüce değer) kaynağını tanrıya bağlayan egemen ideoloji; değerleri fetişleştirerek güçlü kılar. Yalan kutsallaştırılır.

Dinsel metinlere göre; “Cennetten suç işleyerek kovulan insan; potansiyel kötüdür. Kötü insan, kötülükten arınarak erdemli olur ve erdem insanı tanrıya yakınlaştırır. İnsanı yalana sevk eden toplumsal yabancılaşmanın koşullarını yaratan sömürü sistemini tanrının koruyucu kollarına bırakan egemenler; büyük yalanı her dönemde dillendirdiler. İnsanın yaşam kaynaklarının mülkiyetinin egemen sınıfın elinde toplanması, bu kaynaklara gereksinimi olan insanları, normal olmayan yollardan bu kaynaklara ulaşmaya yöneltti. Emek ürününün gaspı ile (büyük hırsızlıkla) elde edilen zenginlik küçük hırsızlığı doğurdu. Kirliliğin egemen olduğu toplumda, iyilikçilik, yalan ve gaspı aklamanın aracı oldu.

Sınıflı toplum ilişkilerinin sonucu olarak, yaşam olanaklarından yoksun kılınan emekçi çoğunluğun bu toplumsal düzenden hoşnutsuzluğunu ve karşıtlığını mas etmekle yükümlü İdeolojik bir güç olan dinle birlikte iktidarın tüm ideolojik terminolojisi, “iktidarın korunması” için seferber oldu.

Egemen sınıf diktatörlüğünün siyasi aygıtı olarak devlet; zor kullanımının yanı sıra; yoksulların durumunu iyileştirici ve öfkesini dindirici araçlar kullandı. “Sosyal” devlet bu araçların kullanımında din ile kol kola yürüdü. Papaz, imam, haham vb., her dönemde cellatla aynı fotoğrafın içerisinde yerini aldı. “Rahman”, “Rahim” ve “Kadir-i Mutlak” olan tanrının düşkün kıldığı, “iyi” olma koşullarını bahşetmediği “lanetli” kullarına yapılan somut “iyiliğin”; tanrının “gücünü” inkar ve yeryüzü efendilerinin “tanrısal” gücünü teyit etmek anlamına geldiği, bizzat din adamlarınca görmezden gelindi.

Kirli servetin helal kılınması sürecinde; egemen dinlerin özel unsuru olan mezhep ve tarikatlar yeryüzü efendilerinin gücünü teyit etme görevlerini hakkıyla yerine getirdiler. Bu görevlerinin karşılığını da aldılar. Servetin helal kılınması sürecinde tarikatlar büyük zenginliklerin sahibi oldular ve yoksulların “kul“ bilinciyle ehilleşmelerini sağlayarak efendiler sistemine borçlarını ödediler.

Din adamları, egemen sınıf iktidarından  “yardım” ve ücret alan asalaklar ordusu olarak, yaşamlarını sürdürme olanaklarına sahip “özel güç” konumuna ulaştılar.  En az Vatikan kadar İslamcı tarikatlar da; egemen sınıfların soygun ve emek gaspıyla edindiği servetin diyeti olarak ödediği “kutsal haraçla “tanrısal gücüne” güç kattı. Bu “özel güç” ancak, geçim kaynaklarının kesilmesi tehdidiyle karşılaştığı durumda siyasi iktidarlara ters düştü.

Dün olduğu gibi bugün de, tüm Dünya’da din referanslı ve siyasi iktidar destekli yardım örgütleri büyük bir servetin idaresini elinde tutmaktadır. Siyasi iktidarlarla yakın ilişki içerisinde faaliyet gösteren “iyilik hareketleri” siyasal iktidara ve ideolojik kurumlara gözle görülür büyüklükte “iyilik” etmektedir. (Türkiye’den bir örnek vermek gerekirse; son 6 yıldır büyük bir güce dönüşen “Deniz Feneri“ adlı örgüt, adına uygun olarak, kapitalizm karanlığında, burjuvalara vicdan aklamanın yolunu gösterdikçe, “dünya malını” din referanslı medyanın ve örgütlerin kasasına, düşkünlerin oyunu AKP lehine seçim sandığına indirdi.)

Sınıflı toplumda egemen sınıflar, iktisadi ve siyasi egemenlik araçlarına sahiptirler ve bu güç aynı zamanda; büyük yalanın parçası olan ideolojik söylemin ve araçların da sahibi olmaya; ya da “bağımsız” güçleri hizmetine sokmaya muktedir kılar. İdeolojik ve siyasi aygıtların yanında belirleyici olarak yer alan iktisadi iyileştirme kurumları da, iktisadi gelişmenin acımasız çarkından safra olarak çıkan olguların, düzen dışı, bozguncu unsurlara dönüşmemesi ve iktisadi egemenliğin hizmetine girecek biçimde reorganizasyonu için devreye girer.

Köleci toplumda, köle sahipleri kölelerinin yaşamlarını ölmeyecekleri şekilde sürdürülebilmeleri için, onların barınma, yiyecek ve giyinme gereksinimlerini karşılıyordu. Feodal toplumda da bu durum sürdü. Feodal bey kendisi için çalışan marabanın yaşamsal gereksinimlerini karşıladı. Köle yurttaş sayılmadığı için; bir hayvanın gereksinimi neyse, efendi de köle için aynı şeyi sağlamakla yükümlü idi. Kölelerin barınma ihtiyacını gidermesi ve çalışacak güce sahip olması için beslemesi; efendinin kölelere sunup sunacağı en büyük iyilikti.

KAPİTALİZM VE İYİLİK PRATİĞİ

Kapitalizm köleleri; “özgürleştirirdi“. İşçiler özgür köle olarak efendinin malikanesinden kovuldu. Özgür köle olarak işçi; süreç içerisinde, iş gücünü satma koşulları ortadan kalktığı anda işsizler ordusuna katılarak; barınma, yiyecek ve giysi gereksinimlerini karşılayamaz duruma geldi. Bu nedenle denilebilir ki kapitalist sistemde işçilerin en büyük korkusu işsizlik oldu. Kölenin en büyük korkusu “iş yapamaz” duruma gelmekken; modern kölenin korkularına, iş yapamaz durumda olmanın yanına; sağlıklı bir insan olarak “iş bulamama” korkusu eklendi. Bu korku büyük bir toplumsal endişenin kaynağı oldu. Bu endişenin büyümesi kapitalist sistem için bir risk durumudur. İşçiler karşı karşıya bulundukları iktisadi risk durumuna çözüm bulmak için harekete geçti.  Yardımlaşma sandıkları iktisadi yaşamın önemli bir unsuru olarak kuruldu. Sendikalar, yardımlaşma sandıklarından farklı olarak, kapitalist sınıfın da çözüme katkıda bulunmasını sağlamaya yönelik kurulan örgütlerdi. Bu nedenle burjuvazi önce bu tip örgütlenmelere karşı çıktı. Ancak işçi sınıfının iktisadi haklar elde etmesinin, az da olsa sosyal yaşamının iyileştirilmesini sağladığı ve bunun da kapitalizmin işgücü gereksinimi açısından yararlı olduğu ve sendikaların işçilerin topluluk halinde denetlenebilir olmasını sağladığı, pratik olarak ortaya çıkınca, burjuvazi sendikaların kurulmasına karşı direnişini sona erdirdi. Hatta bazı burjuvalar daha da ileri giderek; sendikaların ve yardımlaşma sandıklarının kurulmasını sağladı ya da teşvik etti. Bu durum burjuvaziye ikinci bir yarar sağladı; işçi sendikalarına karşı çıkmayan ve yardımlaşma sandıklarına az da olsa katkı da bulunan patron, işçilerin gözünde “iyiliksever” insan mertebesine yükseldi. Bu algılama işçilerin; iyi patrona karşı daha hoşgörülü ve “baba”nın mülkiyetinin kutsallığı konusunda daha titiz olmasını sağladı. Giderek, kölelik döneminden kalan, kölenin barınma ve beslenme gereksinimini karşılama ”iyilikçiliği” burjuvazi tarafından da sahiplenildi ve salt bu “iyiliğin” organizesini yapan hareket ve örgütler kuruldu.

Yoksullaşma; her an iflas etmek ya da mülksüzleşerek işçi olma riski içerisinde olan küçük burjuvazinin de büyük korkusu oldu. Bu durum kapitalist sınıfın ideologlarını, siyasilerini yeni toplumsal çözümler düşünmeye itekledi. Küçük burjuva mülkiyet sahiplerini iflasa sürükleyen “eşitsiz büyümenin” sonucu olan  rejim arızasının onarımını sağlayacak yeni ekonomik modeller devreye sokuldu. Kooperatif örgütlenmesi bu gereksinimi karşılamak amacıyla ortaya çıktı. Küçük üreticinin, üretim esnasında ve ürünün pazarlanması sürecinde “rekabet” edebilme gücünü sağlamak bu örgütlerin ana ilkesi oldu. Ancak büyük burjuvazi karşısında rekabet şansı olmayan kooperatif türü iktisadi örgütler, süreç içerisinde giderek “bağımsızlık” hayallerini unutup, büyük tekeller sisteminin bir unsuru oldu.

Tekelci kapitalizm aşamasında, yok olmak tehlikesine maruz kalan küçük burjuvazi, tekelci kapitalist sisteme eklemlenerek, fason işler yaparak ayakta kalabildi. Tekellerin gereksinim duyduğu ara malların üretimi; küçük burjuvazinin yaşamını sürdürmesinin zemini oldu. Bu yeni aşamada, kapitalist tekeller, küçük burjuvaziye bankaları vasıtasıyla küçük krediler vererek, onların büyük çarkın küçük dişlisi biçiminde kalmalarını sağladılar. (Bugün “Yeni” ve farklı bir ekonomik program olduğu iddiası ile, İMF tarafından finanse edilen mikro kredi programı da; yoksulların, (birey ve toplulukları)tekelci sanayii ve mali sisteme yedeklenmesinin yeni bir versiyonudur.) Yeni Liberal tüm politikalar, tekel dışı unsurları ve yoksulları tekelci kapitalist sistem içerisinde işlevli kılma durumunun ifadesidir.

Tekelci kapitalist sistemde; tekelci burjuvazi tüm toplumsal alanlara egemendir. Dolayısıyla kapitalist sisteme dahil olan tüm toplumsal (iktisadi, siyasi, ideolojik ) organizasyonlar bu egemenliğin bayrağı altında, tekellerin değirmenine su taşır. Devletin “sosyal” niteliği bu sürecin “sağlıklı” işlemesinin yolunu açar. Kapitalist sistemde “insanlığın yararına” olarak sunulan her girişim ve örgütlenme, kapitalist sistemi aklar ve güçlendirir. Her toplumsal eylem, dışına çıkmadığı sınıflı toplum rejiminin kapsamı içerisinde kalır ve onun niteliklerini özümser. İnsanlığın yararına olduğu iddiasındaki her “ideal” örgütlenme ve fikir sahiciliğini yitirir; insanlığın yararına olduğu iddiası çöker; Bu iddia sahibi her örgüt; kapitalizm yararına örgüt olmaya evrilir. Bu tür örgütler kapitalizmin hizmetine girdiği oranda, kaçınılmaz olarak, sürecin yarattığı “yöneticiler grubunun” maddi ve manevi hırsızlığının mekanı olur, batağa dönüşür.

Bireyin özel mülk sahibi olması; ona bu olanağı sağlayan kapitalist sistemin “yoksunlaştırıcı” vasfını unutturur. Küçük burjuvazi mülk sahibi oldukça; diğer insanlarla “eşit olma” tehlikesinden uzaklaşır. Üretim araçları sahibi olmak bireye; yoksul ve biçare insanlara “iş ve aş vererek iyilik etme “ gücü kazandırır. Küçük burjuva birey kendine bu manevi güce ulaşma olanağı veren kapitalist sisteme şükreder. Başkalarına iyilik yapma gücünü veren mal sahibi olma konumundan onu uzaklaştıracak, her eşitlikçi toplumsal rejim bu bireylerin korkulu rüyası olur. Küçük burjuva birey, kapitalist sisteme eklemlenmesini sağlayan ve büyük burjuva olma rüyasını canlı tutan her uygulamayı kutsar; büyüme umudunu yitirmeden yaşamasını sağlayan her fikri ve hareketi idealleştirir.

Sınıflı bir toplumda, uygulamaya konulan ekonomik tedbirler, varlığına itiraz edilmeyen egemenliği güçlendirir. Üretim araçlarının mülkiyetinin “özel” ellerde toplanması, toplumun büyük çoğunluğunun emek ürününün gaspına bağlıdır. Burjuvazinin mülk sahipliliği büyüdükçe; emeği gasp edilen çoğunluk reel olarak yoksullaşır. Bu durumun “iyileştirilmesi” için alınan tüm “sosyal” girişimler ve liberal ekonomik örgütlenmeler; kapitalizmin rehabilitasyonuna katkıda bulunur.

Yoksulluk sınıflı toplumun sonucudur. Tüm sınıflı toplumlarda olduğu gibi kapitalizm de yoksulluğu üretir. Kapitalistler, yoksul insanların öfkesini dindirmek, olası isyanını engellemek ve yoksunluğun getirdiği ıstırabı dindirerek onları kapitalist üretim ilişkileri içinde tutmak için iyiliğin (yardımseverliğin) ipine sarılır.

Kapitalizmin safrası olan hırsızlığın, üçkağıtçılığın, dilenciliğin kurumsallaşmasına ve kapitalist sistemin organlarına hasar vermesine karşı kapitalist sistem önlemini alır. Bu önlem hukukun ve dinsel emrin devreye girmesiyle başlar; iktisadi tedbirler almanın yanında yardımların devreye girmesi ile sürdürülür.  Ancak tüm bu önlemler yoksulluğu ortadan kaldıramaz. Yoksulluğun yok olması doğrudan kapitalist sistemin varlığına bağlı olduğu için; kapitalizm yok olmadan, yoksulluk yok olamaz.

İyilikçilik yoksulların tesellisi; burjuvaların günahlarının bedelidir. İyilikçilik; tüm topluma giydirilen bir deli gömleğidir. Tüm topluluk üyeleri “iyilik” yaparak, kendini iyi hissetme nöbetine tutulur. Kendi yaşamsal gereksinimlerini bile doğru dürüst karşılayamayan insanlar; elindekini başkasına vererek, teselli olur; acılı dünyasında haz alma olanağına kavuşur. Başkasına yardım eden yoksul, kendinden kötü durumda olanların olduğundan ve kendisinin de onlara yardım edecek kadar güçlü olduğu yanılsamasını yaşar.  Başkasına acımak, bireyin kendi düşkünlük haline karşı duyarsızlaşmasının nedeni olur.

ACIMAK

İyilikçiliğin önemli argümanlarından biridir acımak. Acımak dinsel yaklaşımlar tarafından insani bir erdem olarak sunulmaktadır. Bu bakış açısı, somut olguları tersyüz edilmiş haliyle algılamaktır. İnsanın acıdığı öteki, güçsüz ve mağdur olandır.  Bu anlamda insanın bir hayvana acıması olağan karşılanabilir. Ancak İnsanın insana acıması, kişinin kendini ayrıcalıklı ve ötekinden farklı ve üstün görme biçimidir.

Kuşkusuz insanın, ötekinin durumu karşısında duyarlı olması gereklidir. Bu insani bir tepkidir. Ancak duyarlı olmanın sınırlarını acımak eylemine kadar genişletmek; duyarlılığın sınırlarını aşmak, bireyin karşısındakini “alçaltarak”  kendi konumunu, yüceltmesidir. Ötekinin konumunu, kendi toplumsal konumunun yüceltilmesinin aracı haline getiren insan duyarlılığını yitiren insandır.

Acımak insani bir yaklaşım değildir. Bu eylem sınıflı toplumun insanı muhtaç eden ve insanı yoksun kılan sisteminin günahlarını hafifletmek için kullanılan edilgin davranış normudur. Acımak ezilen ve hor görülen bireyin avutulmasıdır. Acımak eylemi kadar, kendine acındırmak eylemi de, bireyin kendisine karşı işlediği en büyük suçtur.

Yoksulluğun olağan sayıldığı ve insanın kendi durumunu kaçınılmaz yazgı olarak algıladığı bir toplumda; iyiliğin kendine yönelmesini isteyen insan, kendine acındırmayı kişiliğinin bir vasfı haline getirir. Toplumun büyük çoğunluğu maddi ve manevi gereksinimlerini tanrıdan ve egemen iktidardan ve dolayısıyla varsıl efendilerden dilenen sürüye dönüştürülür. Bu nedenle sistemin güçlendirilmesini “kendine verilecek yardımın” işareti olarak gören modern köleler; sistemin lehine olan her iktisadi tedbir ve siyasi hareketi olumlar ve baş tacı eder.

Efendilerin iyiliğinin;  toplumun büyük çoğunluğunun yarattığı değerlerin gasp edilmesi ile büyüyen servetin önemsiz sayılabilecek bir miktarının dağıtılması olduğu gerçeği ters yüz edilerek algılanır. Bu algılama; o toplumda büyük ölçekte bilinç yanılsamasının gerçekleştiğinin ifadesidir.

Yoksullara yapılan her iyilik, kapitalizmin açtığı yaraya merhem olduğu anlamda; kapitalizmi taçlandırır. Yoksulun barınma ve yiyecek gereksinimi karşılayan her hareket; kapitalizme şükretmenin gerekçesi olur. İyilik ve bireyin durumunu iyileştirici her eylem ve durum, yoksullaştırılmış insanın “kendisi için sınıf bilincini” köreltir. İyiliğin toplumsal ve maddi nedenlerinin gerçek algılanışını ve kavranışını engeller. İyilik yapılan toplum/birey nesnel yararını, öznel ve zahiri yararı uğruna feda eder.

Birey / toplum, öteki bireyin durumu karşısında duyarlı davranmalıdır. Bu insan olmanın ön koşuludur. Toplumsal ilişkileri, maddi  gerçekliği ile kavrayarak, bu ilişkilerin, insanın insanca yaşamasını sağlayacak biçimde düzenlenmesini istemek ve bu istem doğrultusunda tüm insanlarla birlikte eylemlilik içinde olmak duyarlılıktır.  İnsanın “düşkün” olmasının “gerçek” koşullarının ve yapısal gerekçelerinin değiştirilmesi için eylemlilik içerisine girmek insani bir haktır. Egemen toplumsal yapının değiştirilmesi istencini “insanlığa karşı olmakla” eşdeğer sayan yaklaşım, insanın var olma hakkının inkârıdır.

Düşkünleştirilmiş insanın sürekli acınacak durumda kalmasının koşullarını değişmez ve mutlak olduğunu iddia etmek; bu durum üzerinden fayda sağlayanların hizmetinde olmak demektir. Acımanın bir erdem olduğu yargısını besleyerek kendi faydacı tavrının üzerini örtmek kadar; bilinç yanılsaması ile bu tavrı onaylamak da ikiyüzlülüktür.

İnsanın ulaşabileceği erdem olarak gösterilen fenomenler, insanın var oluşu ile ilintili değildir ve insanlığın sonradan tanıştığı; sınıflı toplum ile ilişkili olan ve insanın insanı sömürmesinin tüm kirini üzerinde taşıyan fetiş argümanlardır. Bu kirlilik ortamında, gerçekliğe gözünü kapatarak, “erdemli” olunabileceği kof bir iddiadır. Kaldı ki, insanı insana “kul eden” sınıflı toplumu değiştirmek istemek de insan olmanın gerekliliğidir. Bu insanlık yükümlülüğünü gerçekleştirmek için girişilen eylem normaldir, insanidir.

İnsanı insan olmaktan uzaklaştıran koşulların var oluşuna karşı devrimci eleştirel bir tutum almak insan olmanın gereğidir. Bu normal eylemliliği “kahramanlık” ve “erdem” olarak adlandırmak da abartıdır. İnsanın insanı sömürmesinin ortadan kalktığı toplumda, tüm fetiş argümanlar gibi bu tür kavramlara da gereksinim kalmayacaktır. İnsan insanca yaşarken, ötekine karşı duyarlılığını gösterecek ama insani olanı abartan ya da farklı kılan bir kavramı besleyecek eylemlilikten uzak duracaktır.

SOSYALİST HAREKET VE İYİLİK PRATİĞİ

Sosyalizm “iyilikçilik” hareketi değildir; yoksula yiyecek ve içecek dağıtan, gecekondu yapılmasına öncülük eden, toplumsal durumu iyileştirici eylemler içerisinde olan, “toplumsal kalkınmacı” organizasyon biçimi de değildir.

İnsan, sınıflı toplumun bilincine işlediği “efendi olmak” duygusunu tatmin için iyilik eylemini gerçekleştirmeği tercih edebilir. Bireyin, bilincini esir alan erk virüsünün açlığını gidermesi sınıflı toplumda “normal” haldir. Ancak bir sosyalistin, iyilik etmenin, sosyalizme ilişkin bir davranış normu olduğunu söyleme ve hatta iyiliğin “erdem” olduğunu iddia etme hakkı yoktur. Bu iddianın gerçek sahibi burjuva hümanistlerdir.  Sosyalist birey yoksulları sözde  “koruyan” Robin Hood ya da Köroğlu olmaktan farklı bir duruş gösterir. Aslında tam da bu noktadan hareketle denilebilir ki sosyalizm; insanın/toplumun “kurtarıcılara” ve onların “iyiliğine” gereksinim duymasının koşullarını ortadan kaldırmaktır.

Sosyalist sistem kuruculuğu, toplumu her türlü kurtarıcıdan uzak tutacak üretim ve örgütlenme ilişkilerinin egemen kılınmasıdır. Sosyalizm insanların birbirine iyilik yapmasını sağlayan bir toplumsal düzen değil; aksine insanların birbirine iyilik yapmasına olanak sağlayan her türlü ayrıcalığın ve statünün var olma koşullarının sona erdirilmesi; insanın başkasının iyiliğine muhtaç olmadan yaşamasının koşullarının ve olanaklarının yaratılmasıdır. Topluluk üyelerinin eşit olmasını ve eşitlik hakkını kullanma yeteneğine ulaşmasını mümkün kılacak üretim tarzının tesis edilmesidir sosyalist inşa.

Sosyalizm; eşitlik ve özgürlük koşullarına sahip olmayan bireyler arasında adaleti sağlayan “iyi” yöneticilerin var olduğu bir toplumsal organizasyon da değildir. İyi ya da kötü her türden “özel” yöneticinin var oluşunu sağlayan koşulların ortadan kalkmasının maddi ve ideolojik zeminini hazırlamayı temel amaç edinen toplumsal örgütlenme biçimidir sosyalizm.

Toplumsal yaşamın yöneticiler statüsüne gereksinim duyulmaksızın sürdürülebilmesinin ve “iyiliğin” yerini toplumsal dayanışmanın almasının koşullarının ve olanaklarının yaratılması mümkündür. Bunun mümkün olmadığını söyleyenler; yaşam kaynaklarından yoksun kılınan insanların, kendi iyiliklerine muhtaç olduğuna inanan statü ve servet sahipleridir.

Kendi üstün yöneticilik yeteneğine ve iyiliğine, emekçilerin gereksinimi olduğu savına dayanak oluşturacak eylemlilik içerisinde olan insanı sosyalist olarak adlandırmak abestir.

Sınıflı toplumun hizmetine doğrudan ve dolaylı olarak katılan ideologlar ve siyasiler; toplumun refaha ve barışa ulaşmasını; iyi ya da kötü yöneticilerin veya “iyi”, “kötü” yönetilen kurumların varlığıyla ilişkisini irdelediler; oysa sorunun can alıcı noktasının yöneticilik statüsünü sorgulamak olduğu gerçeğinden özellikle ve özenle uzak durdular. Bir toplumun refaha ve gerçek anlamda eşitlikten dayanak bulacak barışa ulaşmasının; “yöneticiliği” toplumun baş belası yapan sınıflı toplumun sona erdirilmesi ile mümkün olacağını unutan bir insan ya da topluluk sosyalist olamaz. Yöneticilik; ancak böyle bir statünün varlığından yararlanan siyasetçiler ve ideologlar tarafından kutsal, mutlak ve vazgeçilmez hayati enstrüman ilan edilebilir. Toplumsal statü sahipleri; toplumsal durumlarını bozacak, sarsacak her türlü girişimi “düzen bozucu” olarak adlandırırlar ve sosyalistler ” düzen koruyucu ve iyileştirici” değil gerçek anlamda “düzen bozucudurlar” ve bu vasıfları nedeniyle egemen sınıf tarafından lanetlenmeyi hak ederler.

İyilik; yapanın toplumsal erkini besleyici ve statüsüne onay sağlayıcı, niteliği nedeniyle; sınıflı toplumun “normal” davranış kalıbıdır. İyilik erdem değildir. Sömürünün üzerini örttüğü; sömürüsüz bir topluma ulaşmayı geciktirdiği, eşit bireyler arasındaki dayanışmanın koşullarını yaratma savaşımını engellediği anlamda; “insani eylem” önünde bir karşı duruştur.

İnsanların birbirine iyilik etme olanağını ve durumunu sağlayan sömürü sistemini ve toplumsal yönetim rejimini sona erdirmek mümkün ve gereklidir. Ancak Sömürüsüz, eşitlikçi, özgürlükçü bir toplumsal sistem içerisinde eşitler arasında dayanışma sağlanabilir. Herkesin eşit olduğu ve eşitler arası ilişkinin topluma egemen olduğu yerde toplumsal ilişki insani dayanışmaya dönüşür. Böylesi bir toplumda iyilik eyleminin maddi koşulları ortadan kalkar. İyilikçilik teorisinin yaşam kaynağı kurur.

“Tanrı” ve onun yeryüzündeki temsilcisi soylular ve burjuvalar tarafından sömürülerek, baskı altına alınarak, maddi ve manevi yoksulluğun içerisine iteklenen, efendilerin iyiliğine muhtaç “lanetli” insanların, kendilerine iyilik yapmak için el uzatan “kurtarıcılara” söyleyeceği söz;  “Gölge etme başka ihsan istemem.” olmalıdır.

BABÜR PINAR

 

Dipnot:(1) Afşar Timuçin Felsefe Sözlüğü – Bulut yayınları sf.299– 300

 

Kategoriler:   Felsefe