Menü

MELİH CEVDET ANDAY / Önder ŞENYAPILI

 (1915-2002)

 

“Onun şiiri, yapılması gerekeni yaptıktan sonra gülüp eğlenen insanlara benziyor. Breughel’e benziyor. Paksis, insan emeği kokuyor. Her koldan insanı ve insan emeğini tanımış, sindirmiş, bir taht üzerinde oturan değil de insanların arasına karışan, onlardan kopmayan bir bilgeyi andırıyor. O zaman şöyle bir soru beliriyor, keşişliğini hangi iklimde, hangi zaman aralığında kaynattı?” (Lale Müldür: “Aloha, Melih Cevdet”, Radikal Kitap, 6 Aralık 2002)

Şair, tiyatro oyunu, roman, deneme, makale yazarı Melih Cevdet Anday’ın ölümü üzerine yazar yukarıdaki satırları Lale Müldür.

Müldür, Anday’ın şiirini niye Breughel’e benzetir? Ya da Anday’ın şiiriyle Breughel’in tablosu arasında ne gibi bir ilişki var?

Sorunun yanıtını uzunca süren bir araştırmanın sonucunda buldum. Gerçi el altında imiş; turkishstudies.net sitesindeki bir araştırma, — Mitat Durmuş’un bir araştırması sorunun yanıtını vermiş bile. Meğer Melih Cevdet Anday’ın evinin bir duvarında bir Breughel[1] tablosu asılı imiş:

“Müzik, yonut ve resim sanatlarına karşı büyük bir ilgi duymuş olan Anday, Oktay Rıfat gibi resim yapmakla ilgilenmemiş ancak, önemli tabloları evinin başköşesine asmıştır. Bu tablolardan birisi de Flaman ressam Breugel’in yaptığı Çocukların Oyunları isimli tablosudur. Manzara ressamlığındaki dehası, hem ayrıntılardaki titizliği, hem de büyük ve derin panoramalar çizmekteki ustalığı ile tanınan Bruegel, ‘insanın özü’nü yansıtmayı amaçlayan İtalyan anlayışına, insana çoğu kez düşman olan ya da kayıtsız kalan bir evrenin parçası olarak düşündüğü somut insanı yansıtmayı amaçlayan anlayışı savunur.” diye anlatıyor Mitat Durmuş.

Şimdi de bir soru daha: Başka tablolar da asılı olabilir Anday’ın evinin duvarlarında. Bu tablo neden özel? Bu soruyu da yanıtlıyor araştırma:

“Melih Cevdet Anday’ın son şiir kitaplarından birisi olan Güneşte kitabındaki aynı isimli şiirinde Bruegel’in Çocukların Oyunları adlı tablosunun da bir esinlenme kaynağı olduğu görülür. Şiir metninden Anday’ın bu tablo karşısında olduğunu çıkarmak olasıdır. Bruegel’in sanat anlayışı ile Anday’ın şiirden beklediği sanatsal ereğin birbiriyle örtüşük olduğunu da burada belirtmek gerekir.

Ve ocakta çorbanın kokusu geldi demin
Burun deliğine kedi ve köpeğin.
Rafta kitaplar, mavi bir şişe ve gül
Donmuş kalmışlar tek başlarına.
Duvarda bir resim, resimde kalabalık
Köy alanı, çocuklar, çember ve zaman,
Breughel nasıl da toplamış bunca
Ortalığı ve uyumu bir araya,
Çünkü saatler dardır, sığdırılmaz,
Güneşte her şey çözülür gider bir yana.”

(T. Ş. I, s.232)

Şair, ‘Rafta kitaplar, mavi bir şişe ve gül / Donmuş kalmışlar tek başlarına.’[2] kullanımı ile âdeta bir betimlemede bulunur. Devam eden dizelerde okuyucu ‘duvardaki resim ve kalabalıklar aracılığı ile Breughel’in tablosuna çağrışımsal olarak hazırlanmış olur. Metinde öncelenen zamanın dairesel dönüşünü, durağan kılma ya da şairin çember ve zaman diyerek belirttiği, çember ile zaman arasında kurulan benzerlik, Breughel’in tablosunda da temel görünümdür.

Sokak arasından başlayarak geniş bir alana doğru açılan resmin en önünde çember çeviren çocuklar vardır. Resmin ismi her ne kadar Çocukların Oyunları olsa da resim de hemen hemen hiç çocuk görülmez. Resimde yer alanlar daha çok erişkinlerdir. Ressam çocukluğu, erişkinlikte dondurmuştur. Güneşte şiirinde sıkça tekrar edilen donmuş, kalmış, dar, toplanmış sözcükleri de resimde öncelenen çember ve şairin çember ile zaman arasında kurduğu benzerlik bu bakımdan dikkat çekicidir.” (Mitat Durmuş: “Yaşamsal ve metinler arası bağlamda Melih Cevdet Anday Şiirinin kaynakları”, Turkish Studies International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic, Volume 4 /1-II Winter 2009)

 (twicsy.com)

Paris Yazıları”nı yeniden okurken, Anday’ın Breughel’in resminin nerede ve nasıl karşısına çıktığını okudum. 28 Mart 1980 ‘de yazdığı “Bilimsel Bir Toplantı” başlıklı yazısında, okul öncesi eğitimini konu alan ve OECD’ce düzenlenen bir bilimsel toplantıyı betimlerken, Yunanistan Toplumsal Hizmetler Bakanı Bay Spyron Doxiadis’in anlattıklarını saydam gösterisiyle desteklediğini belirtir ve der ki:

“Projeksiyonda büyük Breughel’in bir resmi yer aldı ki, bu resimde görünen bir köy alanında çocuklar oynuyorlardı. Konuşmacı, bu çocukların her birinin başka bir giysisi olduğuna ve her birinin başka bir oyun oynadığına dikkatimizi çekti. Çok sevdiğim bu resme, o güne değin hiç bu gözle bakmamıştım. Eski ustalar neler biliyorlardı. Tanrım! Sonra bir fotoğraf daha.. Bu fotoğraf, belli ki, günümüzde, zengin bir ülke okulunun bahçesinde çekilmişti; çocuklar temiz, güzel, fakat bir örnek giyinmişler, sıraya girmişler, keman çalan başlarındaki öğreetmenin arkasında uygun adımla, aynı türküyü söyleyerek yürüyorlardı. İşte uygarlık dedikleri! Belki de Breughel’in resmindeki çocuklar daha mutlu idiler. Üçüncü dünya ülkelerinin bir şansı var, kullanabilecekler mi bakalım!” (Paris Yazıları, s.109-110)

Melih Cevdet Anday ile Paris’te birlikte çalıştığı Mıhçı Haliloğlu Yılmaz Mızrak, şair-yazar ölümünün 10. Yılında anılırken kaleme aldığı “Melih Cevdet Anday’ın Paris Yılları” başlıklı yazısında Anday’ın adıyla ilgili düzeltmesini anlatır:

“978 güzünde Paris Başkonsolosluğu bölgesindeki Türklerin çocuklarına Türkçe öğretmeni olarak atandım. Milli Eğitim Bakanlığı’nda şube müdürü olarak da çalıştığım için olacak, beni Paris Eğitim Müşavirliği bürosunda, ‘eşgüdümcü öğretmen’ olarak görevlendirdiler. Bu, yaşamımın en büyük ödülüydü; Melih Cevdet Anday’ın yardımcısı olmuştum. Oda azlığından Melih Bey’le aynı yerdeydik, masalarımız karşı karşıyaydı. Bu da ikinci ödüldü; kendimi özel öğrencisi gibi gördüm, ‘Hocam’ diye seslendim hep. Büyükelçimiz Adnan Bulak, Melih Cevdet Anday’ı, Paris’in sanatsal ve kültürel ortamında, bir sanat elçisi gibi değerlendirince Eğitim Müşavirliği işleri bana kaldı. Yazışmaları Melih Bey imzalıyordu. İlk yazımı imzalaması için önüne koydum, tam imzalayacakken tatlı bir gülümsemeyle bana baktı: ‘Bu, benim sanatçı adım; Cevdet, babamın adıdır; adım, Muzaffer Melih Anday’dır.” dedi.” (Yılmaz Mızrak: “Melih Cevdet Anday’ın Paris Yılları”, Cumhuriyet Kitap, 6 Aralık 2012)

Adının baş harflerini (M.C.A.) kullanarak attığı imzası dışında Yaşar Tellidede, Yaşar Tellidere, Yaşar Tellioğlu, Niyaz Niyazoğlu, A. Mecdi Velet, H. Mecdi Velet, Gani Girgin, Zater takma adlarını da kullanır. Kitaplarının beş bin sayfa tuttuğu hesaplanmıştır. Kimi gazete yazıları, — fıkraları ve makaleleri, katıldığı toplantılardaki konuşmaları, konferansları da henüz kitaplaşmadığı için yukarıdaki tutara dâhil değildir.

{Akşam gazetesinde}“… Ben H. Mecdi Velet takma adıyla yazardım hikâyeleri. Melih Cevdet’in harflerinden yapılmış bir ad.

Semih Tanca’nın sahibi olduğu eski Tercüman’ın Yazı İşleri Müdürü arkadaşım rahmetli Semih Toğrul benden fıkra yazmamı istediğinde de gene takma ad kullandım: Yaşar Tellidede. Hiç unutmam, Sabahattin Eyuboğlu bir gün bana ‘Tercüman’da bir Yaşar Tellidede var, oku onun yazdıklarını,’ demişti. Benim için sevindirici bir şeydi bu.” (“Roman Nasıl Yazılır?”, Akan Zaman Duran Zaman, 268-269)

İlk romanını da Murat Tek takma adıyla yazar.

Anday’ soyadının anlamına gelince:

“Benim bir büyük amcam vardı. Meşhur bir doktor: Kadri Raşit Paşa. Fransa’da okumuş 1900’de. Paris Tıp Fakültesi’ni bitirmiş.. Orada teklif almış belediye hekimliği için, fakat kalmayıp Türkiye’ye dönmüş. Bir üniversite hocası, kürsüler kurmuş… Çocuk hekimliği dalını uygulamış. Çok uygar bir adamdı.

Soyadı yasası çıktığında biz Ankara’daydık. Babama dedi ki ‘ben Anday koyacağım soyadımızı, siz de razıysanız nüfus kâğıtlarınızı yollayın.’ Biz de İstanbul’a nüfus kâğıtlarımızı yolladık ve soyadımız Anday oldu.

Sonra ben sordum amcama. Çünkü Ankara’dan İstanbul’a geldiğimde Arnavutköy’de onlarda kalıyordum. Amcam, ‘Fransa’da bir köyün adıdır’ dedi. Bu, benim aklımda kaldı.

Geçenlerde bunu Fransa’da yaşayan ressam Rasin’e söyledim. O, bu köyü bulmuş, telefon ederek söyledi. İspanya yakınlarında çok şirin bir köyün adıymış Anday. Amcam da bu köyü çok severmiş. Bu nedenle soyadımız Anday oldu işte.” (Refik Durbaş: “Melih Cevdet Anday ile Söyleşi”, 5 Kasım 2012, turkcesevdalilari.com)Melih Cevdet Anday imzasıyla ilk karşılaşmam, kendi şiiriyle değil, Edgar Allen Poe’dan çevirdiği “Annabel Lee” şiiriyle oldu. Yanlış anımsamıyorsam Türkçe ders kitabında yer alıyordu bu şiir.

Senelerce, senelerce evveldi;
Bir deniz ülkesinde
Yaşayan bir kız vardı, bileceksiniz ,
İsmi Annabel Lee;
Hiçbir şey düşünmezdi sevilmekten
Sevmekten başka beni…

*

O çocuk, ben çocuk; memleketimiz
O deniz ülkesiydi,
Sevdalı değil, karasevdalıydık
Ben ve Annabel Lee;
Göklerde uçan melekler bile
Kıskanırlardı bizi…

*

Bir gün, işte bu yüzden göze geldi
O deniz ülkesinde,
Üşüdü rüzgârından bir bulutun
Güzelim Annabel Lee;
Götürdüler el üstünde
Koyup gittiler beni.

*

Mezarı oradadır şimdi,
O deniz ülkesinde…

Şiir bu kadar değil, daha uzun; Anday’ın çevirdiği tek şiir de Annabel Lee değil! Wystan Hugh Auden, Aleksandr Blok, Paul Eluard, Langston Hughes, Federico Garcia Lorca, Ezra Pound, Paul Verlain’den yaptığı şiir çevirileri de var. Gene Menemencioğlu ile gerçekleşen görüşmede, “ülkemizde şiiri başarı ile çeviren birkaç ozandan biri olarak bize şiiri iyi çevirmenin nelerle sağlanabileceğini söyler misiniz?” sorusunu şöyle yanıtlar:

“Birkaç şiir çevirdim. Bunların içinde başarılı sayılanlar varsa, bundan benim bu işi gereğince bildiğim anlamı çıkarılmamalıdır. Birkaç şiirle iyi bir ozan olunamayacağı gibi, birkaç çeviri ile de iyi bir şiir çevirmeni olunmaz. Şiir çevirme, sürekli bir çaba isteyen bir sanattır. Bu sanatın gerektirdiği yetenek ve yetkiler, belki de bir ozan olmak için gerekenden daha önemlidir. Bir yabancı dili iyi bilmek, sağlam bir şiir bilgisi ve ana dili tadı, şiir çevirme sanatının belli başlı ögeleridir. Sırası gelmişken söyliyeyim, yabancı bir dilde yazılmış bir şiiri dilimize çevirirken, onu yerlileştirmeye kalkmamalı, başka bir deyişle, kendimize indirgememeliyiz. Öyle çeviriler görüyorum ki, bugün bizde yazılan şiirlerden ayırt edilemiyor. Bundan ötürü, yabancı dillerden çevrilen şiirlerin çoğu bize yeni bir şey katmıyor; tersine olarak, bizim ozanlarda, o büyük yabancı ozanların da kendileri gibi yazdıkları kanısını yerleştiriyor.”

Anday’ın kendi şiiriyle “Telgrafhane”de tanıştım. 1952 yılında Yeditepe yayınlarından çıkar. Kitaba adını veren şiir:

UyumayacaksınMemleketinin haliSeni seslerle uyandıracakOturup yazacaksınÇünkü sen artık o sen değilsinSen şimdi ıssız bir telgrafhane gibisinDurmadan sesler alacakSesler vereceksinUyuyamayacaksınDüzelmeden memleketin haliDüzelmeden dünyanın haliGözüne uyku giremez ki…UyumayacaksınBir sis çanı gibi gecenin içindeTa gün ışıyıncaya kadarVakur metin sade Çalacaksın.

1985-2002 arası her yazını geçirdiği Muğla/Ören’de her yıl düzenlenen Melih Cevdet Anday’ı Anma Etkinliklerinin birinde (2013), şair-yazarın eşi Suna AndayTelgrafhane” şiirini anarak şöyle konuşur:

“Gezi Parkı’nı izlerken aklımda 2 isim vardı. Atatürk ve Melih Cevdet. İçine kapanmış dediğimiz gençlerimiz uyumuyordu. Onları izlerken, Melih Cevdet’in Telgrafhane şiirini anımsadım. Melih o şiirinde uyumayacaksın derken memleketin halini anlatıyordu. O şiiri 1952′de yazdı. O şiirde iletişim aracı telgrafhaneydi. Gezi Park’ında onun yerini Sosyal Medya’nın aldığını gördük. Gençler Sosyal Medya ile sesler alıp, sesler veriyorlardı. Türkiye’nin bütün parklarına, Ören’de Melih Cevdet Anday’ın parkına o sesler ulaştı. Melih şiirinde gençlerin vakur duruş sergilediklerini işaret eder. Bugün o dizeye cesur, yaratıcı sözcükleri eklenebilir. Bu parktan Gezi Parkı gençlerine, tüm gençlerimize selam saygı gönderiyorum. İktidar tarafından katledilen 5 gencimizin ruhları şad olsun.” (“Telgrafhaneden Sosyal Medyaya”, hamlegazetesi.com.tr)

Telgrafhane” kitabının son şiiri “Şinanay”dır. Şiir 1989 yılında Onno Tunç tarafından (yoksa Fuat Güner mi?) bestelenir ve Sezen Aksu (ve başka yorumcular) tarafından seslendirilir.[3]  Rahatı Kaçan Ağaç” daha önce yayımlanmıştır (1946) ama ben Telgrafhane’den sonra okudum. Belki de yeni basımı yapılmıştı!.  Elbette, ilk kitabının Orhan Veli ve Oktay Rıfat ile birlikte yayımladıkları ‘Garip’ olduğunu unutmadan söylüyorum.   Bir ara notu: “Rahatı Kaçan Ağaç” kitabı, kapağında ‘orak-çekiç’ deseni var olduğu savıyla kovuşturulur. “…ilk şiir kitabım yayımlandı. Kapağını Abidin Dino, içinin desenlerini yapmıştı: ‘Rahatı Kaçan Ağaç.’ Küçük ağaçlar arasında bir büyük ağaç vardı kapakta. Şiirlerde değil de kapakta suç buldular. Orak-çekiç varmış. Nereden çıkardılar, ben göremedim doğrusu. Bunun üzerine Balıkesir’e sürgün ettiler beni.” (Refik Durbaş, a.g.y.) Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan bir yazısında da değinir kitabının başına gelenlere: “… uzun aramalardan sonra kimi çizgilerde orak çekiç bulur gibi olmuşlar. Ama ben evirdim çevirdim kapağı, büktüm, katladım, orağı çekici ortaya çıkarmayı başaramadım bir türlü.Bir gün, Gençlik Parkı’ndan geçiyordum., sıralardan birinde oturmakta olan bir genç beni görünce kalkıp yanıma geldi, kendini tanıttı, bir köyde öğretmenmiş, okulu teftişe gelen müfettiş, kitapları arasında Rahat Kaçan Ağaç’ı görünce soruşturma açmış onun hakkında.” (Melih Cevdet Anday: “Kuşku”, Cumhuriyet, 13 Haziran 1983) Melih Cevdet Anday, Oktay Rıfat istemediği ya da sadece Orhan Veli’nin adıyla yayımlanmasını istediği için “Garip”in tek imzalı bir kitap olarak yayımlandığını anlatır. Oktay Rifat ile ortaokulda, Melih Cevdet Anday ile bir müsamere sırasında halkevinde tanışıp arkadaş olur Orhan Veli. Bu üç arkadaş Türk şiirinde bir devrim gerçekleştirirler. Gerçi tek imzayla yayımlanır ama, “Garip” adlı kitapta her üçünün de şiirleri yer alır. Kitap üç arkadaşın (hâlâ) birlikte anılmalarına yol açar.[4] Gelgelelim dördüncü bir arkadaşları daha vardır: Şinasi Baray. Sunay Akın, Popüler Tarih dergisinde yayımlanan yazısında, “Edebiyat tarihçisinin bulması gereken, Ankara’da, Belediye’nin açtığı çukura düştüğü ve ölümüne neden olan beyin kanamasının başladığı 10 Kasım gecesi, Orhan Veli’nin nerede olduğudur” der. Sorunun yanıtını aramak üzere, Melih Cevdet Anday‘ın ‘Fotoğraf’ adlı şiirindeki {baştaki} iki dizeden yola koyulur. Şiirin tamamı:

Dört kişi parkta çektirmişiz,
Ben, Orhan, Oktay, bir de Şinasi…
Anlaşılan sonbahar
Kimimiz paltolu, kimimiz ceketli
Yapraksız arkamızdaki ağaçlar…
Babası daha ölmemiş Oktay’ın,
Ben bıyıksızım,
Orhan, Süleyman efendiyi tanımamış.

Ama ben hiç böyle mahzun olmadım;
Ölümü hatırlatan ne var bu resimde?
Oysa hayattayız hepimiz.
Ankara’da yaşayan Şinasi, arkadaşlarının seslenişiyle ‘bir de Şinasi’, anneannesinin Hacı Bayram Veli Camii’nin yakınında bulunan evinin bodrum katında ‘Üç Nal‘ adında içkili bir lokanta açar. Bir dönem sanatçıların uğrak yeri olan lokanta, çevre düzenlemesi sırasında yıkılır.”[5] (Sunay Akın: “Şüpheli bir ölüm: Çukura düştüğü gece Orhan Veli Neredeydi?”, Popüler Tarih, Kasım 2000)

Fotoğraf” adlı şiirinde kullandığı ‘bir de Şinasi’ sözü ve Şinasi hakkında Melih Cevdet Anday’ın anlattıkları: “ ‘Fotoğraf’ adlı şiirimi hastanede yatarken yazmışımdır. O şiirdeki ‘Ben, Orhan, Oktay bir de Şinasi’ dizesinde adı geçen Şinasi, bu ‘bir de’ sözünden şakayla karışık bir alınganlık çıkarırdı. Ben de ona bir kitabımı imzaladığımda, ‘Bir de Şinasi’ye,’ diye yazardım. İnat bu ya! Şinasi’de yaman bir sanat yeteneği vardı; lisedeki gösterimlerimizde oyunların dekorlarını o yapardı, ama sürdüremedi bu ilgisini, Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nden emekli oldu. Lise son sınıflarındaydık; Şinasi’nin Cebeci’de oturan bir sevgilisi vardı. (…) Sonraları Şinasi, babaannesinin Karaoğlan’daki konağının eskiden ahır olarak kullanılmış bodrumunda, o zaman Ankara’nın en ünlü lokallerinden biri olan ‘Üç Nal’ı açtı. Lokalin açılmasından bir gün önce, Şinasi babaannesini getirmiş eski ahırın ne duruma geldiğini göstermek için. Dekorasyonunu kendisi yapmıştı. Orhan veli de oradaymış o sıra, sütunlardan birine dayanmış, içki içiyormuş. Yaşlı kadın, Orhan’ın dayandığı sütunu göstererek, ‘Eskiden merkebi oraya bağlardık,’ demiş.” (Melih Cevdet Anday: “Atın Dostluğu”, Cumhuriyet, 5 Temmuz1982) AndayGarip akımı” ile “Türk şiirini maskaralıktan, şairanelikten, laf ebeliğinden temizledik”lerini savunur:

“Garip, bir temizlik hareketidir. Şiirde yapmacıklardan kurtulma olanağı bütün şairleri kendine bağladı. Türk şiirini maskaralıktan, şairanelikten, laf ebeliğinden temizledik. Böylece yeni kuşaklara temiz ayıklanmış, süssüz püssüz bir dil ortamı bırakmış olduk. (…) Garip hareketinin, bizim şiirimizde öncesi yoktur. Demek, biz bu şiiri ustasız geliştirdik. (…) Garip şiiri kısaca bir konuşma şiiridir, yani bir odada alçak sesle söylenir. Genellikle, serbest vezin şiir biraz nutka da benzer. Meydanlara, kalabalıklara seslenir. Biz bunun tam karşıtı bir şiir yazdık. Bu açıdan bakılırsa, bizim şiirimizin kişileri de yavaş sesle konuşan halktan insanlardır.”

Attilâ İlhanGarip akımı”nı’, Garip şairlerini destekleyen Nurullah Ataç’ı farklı bir değerlendirmeyle olumsuz eleştirir:

“Milli Şef’in partisi CHP ve sanat danışmanı Ataç tarafından desteklenen ‘Garip’ şairleri, 40’lı yılların sonuna kadar, resmi ideolojinin yeni şiirini temsil edecektir. Dönüp arkamıza bakınca, ‘Garip Hareketi’nin şiirimizdeki tahribatını daha açık görmekteyiz. Türk şiiri, geleneksel sesini yenileyecek yerde, onu kaybetmiş; ‘çeviri şiir’ kılığına girmiştir; genç şairlerin çoğu, vezindir, kafiyedir, âhenktir, imgedir, vb. şiir altyapısını bilmiyor; bir ‘tekerleme’ bulup, iki de ‘espriyle’ destekledi mi, ‘şiiri kurtardım’ sanıyor.”

Melih Cevdet, İlhan’ı yanıtlar:

“Garip şiiri, toplumcu-gerçekçi bir şiirdi, slogan kullanmadan. Tek parti diktası o şiiri desteklemedi. Bu bir yalandır. Ben o zaman işimden atıldım, sürüldüm, yoksul kaldım. Garip şiirinin resmi şiir olduğu iddiası, eğer Nurullah Ataç’ça desteklenmesinden kaynaklanıyorsa, derim ki, 1940 kuşağı şairleri hep Ataç’ın onayını istemişlerdir. Üstelik Ataç’ın dikta ile filan bir ilişkisi yoktu, çünkü olamazdı. O bir düşün adamı idi, bugün ortakça övülmesi bundandır… Şiir himaye edilemez ve şiir yok edilemez… Hiçbir şair, başka bir şaire set çekemez. Şiire varmanın yolları sayısızdır.”1986 yılında Anday’la görüşen Enver Ercan’ın “1940 kuşağının bir portresi, aradan hayli zaman geçmesine karşın, net olarak çizilemiyor. Çeşitli yaklaşımlar var: Kuşak, tarihsel bir olgu olduğu için şairler geniş bir yelpaze içinde değerlendirilmeli diyenlerin yanı sıra, 1940 kuşağı, yalnızca toplumcu-gerçekçilerdir, çünkü öteki şairler, yaşadıkları günün sorumluluğunu taşımıyorlardı diyenler de var. Hatta, özellikle Garip şairlerinin, toplumcu şiirin etkinliğine set çekmek için tek parti diktasınca desteklendiği, bu şiirin de diktanın resmi şiiri olduğu ileri sürülüyor. Bu konudaki düşüncelerinizi öğrenebilir miyim?” diye konuya değinmesi üzerine Anday der ki:“Bizden sonra gelenler hangi yılı beğenirlerse alsınlar, buna bir diyeceğim yok. 1940 kuşağı sözünü ben de biliyorum; bu kuşağın şairleri kendilerine bir de ‘acılı kuşak’ adını takmışlardı. Kuşak sözcüğünün tanımı nedir, kesin olarak söyleyemeyeceğim. Şiir, sanat dışında bu sözcük, aşağı yukarı yirmi beş yıllık bir dönemi kapsar. Ama, sizin de belirttiğiniz gibi, şiir, sanat söz konusu edildiğinde, üç-beş yıl yaş farkı ile bir kuşak içinde çeşitli anlayışlar, akımlar yer alabilir. Belli bir yıla ipotek koymak gerekmez. Söz gelişi, Yahya Kemal ile Ahmet Haşim aynı kuşağın şairleridirler, ama şiirleri benzemez. Benim, Acılı Kuşaktan sevdiğim şiirler, şairler vardır, ama toplumcu-gerçekçi oldukları için değil. Toplumcu-gerçekçi anlayışına bağlı bir şair kötü şiir yazabilir; bunun gibi, toplumcu-gerçekçi olmayan bir şair de güzel şiirler yazabilir. Güzel şiire temel olacak bir kural şimdiye dek bulunamamıştır. Nâzım Hikmet toplumcu-gerçekçi bir şairdi, onu herkes sevdi. Buna karşılık, Ahmet Muhip Dıranas toplumcu-gerçekçi bir şair değildi, onu da herkes sevmiştir. Ben, ayrıca ‘toplumcu- gerçekçi’ nitelemesinin şiirde neye yarayacağını da bir türlü anlamış değilimdir. Çok sevdiğim bir arkadaşım, bir yazısında, Paul Valery için “bu gerici Fransız şairi” nitelemesini kullanmıştı, kendisine bir şey demedim, düşündüm kaldım. Acaba arkadaşım onun gericiliğini şiirinden mi çıkarmıştı? Üstelik, Valery Fransız Mukavemet Hareketine de karışmıştı. O hareketin liderlerinden olan René Char’ın şiiri, bize onun toplumcu-gerçekçi olduğunu nerden ve nasıl gösterebilir? İyi şiir bütün insanlar içindir. Üstelik Garip şiiri, toplumcu- gerçekçi bir şiirdi, slogan kullanmadan. Tek parti diktası o şiiri kesenkes desteklemedi. Bu bir yalandır. Ben o zaman işimden atıldım, sürüldüm, yoksul kaldım. Garip şiirinin resmi şiir olduğu iddiası, eğer Nurullah Ataç’ça desteklenmesinden kaynaklanıyorsa, derim ki, 1940 kuşağı şairleri hep Ataç’ın onayını istemişlerdir. Üstelik Ataç’ın dikta ile filan bir ilişkisi yoktu, çünkü olamazdı. O bir düşün adamı idi, bugün ortakça övülmesi bundadır. Onun övdüğü şairlerin ne suçu olsun bu durumda? Sözümü şöyle bağlayayım: Şiir himaye edilemez ve şiir yok edilemez. İyi bir şair kalır, kötü şiir unutulur. Hiçbir şair, başka bir şaire set çekemez. Şiire varmanın yolları sayısızdır. Bunca basit bir gerçek neden bir türlü anlaşılamıyor, içinden çıkamıyorum. Benimle konuşmanıza böyle bir dedikodu ile başlamanıza üzülmedim desem yanlış olur; çünkü böyle bir sorun üzerinde sizin de düşünmüş ve bir karara varmış olmanız gerekirdi. Garip şiiri bir temizlik şiiridir, şiirimizi sululuktan, yalancılıktan, yapmacıklıktan kurtarmıştır. Bunun tek parti ile, başkasına set çekmekle ne ilişkisi var!” (Enver Ercan: “Melih Cevdet Anday ile Söyleşi”, Düşün, Şubat 1986)

Anday, “Garip akımı”nı içerden ve dışarıya karşı böyle yargılar. Dışarıdan bakanların, elbette akımın sonrası yıllarında, yargıları nasıldır?

“1940’larda Türk şiiri, bir kez daha Melih Cevdet Anday’ın da içinde bulunduğu Garip aracılığıyla bulanıp yeniden durulmuştu. Garip akımı, Türk şiirine illetli bir kalıtsal hastalık gibi kuşaktan kuşağa aktarılan ‘şairanelik’ tutumunu gülünç ve saçma kıldı. ‘Derin’ şair çilesini, ‘zaptedilmez’ öfkesini, ‘ölçüsüz’ hayranlığını, modellerle, yani mazmunlarla kurulmuş paket düşlerini, öğrenilmiş mistik kuruntularını, jestlerini, teatral şaşkınlık ve sevinçlerini sarakaya aldı. Bunun yerine, şairi, özüyle sözü arasında mesafesi pek olmayan, güce tenezzül buyurmayan, Divan şiiri kalıntısı yağcılıktan kurtarıp; hayatın bürokratik taşlaşmasına karşı yıkıcı karakterli mizahi bir yadırgamayla donattı. Yabancılığı değil tanıdıklığı, senli-benli bir söylem rahatlığını önemsedi. Anlayışlıydı, sevimliydi, muzipti, oyunbazdı, şakacıydı. Mahallenin çocuklarıyla top oynuyor, büyükleriyle kahvede muhabbet ediyordu.Ama garipti yine de; örneğin aylaklığı övüyordu, ‘övün, çalış, güven’ koşullanmalarına karşı. Bahara, ağaçlara, gökyüzüne, alıp başını gitmeye çağırıyordu yeminle korkutulmuş çocukları. Garip’ti, eski köye yeni adetler getirmişti. Şiirin sırça köşküne, ödünç de olsa, halkın nasırlı ayaklarıyla girmiş, sokağın kirini üstüne başına bulaştırmış, dalgacı, ayartıcı ıslıklar öğretmişti ağızlara. Türkiye mahallesine bir ‘sevimlilik’, bir teklifsizlik getirmişlerdi Garipçiler. Toplumsallığı, bireyselliği, aşkı, ölümü, kuşları, mevsimleri düşündüren, ‘Bunu bende yazarım’ dedirtecek denli yalın, herkese ait bir benlik sunmuşlardı.” (Mahmut Temizyürek: “Anday’ın şiirinde benlik”, Milliyet Sanat, Nisan 2008/4, s.96-97)“Sohbetimiz ‘Garip’ akımına geldi.

Karşımda oturan koca şairin bir an gözlerinin dolduğunu fark ettim. ‘Ne zaman bunu konuşsam Orhan aklıma geliyor’ dedi yutkunarak.

Sustum…

Bir süre o da sessiz kaldı, ardından ‘O’nu çok özledim’ dedi, ‘Orhan Veli çok erken öldü’ bir süre daha bekledi.

‘Orhan’ı çok özlüyorum…’” (Ayhan Bozkurt: “Onu çok özlüyorum”, 7 Aralık 2008, odatv.com)

Anday, 1951′ de İstanbul’ da “Akşam” gazetesinde çalışmaya başlar. 1953-1954 yılları arasında Akşam Gazetesi’nin Edebiyat ve Sanat  sayfasını hazırlar. Ne var, düşünceleri sakıncalı bulunduğu için işten çıkarılır. Doğan Kardeş Yayınları’na geçerse de aynı gerekçeyle orada da uzun kalamaz.

Hıfzı Topuz ile Anday Akşam gazetesinde karşılaşırlar:

Akşam’da Melih Cevdet’le karşılaşmamız şöyle oldu. 1953’te ben gazetede istihbarat şefi ve yazı işleri sekreteri, yani müdür yardımcısıydım. Bir gün Şevket Rado,

‘Bak, sana Melih Cevdet’i tanıtacağım,’ dedi.

Melih’in elbette şair olarak adını biliyordum, şiirlerini severdim. Ama kendisiyle hiç karşılaşmamıştık. O Ankara’da yaşıyordu, çevrelerimiz ayrıydı. O gün Melih’i ben çok sempatik buldum, pırıl pırıl bir kafası vardı, geniş bir kültürü ve dünya görüşü olduğu hemen anlaşılıyordu. Milli Eğitim Bakanlığı çeviri bürosundan ayrıldıktan sonra İstanbul’a gelip yerleşmişti, ailesiyle birlikte oturuyordu. Bir süre Yapı Kredi’nin Doğan Kardeş grubunda Vedat nedim Tör ve Şevket Rado ile çalıştığını anımsıyorum. (…)

Birkaç gün sonra Vâlâ Bey’ler beni evlerine çağırdılar. Melih de davetliydi. Çok keyifli bir akşam geçirdik. Bir ara Vâlâ Bey bana,

‘Melih Cevdet’e gazetede bir iş bulamaz mısın?’ diye sordu. ‘Bak, görüyorsun, ne kadar yetenekli bir arkadaş. Gazetede böyle yazarlara çok ihtiyacımız var. Sen Kâzım Bey’e bir söyle bakalım, o seni kırmaz.’ (…)

‘İyi de ne yapalım? Melih Cevdet muhabir olarak çalışmaz elbette. Benim forsum istihbarat kadrosunda geçer. Köşe yazarlığı da olmaz, Kâzım Bey kabil değil gazeteye yeni bir köşe yazarı almaz.’

‘Öyleyse bir düşün bakalım.’

O anda benim aklıma Sabahattin Eyuboğlu, Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevdet ve Mahmut Dikerdem’in Ankara’da birlikte çıkardıkları Yaprak[6] gazetesi geldi.

Neden Akşam’ın içinde bir sanat yaprağı olmasın? Vatan’da da böyle bir sanat yaprağı denemesi yapılmamış mıydı? (…)

Kâzım Bey’e böyle bir yeniliği kabul ettirmek pek kolay olmadı. (…) O yıllarda sanat-edebiyat dergilerinin baskısı birkaç binin pek üstüne yükselmiyordu. Haftada bir çıkacak bir edebiyat sayfası gazetenin tirajını etkileyebilir miydi? Hayır, etkilemezdi, ama bu, gazeteye olsa olsa bir içerik ve nitelik ekleyebilirdi. Bir bütünün içinde gazeteye değerli bir şey katmış olacaktı. Patronun buna aklı yattı. Ama, ne var ki her bir sanat-edebiyat sayfası için ödeyeceğimiz yazı paralarının toplamı 20-25 lirayı geçmeyecekti. Yani, yazı başına ortalama 5 lira verecektik. Bu da herhangi bir lokantada iki duble rakı parası demekti. Biz, sanatçı ve yazar dostlarımıza, ‘Yazı başına 5 lira vereceğiz,’ demeye sıkılıyorduk. Arkadaşlarımızın bazıları dostluk olsun diye bedava yazı vereceklerdi. Gerçekten ihtiyacı olanlara da biz çok çok yedi buçuk lira verebilirdik.

1953 Eylülü’nde sanat-edebiyat sayfasını yayınlamaya başladık. Kadro birdenbire genişledi.

Melih Cevdet’in bütün dostları kadroya katıldılar. Akşam, Babıâli’de yazarlar ve sanatçılar için bir uğrak yeri oldu. (…)

Yazı sıkıntısı çekmek ne demek, gelen yazıları gazeteye sığdırmakta güçlük çekiyorduk. Hatta hikâyelerin, bazen birkaç ay beklediği oluyordu. (…)

Melih Cevdet kısa zamanda gazetede çok sevilen bir kişi oldu. Sayfaya girecek yazıları da birkaç gün önceden titizlikle hazırlayarak mürettiphaneyi çok sevindiriyordu. (…) Melih Cevdet bir süre sonra Yazı İşlerinde de benim yardımcım olarak sekreterlik görevi aldı. Sayfaları birlikte hazırlamaya başladık. Akşam saat beşe, altıya doğru iç sayfaları bağladıktan sonra ya Eminönü’nde Havra denen meyhaneye, Toma’ya, Kumkapı’da Kör Agop’un meyhanesine, bazen de Küçük Bebek’te Neşe’ye giderek ‘akşam’cılığı oralarda sürdürüyorduk.

O dönemde Melih’le herkesi kıskandıracak bir dostluğumuz vardı, bu dostluk 1982’ye kadar 29 yıl sürdü.” (Hıfzı Topuz: Eski Dostlar, Remzi, 2000, s. 113-114))

Dostluğun neden ve nasıl sona erdiği öndeki sayfalarda, gene Hıfzı Topuz’un satırlarıyla açıklığa kavuşacak…)

Anday, “Akşam”dan sonra “Tercüman”, “Büyük Gazete”, “Tanin” ve “Cumhuriyet” gazetelerinde fıkralar, denemeler yazar, sanat sayfası hazırlar.

Tercüman”ndan ayrılış öyküsü de ilginçtir. Peyami Safa kendisiyle aynı gazetede yazmasını istemediği için ilişiği kesilir.

Şiirlerinin yeni yayımlanmaya başladığı günlerde Orhan Veli ile İstanbul’a bir gidişlerinde Beyoğlu’ndaki bir meyhanede Peyami Safa ile tanışır. Anday, Veli, Tarancı ve Dıranas’ın buluştukları meyhanedeki bir masada Peyami Safa bir arkadaşıyla oturmaktadır. Bir süre sonra, masalar birleştirilir. O sıralar Peyami Safa ile dost olan Tarancı, Anday ve Veli’yi Safa’ya tanıtır. Peyami Safa, güftesi de bestesi de Ahmet Rasim’in olan Harelensin aşkımız ey gül beden şarkısını öğretmeye çalışır.“Meyhaneden kalktığımızda, Peyami Safa hep birlikte geneleve gitmemizi önerdi. Yolda biz şarkıyı daha iyi öğrenemediğimiz için cebinden çıkardığı kalemle koroyu yöneterek ve önümüzde geri geri yürüyerek besteyi birkaç kez daha geçti. Hiç unutmam, geneleve de geri geri girdi. Peyami Safa’yla, aradan yıllar geçtikten sonra, İstanbul’da eski Tercüman gazetesinde bir daha karşılaştım. Rahmetli Semih Tuğrul genel yayın müdürüydü gazetenin. Ben de orada Yaşar Tellidede takma adıyla köşe yazarlığı yapıyordum. Fakat aşağı yukarı altı ay sonra, bana artık kendi adımla yazabileceğim söylenmişti, öyle de oldu. Gazetenin patronu, Peyami Safa’yla anlaşmış, o da Tercüman’a yazmak için birtakım koşullar öne sürmüş, bunlardan birinde benim çıkarılmamı öneriyormuş.

Bir gün gazeteye geldim, dostum Semih Tuğrul sıkılarak durumu açtı bana ve, ‘yarınki yazını da yaz da hesabı keselim,’ dedi. (…)

O sırada kapı açıldı, Peyami Safa yanında Vecdi Bürün’le içeri girdi. Semih Tuğrul ayağa kalktı. ‘Buyurun,’ dedi. Sanırım ilk karşılaşmalarıydı bu. Peyami Safa beni tanımadı, aklında kalmamış anlaşılan bize Ahmet Rasim şarksını geçtiği akşamı. Ben de yazmayı bırakrtım, onların konuşmalarını engellememek için.

Derken konu bana gelmez mi?

Peyami Safa, ‘Melih Cevdet Bey’in çıkarılmasını istememi anlayışla karşılayacağınızı umarım,’ dedi Semih Tuğrul’a. ‘İkimiz bir gazetede yazamayız. Sanırım o da istemez bunu.’

Sesimi çıkarmadım. Benim ağzımdan da konuştuğu için ne diyebilirdim ki! Üstelik nezaketle söylenmiş sözlerdi bunlar.” (Melih Cevdet Anday: “Yetim”, Cumhuriyet, 25 Ekim 1982)

Anday’ın ‘Yaprak’ dergisinin 1 Haziran 1950 günlü 27. sayısında önyüzünde yayımlanan kısa ama vurucu yazısı, yayımlanmış kitaplarına alınmamış. Oysa, şair-yazarın bakış açısını sergilemesi açısından önemlidir:

“Makal’ı gezdiriyorlar

İstanbul gazetecileri ‘Bizim Köy’ yazarı Mahmut Makal’ı İstanbul’a getirmişler, gezdiriyorlar. Gazetelerde görmüşsünüzdür; Makal sandalda, Makal tramvayda, Makal telefonla konuşuyor, Makal Yahya Kemal’le…

Önce, ünlü bir genç yazara gösterilen bu ilgiye sevinecek oluyorsunuz; ama yazılarını okuduktan sonra canınız sıkılıyor. Yok Makal vapuru görünce şaşırmış, telefonda bağıra bağıra konuşmuş, sandala binmeğe korkmuş. Sanırsınız ki Zaro Ağa[7] Amerika’da. Açıkçası, gazetecilerin Makal karşısındaki durumunu beğenmedim. Ne kadar cevherli olursa olsun köyden yetişeni, büyük şehirlerimizin hâlâ hafif bir gülümseme ile karşıladığına yeni bir örnek. Büyük şehrin verdiği o yalancı büyüklük duygusundan yakamızı bir türlü kurtaramıyoruz. Adam, ağzı ile kuş tutsa, ‘Ama biz korkmadan sandala bineriz, sen binemezsin ki..demekten kendimizi alamıyoruz.Bir de onun, Makal’ın, İstanbul’da kendisini gezdiren gazeteciler hakkında yazacaklarını okuyalım. Türk köyünü can alacak bir keskinlikle anlatmasını bilen bu yaman delikanlının büyük şehirde oturanlar hakkındaki görüşlerini öğrendiğimiz zaman hangi yanın daha eğlenilecek durumda olduğunu anlayacağız.”

Anday, 1954′te başladığı İstanbul Belediye Konservatuarı Tiyatro Bölümü fonetik-diksiyon öğretmenliğinden 1977 yılında emekli olur.

1964-69 yılları arasında TRT Yönetim Kurulu’ndadır.

1979′da UNESCO Genel Merkezi kültür müşaviri olarak Paris’e gider. Hükümet değişince geri çağrılır..

Yanyana” 1956 yılında yayımlanır. Türk Ceza Kanunu’nun 142. Maddesine aykırılık savıyla kovuşturma açılır. 7,5 yıl hapsi istenir. (Aklanır.)

Kitaba adını veren şiir:

Bu gürül gürül otların yanı başında.
Ağacın gölgesine değdi değecek
Tam şeftalinin kokusu başlarken
Öpüşmeye kıl kadar bitişik
Akarsuyun burnunun dibinde

Bu zulüm, bu haksızlık, bu işkence

1956 yılında yayınlanan Yanyana adlı üçüncü şiir kitabının başına gelenlerse daha başkadır. Bu kitabı Yeditepe Yayınevi basmıştır, ressam Oktay Günday da soyut resimlerle donatmıştır. Kitap piyasaya çıktıktan az sonra toplatılır.  “Orhan Günday’la birlikte önce savcılığa, sonra sorgu yargıcına gittik. Soyut resimlerin ne demeye geldiği gerçi kuşku uyandırmıştı ama işin içinden çıkılamadığı için ressam bırakıldı. Sorgu yargıcı bana, ‘Sizi tutuklayabilirim ama bunu Ağır Ceza Mahkemesi’ne bırakıyorum,’ dedi. Bu kez kitaptaki bütün şiirler dava konusuydu.” (Melih Cevdet Anday: “Kuşku”, Cumhuriyet, 13 Haziran 1983) Bir başka yazısında daha değinir kitabın başına gelenlere: “Bu kitaptaki kuşku uyandıran şiirlerimden birinde, Pir Sultan Abdal’ın adı geçiyordu; şöyle diyordum: Sivas ilinin Banaz köyündenPir Sultan Abdal dirilmelidir Bilirkişi (adını vermek istemiyorum, tanınmış bir hukukçu, profesördür) bu dizeleri komünistlik propagandası saymıştı. Söylemeden geçmeyeyim, bu bilim adamı Pir Sultan Abdal’ın daha önce yalnız adını duymuştu; naip yargıç Bedia Hanımın odasındaki konuşmamız sırasında benden bu ünlü ozanımızı anlatan kitaplar istemişti. Sonra ne oldu? O bilirkişi, benim verdiğim kitaplara dayanarak, beni de Pir Sultan Abdal’ı da ihtilalcilikle suçladı raporunda. Bu rapor üzerinde konuşurken durumu yargıçlara anlattım: ‘Bir profesör bile ancak benim verdiğim kitapları okuyarak ihtilalci olduğum kanısına varıyorsa, bu şiirlerin propaganda gücü ne olabilir?’ dedim; böylece reddedildi bilirkişi.” (“Yürü Bre Hızır Paşa”, Çok Sesli Toplum, s.140)

O yıl, — 1956, beğendiğim şiirleri kopyaladığım “Şiir Defteri”mde bu kitaptan üç şiire yer vermişim: ‘Kapı’, ‘Akıncı Ruhlar’, ‘Bilmeceler’.

Akıncı Ruhlar”ı, o yıllarda sık sık düzenlenen “şiir matineleri”nde okudum, birkaç kez… Metin ol oğlum gazozcu
Dökülen gazoz
Kırılan gazoz şişesi olsun
Zararın hadi bilemedin
Üç buçuk lirayı bulsun
Bir hafta dişini sıkar
Daha çok çalışırsın
Yeter ki akıncı ruhun bozulmasın
Teşebbüs gücün azalmasın
Rockfeller de böyle zengin oldu

Çalışan kazanır oğlum gazozcu…
 Şiirin ilk üç dizesi ile son dizesini çok uzun yıllar dil pelesengi ettiğimi, fırsat düştükçe yinelediğimi söylemeliyim.

1986 yılında Enver Ercan ile söyleşirken ‘Garip’ten sonra yayınlanan kitapları hakkındaki “Rahatı Kaçan Ağaç, Telgrafhane ve Yanyana, Garip dönemi şiirlerinizin toplamı. Bu kitaplardan sonra, şiirin ‘us’un arı bir ürünü olduğunu savunan, ‘duyarlığı bile’ denetim altında tutan şiirler yazdınız. Garip döneminde yazdığınız, Telgrafhane’deki lirizmle alay eden şiir, Melih Cevdet Anday Şiirinin ‘düşünsel bir şiir olduğu belirtilirken anahtar görevi yaptı, bu şiire atıfta bulundular. Şairane, lirizm, düşünsel şiir… Bugün de özellikle genç şairlerin üstünde sıkça durdukları konular” yolundaki soruyu Anday şöyle yanıtlar:

“O ‘Lirizm’ adlı alaylı şiirimi bana Nâzım Hikmet de sormuştu merakla. Hapisten çıktığı yıldı, Lirik şiir konusu, sanıyorum ki, gereğince anlaşılamamıştır bizde. Çeşitli kullanımlarını bir yana bırakırsak, lirik şiir, şairin kendi ağzından konuştuğu şiir, daha açarsak, kendini anlattığı şiirdir. Ama sizin deyişinizle ‘düşünsel şiir’in karşıtı değildir. Kendi ağzından konuşan şair, düşünsel olana neden yönelmesin! Ancak, eğer o kendisini her şeyden ve herkesten soyutlayarak konuşuyorsa, o zaman lirizm, benim şiirimdeki alaylı konuma girmiş demektir. Yani şair kendini kapıp koyverdi mi lirik olacak, ne dediğine, nasıl dediğine dikkat edince ise ‘düşünsel’ nitemini hak edecek… Yanlış buradadır. Şiir bir hesap, kitap işidir, kendini kapıp koyvermeye gelmez. Bir başka deyişle, duygularla da, düşüncelerle de yazılmaz şiir; onun baş koşulu, sağlam bir yapıyı oluşturmasıdır. Duygu da, düşünce de bundan sonra ortaya çıkar. Hatta bunu şair de, okurları ile birlikte çıkarır. Besteciler, mimarlar örnek alınmalıdır bu konuda; liriklik eğer duygululuk sanılıyorsa tümden yanlıştır bu. Bestecinin, mimarın duygulanmaya vakti yoktur ki!” (Enver Ercan: a.g.y.)

Söyleşide anılan “Lirism” şiiri: Lirism her şeyden önce lirism
Maddeden tarihten İsa’dan önce
Soldan önce, sağdan önce
Aç karnına bolca lirism

Lirism kaş göz
Lirism sağduyu
Kimi yerde istakoz
Kimi yerde fasulyenin suyu

Ne ilahi şeydir o lirism
Kimine cepken cepken cepken
Kimine kimine kimine yelek
Ah ben lirismi pek severim

Mesela şu çorbanın
Tuzu biberi iyi
Yağı ala çok ala
Peki hani lirismi

Lirism Sulukule
Lirism Büyükada
Lirism sudan ucuz
Lirism aslan ağzında

“Melih Cevdet Anday ‘lirism’ adlı şiirini Verlaine’in ‘Şiiri Sanatı’ adlı şiirine karşı yazmış olmalıdır. Bilindiği gibi Verlaine’in şiiri ‘musiki, her şeyden önce musiki’ dizesiyle başlar…Anday’ın şiiri de ‘lirism her şeyden önce lirism’ dizesiyle başlıyor…Fakat şiirin devamında şairin amacının lirizmi övmek değil, onunla alay etmek olduğunu anlıyoruz (…)

‘Garip’ üçlüsünün en az lirik şairidir Melih Cevdet. (…)

Melih Cevdet Anday, bütün dönemlerinde lirizmi kendinden uzak tutmuştur.

Bunun sadece bir şiir anlayışı, bir yöntem seçimi mi, yoksa aynı zamanda bir mizaç olgusu mu olduğu ayrıca irdelenebilir. Fakat şairliğinin hiçbir döneminde lirizme yakın durmadığı yeterince açıktır.

Melih Cevdet Anday, yaratıcılığının bütün dönemlerinde bir düşünce şairi kimliği gösteriyor.

Fakat bu ‘düşünce’nin başlangıçtan sona geçirdiği evrim süreçleri hem baş döndürücü, hem şiir sanatı bakımından okul değerindedir.[8] (Ataol Behramoğlu: “Melih Cevdet Anday, Lirizm ve Bilgelik Üzerine”, Ağustos 2006, Ohrid, ataolbehramoglu.com.tr)

Melih Cevdet Anday’la söyleşenlerin değişmez sorularından bir demeti ‘Garip akım sayılır mı?’, ‘Garip şairlerinin, toplumcu şiirin etkinliğine set çekmek için tek parti diktasınca desteklendiği, bu şiirin de diktanın resmi şiiri olduğu doğru mu?’ ‘Resmi şiir olduğu için mi Ataç destekledi”, vb. ise, bir öteki demeti ‘Şiir nedir, ne değildir?’, ‘toplumcu şiir-bireyci şiir’, ‘şiirde lirizm’, vb. sorularıdır. Nitekim 1995 yılındaki bir söyleşide bu sorular yinelenir.

Yöneltilen “Bireyi şiirde işlemekle, bireyci şiir yazmak farklı şeyler sanırım. Kemal Özer, ‘Ne grevden söz etmek toplumculuk, ne aşktan söz etmek bireycilik’ diyor. Toplumcu-bireyci ayrımında yalnızca ele alınan konunun yeterli olmadığını vurguluyor. Bireyci-toplumcu şiir ayrımında ölçütler neler olmalı sizce? Şiir-dünya görüşü, estetik-etik ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?” sorusunu Anday şöyle yanıtlar:

“Bireyci şiir-toplumcu şiir bölümlemesi temelinden yanlıştır. Toplumcu bir şair, hem kendisinden söz eder, hem toplum sorunlarından söz eder. Şiir-dünya görüşü, estetik-etik meselelerini ayrı ayrı ele almak yanlıştır. Bir şair en başta şiir sanatına katkıda bulunmayı düşünür. Bu demektir ki şiir sanatına yeni ufuklar açmak ister. Şiir, bireycilik ya da toplumculuk diye ayrı ayrı yollardan gerçekleşmez. Bunların hepsi bir aradadır. (…)

Şiir dediğimiz sanat, yüzde yüz belli bir kişinin ürünüdür. Homeros’tan bu yana, bu hep böyledir. Folklorik şiirde ise belli bir kişi yoktur; bir açıdan şiir de değildir, anonimdir. Topluluğun duyguları, düşünceleri isimsiz olarak ortaya atılır. Folklor-şiir ilişkisi kimine göre kaynak sorunudur. Bu düşüncede olanlar, ‘bütün şairler folklordan yararlanmışlardır’ diyorlar. Bence şair-şiir ilişkisidir önemli olan.

— Oktay Rifat, ‘Lirik şiir, yaşanmış şiirdir.’ diyor. Vecihi Timuroğlu ise lirizmi, öznenin şiiri olması, duygu coşkunluğu, duygunun bağırması olarak tanımlıyor. Şiirde lirizmin önemi konusunda neler söyleyebilirsiniz?

— Lirik şiir Oktay Rıfat’ın dediği gibi şairin yaşamı demektir. Yani şairin kendi konuşması demektir. Bu sorun Eski Yunan’da, Aristo tarafından açık seçik olarak ortaya atılmıştır. Şair kendisi konuşursa lirik, başkalarını konuşturursa dramatik, hem kendisini hem başkalarını konuşturursa epik şiir ortaya çıkar. Bu üç yol daha sonra birleşmiştir. Bugün bir şiirde lirik-dramatik-epik unsuru ayırmak pek kolay değildir. Bugün dramatik şiir,tiyatro sanatı,tiyatro söylemi olarak var. Epik şiir ise yok, ortadan kalktı. O halde lirik ve dramatik söylemin karışımıdır şiir.–Vecihi Timuroğlu, şiirinizi değerlendirirken, lirizmden uzak, duyguyu toplumsal duyarlılıkla dengede tutan bir şair olarak yorumluyor sizi.

— Vecihi Timuroğlu doğru söylüyor. Çünkü şair duygularını söylemez, duygularından yararlanır, düzene koyar. Daha doğrusu duygularını taklit eder. Şair için önemli olan biçimi bulmaktır. Coşku ise biçimi yok edebilir. O zaman da şiir ortadan kalkar.

— Özdemir İnce, Varlık Dergisi’nin Mart 1995 tarihli sayısında, şiirde yerellik-evrensellik soruşturmasına verdiği yanıtta, ‘Evrensellik ile uluslararası ünü, yerellik ile folkloru karıştırdıkça (ki Türkiye’de ancak bu yapılmaktadır) bu sorunu anlamak ve kavramak olanaksızmış gibi geliyor bana.’ diyor. Şiirde yerellik-evrensellik kıstaslarına gerek var mıdır? Varsa bunun ölçüleri nelerdir?

— Özdemir İnce’nin söylediklerini doğru buluyorum. Yerellik-evrensellik bölümlemesi yanlıştır. Şair hem yereldir hem evrenseldir ve şiirinde bu bakımdan bir ayrım çizgisi yoktur.

— Sanat bir soyutlama olduğuna göre, soyut-somut şiir ayrımına gerek var mıdır?

–Hayır. Böyle bir şey söz konusu değildir.” (Hayati Özen: “Geleceğin Dünyasının Gazetesinde Bir Yazın Ustası”, Semender, sayı:1, Yaz 1995)Melih Cevdet İstanbul doğumludur. Çocukluk yılları Kadıköy ve Bahariye’de geçer ve 1931 yılında Kadıköy Ortaokulundan mezun olur.

“Şair Lâtifi idi bizim sokağın adı, eskiden Ahmet Haşim de o sokakta oturmuş, orada ölmüş. Neden oraya bir levha asmazlar, bir taş dikmezler anlayamamışımdır. (Melih Cevdet Anday: Bahar Geldi”, Cumhuriyet, 17 Mart 1989)

“Kadıköy benim cennetimdir. Bahariye, Mühürdar… Artık çocukluğumun Kadıköy’ü yok, o Kadıköy’ü göremiyorum. O zaman gerçek bir köydü. Eski Fenerbahçe Stadyumu’nun yanında iki taş bina vardı. Biri ilk, öteki ortaokul. Kadıköy Sultanisi. Orayı bitirdim.” (Zeynep Oral: “Edebiyatımızdan On İnsan”, Milliyet Sanat eki, no:8, 17 Kasım 1972) Refik Durbaş yazar:

“Anday, eski bir Kadıköylü. Ama bildiğim, yıllardır Ataköy’de oturuyordu. Şiirlerinden, oyunlarından, yani yazdıklarından değil de, Maltepe sırtlarında yıllar önce girdiği kooperatiften yenice bir ev sahibi olabilmişti. Ama oralarda oturmak ne mümkün? Bu yüzden o kooperatif evini satmış, üzerine de biraz koyarak Kadıköy’de, bu kibrit kutusu büyüklüğünde, sobalı evi alabilmişti.

Ne denir? Seksenine merdiven dayamış, elliye yakın yapıtın yazarı Melih Cevdet’e de bu yakışır doğrusu…

Bir küçük salon. Girişten salona, dört duvar kitaplarla bezeli. Tül perdeler arasından sokağın gürültüsü odaya vuruyor. Önce birer sigara yakıyoruz, sonra orta şekerli birer kahve ve sözün ipini bırakıyoruz (…)

‘Ben yedek subayken, yani 1939 yılında ben yedek subaylığa girmiştim. Kadıköy’de evimiz olmadığı halde hafta başı tatillerinde ben Kadıköy’ü görmeye gelirdim. O kadar severdim. Bir vapura atlar, Kadıköy’ü görür, bir ikincisiyle dönerdim.’ (der, Anday.)

Aslında yedek subaylık altı ay. Ama savaş başladığı için Anday’ın yedek subaylığı tam bir buçuk yıl sürüyor. Aydın, Çanakkale gibi illerde askerliğini yapıyor. Terhis olunca da Ankara’nın yolunu tutuyor, Neşriyat Müdürlüğü’nde çalışmaya başlıyor. Fakat bir kez daha askere çağrılıyor. İkinci kez, bir buçuk yıl daha askerlik… Savaş yılları ya… (…)

Peki, eski Kadıköylü olarak, şimdiki ile eskisi arasında nasıl bir fark var?

‘Çok fark var. Bunu da bazen Kadıköy’ü dolaşırken görüyorum. Eski anılarım canlanıyor. Mesela Yoğurtçu Parkı, ben ilkokuldayken yapıldı. Orası dere kenarı, bataklık bir yerdi. Sonra ağaçlar dikildi. Şimdi birer dev gibi olmuş ağaçlar. O ağaçlar ki, boyları benden büyük ama, yaşları benden küçüktür. Kardeşim sayılır onlar benim. Küçüklerim yani… Sonra o derenin suyu Refik Durbaş, bolca bir suydu. Benim çocukluğumda dere âlemleri vardı. Geceleri aileler sandallara binerler derede bir aşağı, bir yukarı dolaşırlardı. O su ne oldu? Suyun kaynağı kesildi galiba. Şimdi bakıyorum da dapdaracık, çamurlu bir su… Uğraşmalarım demiştin ya, daha çok kitap okuyorum. Kitap okuma saatlerim de daha çok öğleden sonraları. Birkaç saat okuyorum, bir de geceleri yatak odamda okuyorum.’” (Refik Durbaş: a.g.y.)

Melih Cevdet, bir dönemde, Moda’da denize bakan bir apartmanın en üst katında sahipleri un tecimiyle uğraşan gençten iki kardeşin kiracısıdır. Kardeşlerden biri Anday’ın yazar ve şair olduğunu öğrenir, bir gün kapıyı çalar ve karşısına çıkan Anday’ın oğluna özür dileyerek “Babanız hangi odada çalışır?” diye sorar. Anday’ın oğlu arkadaki büyü odada çalıştığı söyleyince, meraklı ev sahibi, “Arkadaki büyük odada öyle mi?” diyerek teşekkür eder ve gider. Anday: “Şiirlerimi, yazılarımı onun evinin bir odasında yazmamdan ötürü aramızda mutlu bir ortaklık kurulmuş olduğunu, bu olaydan sonraki ilk karşılaşmamızda bana da belli etti” der. Ne var ki, ev sahibi kirayı ne arttırır, ne de indirir.

Ev sahibinin bir başka gün gene ‘çat kapı’ gelişinde Anday açar kapıyı. Buyur ederse de içeri girmez.

“ ‘Bir şey öğrenmek için geldim,’ dedi nezaketle. Sonra sağ elinin işaret parmağını tabanca namlusu gibi uzatarak, hızlı hızlı, ‘Moskova’ya gittiniz mi?’ diye sordu.

Ben, ‘Evet,’ yanıtını verince biraz şaşırır gibi oldu.

‘Duydum da inanmamıştım, teşekkür ederim,’ deyip gitti.

Kirada gene bir değişiklik olmadı.” (Melih Cevdet Anday: “Tatlı Konuşmalar”, Cumhuriyet, 18 Temmuz 1983)

Melih Cevdet Anday’ın büyük dedesi Osmanlı’nın ‘ilk eczacı paşası’ Miralay Mehmet Raşit Paşa’dır. Babası İbrahim Cevdet Bey varlıklı bir ailenin oğludur. Dolayısıyla Melih Cevdet’in çocukluk yılları uzunca bir zaman büyük amcası K. Raşit Anday’ın yalısında ve zaman zaman 2. Abdülhamit’in özel doktoru Mukim Paşa’nın yalısında geçer. Babası hakkında iyi konuşmaz:

“Babam, sonradan olma avukat. Zengin bir ailenin şımarık oğlu…

Durdu. Ya da ben durdum. Yani not almayı durdurdum… ‘Lütfen yazın’ dedi. ‘Babamı hiç sevmiyorum.’ Ve açıkladı.‘Ailesinin sürekli destekleyeceğine güvendiği için hiç sorumluluk duymamış…Demin söylemiştim. Böyle imtiyazlı bir ailede büyüyen babam çok şımarık yetişmiş, edebiyata, gazeteciliğe heves etmiş, Edebiyat Fakültesinden ayrılmış… Ben çocukluğumda orta halli, sıkıntı çeken bir ailede büyüdüm. Babam bu sıkıntıyla ilgilenmezdi. Çoook çocukluk anılarımdan biliyorum, babam, hep amcalara, babasına hakaret mektupları yazardı, bunları anneme okurdu… Ben anlamazdım, yoksulluğu normal karşılardım. Öok çocukken babamı Tanrı gibi görürdüm. Halbuki babam biz üç kardeşle hiç ilgilenmezdi. Bazen ona hâlâ kızarım.’ (‘Kızarım’ diye ben yumuşatıyorum, o ‘küfür ederim’ dedi.) ‘babamın nasıl biri olduğunu kavrayınca gerçekten yıkıldım.” (Zeynep Oral: “a.g.y.)

Annesi Nadide Hanım hakkında ise şöyle konuşur:

“Annem Malatyalı, Kürt bir aileden gelme. Babası İstanbul’da öğretmen olduğundan burada oturuyorlar. Babamı, ailesi evlendirmek istediğinde, rahat etsin diye, yoksul bir kız arayıp annemi bulmuşlar… Annem olmasaydı biz üç kardeş ölürdük. Sağlam çıkan annem oldu. Şımarık paşazadeye katlandı. O yoksullukta bizi o büyüttü. Annem, bedence ve ruhça çok sağlam bir kadındı. Otoriterdi. Bu haliyle babamın gelgeçliğini ve sorumsuzluğunu dengeledi, ailemizin temel direği oldu.” (Zeynep Oral: a.g.y.)

Melih Cevdet’in kendisinden altı yaş büyük ağabeyi Yüzbaşı Nejat Anday İkinci İnönü denizaltı komutanıdır. İngiltere’den Uluç Ali Reis denizaltısı alınmıştır. Yüzbaşı Nejat Anday denizaltıyı İngiltere’den getirmek üzere Mersin limanından bindiği Refah vapuru 213 Haziran 1941 günü torpillenince yaşama veda eder. Yaklaşık bir ay sonra Nejat yüzbaşının oğlu Fuat doğar.

“… Refah vapurunun battığı haberi ben Kepez’de iken geldi. İkinci İnönü denizaltı komutanı olan ağabeyim yüzbaşı Nejat Anday, İngiltere’de Türkiye için yapılmış denizaltıları teslim almak üzere bu vapurla Mersin’den yola çıkam heyet içinde idi. Bir ata atlayıp olayı iyice öğrenmek için Çanakkale’ye indim. Yol altı kilometredir. Bütün gün kaldım Çanakkale’de. Gelen haberler birbirini tutmuyordu; birinde ağabeyim, kurtulanlar arasında iken, ötekinde adı geçmiyordu.

Akşama doğru, umut kalmadığı anlaşıldı. Atıma binip karanlıkta yola koyuldum. Atlara o günden beri büyük bir yakınlık beslerim. Çok sevdiğim ağabeyimi düşünerek ağlamaya başladığımda, atım durdu, başımı döndürüp bana baktı.” (Melih Cevdet Anday: “Atın Dostluğu”, Cumhuriyet, 3 Temmuz, 1982)“Melih Cevdet; kendisinden altı yaş büyük ağabeyi Yüzbaşı Nejat Anday’ın 23 Haziran 1941’de vurulup batan Refah vapurunda ölümüyle yaşadığı acıyı hiç unutmaz. (…)

Şimdi atlar yas tutuyorlar Patroklos’a,
Yürekleri burkuk, toprağa değiyor yeleleri.

Troya Önünde Atlar’ın bazıları yaşamından, bazıları da Konstantinos Kavafis’in dizelerinden şahlanıp gelirler:

Patroklos’un öldüğünü görünce,
o yiğidin, o güçlünün, o genç insanın,
gözlerinden yaş boşandı Ahileus’un atlarının;
tanık olduğu ölümün yaptığı
üzdü, yıktı ölümsüz atları.
Ağladılar toynaklarıyla toprağı kazarak,
başlarını dikip uzun yelelerini savurarak…[9]

(Onur Behramoğlu: “Başkaldıran Yabancı: Melih Cevdet Anday”, Remzi Kitap Gazetesi, Ocak 2009)

Kendisinden üç yaş büyük Samsun’da Liman Müdürü olan ağabeyi Raşit 1980 yılında veda eder yaşama. Zerrin, Raşit Anday’ın tek çocuğu, — kızıdır.

İlkokulu Kadıköy’deki Taş Mektep’te, ortaokulu Kadıköy Sultanisi’nde okur. Ortaokulu bitirdikten sonra Ankara Gazi Lisesi öğrencisi olur. Burada, Orhan Veli ve Oktay Rifat ile tanışır. Üç arkadaşın öğretmenleri Ahmet Hamdi Tanpınar, Halil Vedat Fıratlı ve Yahya Saim Sinanoğlu’dur. Üç öğretmenin manevi, okul kooperatifinin maddî desteğiyle üç arkadaş ‘Sesimiz’ adlı bir dergi yayımlarlar.

Üç arkadaş Türk şiirinde yeni bir dönemin açılmasına/başlamasına, ‘Garip akımı’nın doğmasına yol açarlar.

Anday’ın ilk yayımlanan şiiri ‘Ukde’ başlığını taşır. (Yayımlanan ilk şiiri, elbette, ilk yazdığı şiiri değildir.)

“Ben ilk şiirim Ukde’yi 1936 yılının 15 Kasım’ında Varlık dergisinde yayımladım; demek yirmi yaşındaymışım. Yaşar Nabi Nayır’dan hiçbir güçlük görmedim.”

(Araya girip yayımlanan ilk şiirini okuyalım:

Bir gün ışığa döner yaprak
Üzümler kızarır kütükte
Elbette diner bu sağanak
Kaybolur içimde ukde

Hece vezniyle ve uyaklı söylenmiş bir şiir. İlk şiirleri hece vezniyle ve uyaklıdır…)

“‘Garip akımı’ diye anılan akıma bağlı şiirlerimiz ise, gene o yıl, gene Varlık’ta, büyük sayfalarda başladı. (…)

Ben liseyi bitirmiş, Ankara Hukuk Fakültesi’ne yazılmıştım. Bir yandan da Devlet Demiryolları’nda memur olarak çalışıyordum. Şefimiz, ben ve bir daktilo hanım bir odada oturuyorduk. Şiir yazdığımı, ne olur ne olmaz diyerek oda arkadaşlarımdan saklıyordum.

Bir gün Orhan Veli, elinde yeni çıkan Varlık dergisiyle daireye geldi, bizim şiirlerin bulunduğu orta sayfayı açarak dergiyi şefimiz Feyzi Bey’in önüne koydu: ‘Bakın, Melih’in şiirleri var burada,’ dedi ve çekti gitti.                                                                                                                                                                                                                                                                         Bu Feyzi Bey, ünlü oyuncumuz Ulvi Uraz’ın babasıydı. Uzun süre İstanbul Maarif Matbaası’nda, o zaman basımevinin müdürü olan Faik Reşit Unat’ın yanında çalışmıştı. İlk Tarih Kurultayı’nı gösteren fotoğraflarda Faik Reşit Unat yazman masasında otururken görülür. Bu resim o zaman ders kitaplarına da girmişti. Feyzi Bey’in Faik Reşit Unat’a büyük saygısı vardı.

Şefimiz önce dergide benim adımı buldu, şaşkınlıkla yüzüme baktı, sonra da daldı okumaya. Ben sabırsızlık içinde bekliyorum. Belki on beş, yirmi dakika geçti. Feyzi Bey başını dergiden kaldırıp bana, ‘Üzülmeyin, zamanla ilerlersiniz,’ dedi. Belli ki bizim şiirleri acemilik işi sanmıştı. Bunu anladığımdan, durumu açıklamak zorununu duydum.

‘Biz,’ dedim. ‘Üç arkadaş şiirde bir yenilik yaptık; fakat çok kötü karşılandı, herkes bizimle alay ediyor.’

Feyzi Bey durumun başka olduğunu anlamıştı, çok üzüldü, ‘Vah vah!’ diye söylendi, sonra da, ‘Faik Reşit Bey’e müracaat etseniz nasıl olur?’ dedi. Bizi o alaylardan ancak Faik Reşit’in kurtaracağını düşünmüştü.” (Melih Cevdet Anday: “Şiiri Ortadan Kaldırmak, Cumhuriyet, 29 Mart 1982)

Anday, benzer bir olayı İkinci Dünya Savaşı sırasında ikinci kez askere alındığında, Aydın’da, Cumartesi gecesi mahfelde[10] düzenlenen komutanların eşleriyle, subay ailelerinin ve Vali’nin katıldığı ‘eğlence’ toplantısında yaşadığını anlatır, aynı yazıda.

“Burada alay komutanımızın kişiliği üzerinde biraz durmam gerekiyor. İstihkâm albayıydı ve Almanya’da öğrenim görmüştü. Muvazzaf subaylardan öğrendiğime göre albay, ülkemizin bilimle, teknikle kalkınacağına inanıyor, felsefeyi, edebiyatı fasa fiso sayıyordu.

Dansa ara verildiği bir sırada bir asteğmen ayağa kalkıp başıyla komutanımızı selamladıktan sonra, ‘Aramızda bir ozan var, müsaade ederseniz şiirlerini okusun,’ dedi. Meğer benmişim o ozan. Şaşkınlıkla kalktım yerimden, ortaya çıktım, o alay konusu, kısa şiirlerimden birni okudum. Çıt yok. Selam verip yerime dönerken alay komutanı bana seslendi: ‘Asteğmen, buraya gelin,’ dedi. Gittim yanına.

‘Bu ne okuduğunuz?’ diye sordu.
‘Şiir’ dedim.
‘Nasıl olur!’ dedi.
Gene açıklama yapmak zorunluluğu doğmuştu.
‘Biz komutanım, üç arkadaş, şiirden vezni attık, kafiyeyi attık, teşbihi, istiareyi attık…’
Sözümü sürdürmeme gerek kalmadı, komutanımız sevinç içindeydi.
‘Anladım,’ dedi, ‘siz böyle böyle şiiri ortadan kaldıracaksınız.’” (M.C.Anday, a.g.y.)
Anday, “Ben aruzla şiir yayımlamadım, ama yazdım” der. Ekler:
“Yakınlarımın, dostlarımın çocukları dünyaya geldiğinde beyitler, kıtalar kaleme aldım. Onları buraya geçirmeyeyim. Yalnız biri var… Bir gün eve nane lazım olmuştu, çarşıya çıktım aradım, bulamadım, yoktu. Eve dönüşümde aruzla şu beyti yazdım:

Kârhâne çoğaldıkça gusülhâne azaldı
Millet ne yiyor bok yerine nâne azaldı

Bu beyti çok sonra bir gün, emekli edebiyat öğretmeni Haşim Nezihi hocaya okumuştum, ben gülecek diye beklerken ciddi ciddi:

— Çok kuvvetli, dedi.” (Melih Cevdet Anday: “Nane Azaldı” (25 Haziran 1993), Çok Sesli Toplum, Adam, 2001, s.272-275)

Salt kitapları dolayısıyla değil, incir çekirdeğini doldurmayan nedenlerle de ‘ifade vermeğe’ çağrılmıştır/götürülmüştür Anday. Örneğin, ‘ihbar’ üzerine daha önce de bir başka nedenle götürülmüş olduğu karakola götürülür: “Komiser yukarı katta uyuyormuş. Uyandırdılar, geldi, masasına oturdu, ifademi almaya başladı.‘Adın ne?’‘Melih.’‘Babanın adı?’Ben, ‘Söylemiyorum,’ dedim.Komiser kızdı.‘Nedenmiş o?’‘Sen çorapsız, ayakkabısızsın, konuşmayacağım,’ dedim.Komiser kapıda duran polislerden birine bağırarak, ‘Getirin benim çoraplarımla ayakkabılarımı yukarıdan,’ dedi.Getirdiler.Komiser yeniden başladı sorguya.‘Adın?’‘Melih.’‘Babanın adı?’‘Söylemiyorum,’ dedim.Komiser, ‘Şimdi nedenmiş?’ diye sordu.‘Eski yazıyla ifade alıyorsun,’ dedim.Adam kalemi masanın üzerine attı.‘İdareten be!’ dedi. (Melih Cevdet Anday: “Gününe Göre Karakol”, Cumhuriyet, 2 Ağustos 1982)
Soluğu şu ya da bu nedenle karakolda almak, o dönemde kaçınılmazdır. Şairler, yazarlar, sanatçılar sürekli izlenmekte, ihbar müessesesi tam yol çalışmaktadır. Müfteriler eksik değildir doğal olarak.  Abidin Dino Ankara’ya Mecitözü’ne sürgün edilecek, sürgün yerini Adana’ya çevirtmek için Ankara’ya gelir. Bir akşam Anday, Dino ve Cahit Sıtkı Tarancı, Şükran Lokantasında yemek yedikten sonra kalkıp Hasan Âli Yücel’in Yenişehir’deki evine giderler. Tarancı, yedek subay okulundadır ve üzerinde asker giysisi vardır. Bakanı bulamazlar. Üçlü, dönüp aynı semtteki Sabahattin Eyuboğlu’nun evine giderler. Kapıyı açan uşak, aileye, askerlerin kapıya dayandığını söyler. Telaşlanırlar. Hasan Âli Yücel evine geldiğinde esen havanın etkisiyle Emniyet Müdürü’ne telefon edip bağırıp çağırır. Aradan üç gün geçtikten sonra, Şükran Lokantasında konuyu aralarında konuşurlar. Onları izleyen sivillerden biri Emniyet Müdürüne duyduklarını aktarınca, Abidin Dino Ankara’dan ayrıldığı için, Anday’la Tarancı’yı ifadeye çağırırlar. Gelenlerin kimliğini öğrenen Yücel, ‘Evime gelebilirle, kovuşturmaya gerek yok” derse de Birinci Şubeye ifade vermeye giderler.  “Cahit’le birlikte Birinci Şube Müdürü’nün odasına girdik. Müdürün, ‘Gelin bakalım,’ demesi üzerine Cahit Sıtkı geçti, masanın önündeki koltuklardan birine oturdu.Sen misin oturan?‘Kalk ulan,’ diye bağırdı müdür.Cahit ürkerek kalktı ayağa.‘Senin işin nedir?’Cahit o vakit Çalışma Bakanlığı’nda mütercimdi. Bunu öğrenen müdür birden yumuşadı.‘Otur,’ dedi.Bu kez ben de oturdum. Birinci Şube Müdürü, ‘Şimdi içerde ifadenizi alacaklar, dosyayı kapatacağız. Ama kulağınıza küpe olsun, bundan sonra bakanın ziyaretine gitmeden önce evine telefon edin,’ dedi.” (Melih Cevdet Anday: “Bir İftiranın Öyküsü”, Cumhuriyet, 23 Ağustos 1982)

Anday, İstanbul’da operaya meraklı bir arkadaşının evinde geçirdiği geceyi anlatır. O gece komşudaki yaşlı hastanın ölümü üzerine, polise ihbarda bulunulur: Yandaki evde bütün gece ‘Yaşasın General Figaro’ diye bağrıldı’ hastamız o yüzden öldü diye… Polis eve gelir, kendisini terk eden eşini aramaya giden evin sahibini bulamaz; ev boştur. Fakat, Anday’ın

o eve beraberinde götürdüğü gazeteci arkadaşının yazısı üzerine, o gece o evde bulunanların tümünü götürüp sorguya çekerler.

“Elbet en başta General Figaro’nun kim olduğu araştırılmış. Figaro ile Franko karıştırılır gibi olmuş. Ayrıca Figaro’nun ünlü bir opera aryası olduğuna ilişkin sözler kuşku da uyandırmış, çünkü işin içine şarkı, opera karışınca konu büsbütün çatallaşıyormuş…
Kimlikler saptanırken komiser, toplantıda başka kimsenin bulunup bulunmadığını sormuş. ‘Ankara’dan bir arkadaş da vardı,’ demişler.
‘Adı ne onun?
‘Melih Cevdet Anday.’
‘Necidir bu Melih Cevdet Anday?’
‘Şair.’
‘Ünlü bir şair mi?’
‘Hayır.’
Komiser, ifadeleri yazan polise dönmüş: ‘Yaz oğlum,’ demiş, ‘Meşhur olmayan şair Melih Cevdet Anday’ın da bulunduğu bu toplantıda her ne kadar Figaro diye bağrıldıysa da bunun General Figaro olmayıp…’
İşte benim ünlü bir ozan olmadığım böylece devlet kayıtlarına geçmiş bulundu.” (Melih Cevdet Anday: “Ün üstüne”, Cumhuriyet, 5 Nisan 1982)

Liseyi bitirdikten sonra Ankara Hukuk Fakültesine yazılır yazılmasına ama bitiremez. Daha sonra Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’ne yazılırsa da, Devlet Demiryollarında çalışmaya başlamış olduğu için oraya da devam edemez. Ancak, çalıştığı kuruluş sosyoloji öğrenimi görmesi için Belçika’ya gönderir.

“Çanakkale’deki birliğimden terhis olup Ankara’ya geldiğimde işsizdim. Bir lise mezununun iş bulması kolay değildir. Ben gerçi Ankara Hukuk Fakültesi’ne yazılmıştım ama sürdüremedim öğrenimimi. Bundan ötürü ilerde pişmanlık duyacağımı söyleyenler oldu bana. Bunlardan biri, o zaman Diyanet İşleri Başkanı olan Prof. Yaltkaya’dır. (…) bana öğrenimimi sordu. Lise mezunu olduğumu, askere gitmem dolayısıyla üniversiteyi bıraktığımı söyledim. ‘Sonra pişman olursun bıraktığına, oku bitir,’ dedi.

Öteki Nurullah Ataç’tır. Ataç, üniversite profesörü olan arkadaşlarının sadece lise bitirmeli olduğu için kendisini küçük gördükleri kuruntusu içindeydi. Bu deneyiminden ötürüdür sanırım, ‘Pişman olursunuz,’ dedi bana. (…) Şuncasını söyleyeyim, üniversite bitirmediğim için beni küçümseyenler olmadı değil ama aldırmadım. İstediğim gibi yetiştirmeye baktım kendimi, bütün yaşamım öğrencilikle geçti. Bir türlü bitiremedim. Sanki üniversiteyi bitirseydim, bitecek miydi?” (Melih Cevdet Anday: “Önce Şeker Bozuldu”, Cumhuriyet, 12 Temmuz 1982)

Dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel’in “Banka memuru olacak değilsin ya, Neşriyat Müdürlüğünde çalışmaya başla” önerisiyle Ankara’da kalır. Ev buluncaya değin on beş gün kadar Orhan Veli’nin Yenişehir’deki bir apartmanın temel katında kiraladığı ‘bekâr odası’nda kalır. Ahmet Muhip Dıranas ile Cahit Sıtkı Tarancı da Ankara’ya yerleşmişlerdir.

Postahane Caddesi’ndeki üç katlı bir apartmanın ikinci katındaki Milli Eğitim Bakanlığı Neşriyat (Yayın) Müdürlüğü’nde Talim ve Terbiye Müfettişi Sabahattin Eyuboğlu, Tercüme Bürosu Başkanı Nurullah Ataç, Platon Komisyonu Başkanı Nusret Hızır, baskı işleriyle uğraşan Yaşar Nabi Nayır, Vedat Günyol, Şahap Sıtkı, Erol Güney çalışma arkadaşlarıdır Anday’ın.

Yanyana”daki şiirler içinde yer alan “Tohum”, Anday’ın “Garip”ten (Garip akımından) ayrıldığını haberler.

Kendisine 1986 yılında yöneltilen “Bugün, ‘Garip’in ne olduğunu, ne yapmak istediğini ve ne yaptığını okurlar da biliyor. Ama şöyle bir yaklaşım da var: Garip, tek başına Orhan Veli demektir. Bu şiirin savunusunu yapan da odur. Zaten o ölünce, öteki iki şair Garipten koptular. Böyle bir yaklaşım için ne düşünüyorsunuz?” sorusuna Anday’ın yanıtı şöyledir:

“Bir şey düşünmüyorum, çünkü ortada düşünecek bir şey yok. Yalnız sorunuzun son tümcesi bana yanıtlama yükümlülüğü bindiriyor. Ben Garip tarzı biçimden, Orhan Veli’nin ölümünden çok önce ayrıldım: Necati Cumalı yazmıştı: ‘Yörük Mezarlığı’ ve ‘Tohum’ adlı şiirlerimle. Gerçekte Garip şiiri, yıkıcılık, alay, politika, biraz da utangaç bir içtenlik taşıyan bir şiirdir. Bu gibi temalar içinde her şaire alabildiğine özgür bir alan kalır. Dikkatli bir eleştiri, bu alanları bulmaya, ayırmaya bakmalıdır. Dünyadaki bütün sanat akımlarında böyle olmuştur bu: çağ, bölge ve kişilik biçemlerinin sınırları saptanmıştır. Dahası var; Orhan Veli de Garip şiirinden ayrıldı bir süre sonra, ‘İstanbul Türküsü’ buna bir örnek olarak gösterilebilir. Bir şairin ‘örnek’ nitelikleri belirginleşti mi, iyi şair ondan kaçar, çünkü ‘prototype’, yaratıcılığı önler, üreticiliği kışkırtır. Ayrıca, bilim gibi sanat da sürekli bir araştırma işidir. Özellikle çağımızda.” (Enver Ercan: a.g.y.)

Tohum şiiri Mehmed Kemal’in tek sayı çıkarabildiği Meydan dergisinde yayımlanır. Nedense poliste kuşku uyandırır. Mehmed Kemal sorguya alınır.

Melih Cevdet’i ‘Garip’ten koparan, Oktay Rıfat ile arasını bozan ve polisi kuşkulandıran “Tohum” şiiri.

Dörtnala haberci ilkyazdan
Aşağıdan inceden beyazdan
Dumanı tüten sıcak tohum
Dolan kara toprağı dolan
Ulaş yeryüzüne ak tohum

Hay gücüne kurban olduğum
Dağ taş dinlemezim hey aman
Göster o gül yüzünü göster
Önce yeşil yeşil bak tohum
Sonra sarı sarı gülüver

Donansın donansın daneler
Kız oğlan kız, alaca kına
Tarlalar sebil tek bedava
Ver güzelim ver yiğitim ver
Pir aşkına fakir aşkına

Anladım farkı neden sonra
Tohumdan başka şeymiş bitki
Bu küçük deli fişekteki
Ne ki? Ağaç mı allı pullu
Yoksa ayrık mı, başak mı ki?

Kim bilecek… kapalı kutu
Ama bulut, yağmur bulutu
Gelir kararır nerdeyse
Tohum altta nefes nefese
Kulağı gök gürültüsünde.

Tohum” şiirindeki (yukarıda siyah olarak dizilen) ‘deli fişek’ ve ‘gök gürültüsü’ kuşku uyandırır poliste. Şöyle der Anday:

“Simge anlayışındaki yanlışlığın bir ürünüdür bu gibi kuşkular. Şiir simgelerle yazılır, simge ise kapalı anlatım, anıştırma (ima) demektir, bundan ötürü onun her sözcüğünün altında başka bir anlam vardır, o anlam araştırılmalıdır… Benim o şiirimde, doğanın diyalektiğiyle toplumun diyalektiği arasında bir koşutluk kurulmuştur gerçi, maddenin ve canlı maddenin sıçrama sürecinden, tarihin diyalektik gelişimindeki şaşırtıcılığa ad vermeden geçilmiştir ama bunların tümü açık seçik söylenmiştir, kapalı anlatıma, anıştırmaya başvurulmamıştır.” (Melih Cevdet Anday: “Kuşku”, Cumhuriyet, 13 Haziran 1983)

1962 yılında yayımlanan “Kolları Bağlı OdysseusAnday’ın Garip’ten koptuğunu duyuran belgedir. “Yanyana”nın sonundaki ‘Masal’ bölümünde yer alan ‘Nergis ile Yankı’ ve ‘Defne ile Avcı’ şiirleri, Melih Cevdet’in “Kolları Bağlı Odysseus”la başlayacak yeni döneminin habercileri sayılır.

“Garip, modern bilimin bir özelliği olan ‘yanlışlama’nın şiirdeki karşılığıydı. Şiirin kendi kendini yanlışlama yeteneğiydi. Ardından gelen İkinci Yeni, bu yeteneği daha da büyüttü. Ama Garip’in tam tersini yaparak yaptı bu büyütmeyi. Sözcükte anlam tekilliği yerine çoğul anlam gözeten, kapalı iletişim yerine uçları açılarak çoğalan, seslenmeye değil dinlemeye eğilimli bir özne getirdi. İmgeyi önemsedi, Garip’in budaya budaya pek bir şey bırakmadığı şiir sanatlarını yeniden denedi. Bunları yaparken kendinden önceki kuşağı da etkiledi İkinci yeni. Melih Cevdet Anday, Oktay Rıfat, Behçet Necatigil vd. bir bakıma İkinci Yeni etkisiyle yenilendiler.

Melih Cevdet Anday, bambaşka bir yoldan giderek İkinci Yeni’nin dereler çaylar açtığı büyük şiir vadisine yeni bir yapıyla geldi. İnsanın çelişkilerini baştan üstlenmiş, yalanlarına karşı içtenlikle donanmış, işe en başından başlamış, ‘dış’ ile ‘iç’i birlikte sorgulayan bir özne getirdi şiire. (…)

Anday’ın yeni dönemdeki ilk yapıtı “Kolları Bağlı Odysseus”, doğadan, toplumdan ve kendisinden kopuşun belirgin başlangıcıdır. Aynı zamanda kendisini bulmanın da başlangıcı. Anday’ın Odysseus’u yeniden yorumlaması, şiirine yeni ve büyük yollar açan çalışması oldu.” (Mahmut Temizyürek, a.g.y.)

1960 yılında başladığı Cumhuriyet gazetesindeki yazıları 1997 yılına değin, 37 yıl boyunca sürer. Ben, yazar ve düşünür Melih Cevdet Anday’ı bu yazılarıyla tanıdım. Tiyatro yazarı Melih Cevdet Anday’ı ise Ankara Devlet Tiyatrosu’nda sahnelenen oyunlarıyla…

Düşünüyorum da, Cumhuriyet’teki yazılarından çok etkilenmiş olmalıyım. “Her Sözcüğün Bir Öyküsü Var I ve II”, “Damakta Kalan Tatların, Akılda Kalan Adları” kitaplarımı ve üç büyük kentimizdeki, — İstanbul, Ankara ve İzmir’deki (kentlerin adları da dahil olmak üzere) mahalle, semt, cadde, sokak, meydan park, çayır, bağ-bahçe, dağ-tepe, koru, orman, akarsu, cami, türbe, okul, hastahane, saray, köşk, yalı, han, hamam, apartman, konut, pasaj, otel, aşevi, sinema-tiyatro-toplantı salonu, kemer, çeşme, kule, köprü, vb. adlarının nereden geldiği, ne anlama geldiği, nasıl verildiği, kimin tarafımdan konulduğunu araştırıp kitaplaştırmamı Anday’ın yazılarının bilinçaltımda bıraktığı izlere bağlıyorum. Bir yazısında, “Kullandığımız sözcüklerin anlamlarını açık seçik olarak bilmediğimizden aklımızı gereği gibi kullanamıyoruz” dediği kalmış aklımda.

Aklımda kalanı, “Çok Sesli Toplum” kitabında buldum. 1993 yılının ilk ayının birinci günü yayımlanmış “Yeni Bir Tanrı: Enflasyon” başlıklı yazısında geçiyor bu tümce. Tam da aklımda kaldığı gibi. Bu yazısında, ayrıca, ‘ekonomi’ sözcüğünün kökenini açıklıyor:

“Ekonomi, Yunanca ‘Oikonomos’ sözcüğünden gelmedir. İki sözcükten yapılmış bileşik bir sözcük bu. ‘Oiko’ ve ‘nomos’, oiko’nun başındaki ‘o’yu Yunanlılar okumazlar. Nitekim Kral Oidipus’un adını onlar İdipus diye okuyorlar. (Sırası gelmişken söyleyivereyim: Onlar ‘Kral’ demiyorlar Oidipus’a, ‘Tiranos’ diyorlar, bizdeki ‘derebeyi’ karşılığı.) Öyleyse yukarıdaki sözcüğü İkonomos diye okuyabiliriz. Bunlardan ilki ‘ev^’v demektir, ikincisi de ‘yasa’ anlamına geliyor, tümü ‘ev yasası’ demek. Hadi biz ona ‘ev idaresi’ diyelim. Sözcüğü bulan Aristoteles’tir.

Ondan önce bu sözcük olmadığına göre, ekonomi kavramı da yoktu, insanlar sadece evlerinin geçimini düşünüyorlardı.” (Çok Sesli Toplum, s.131-132)

Sözcüklere değgin benzer açıklamalara sık sık rastlanır Anday’ın yazılarında. Örneğin:

“ ‘Abdal’ diye ‘bedel gösteren’e denir.

Peki, bedel gösterme ne demektir?

Aynı anda birkaç yerde birden görünmek demektir. Pir Sultan Abdal asıldığında, kimileri onu kentten çıkarken gördüklerini söylemişlerdir. Ermiş, şeyh, pir bu tansığı gösterebilir. Doğu mistikleri arasında bedel gösteren başka ulular da vardır.” (Çok Sesli Toplum, s.288)

Bir öteki örnek:

“Evet, utopya bir düştür (…)

Bu adı ilk kullanan, daha doğrusu ‘bulan’ İngiliz hümanisti Thomas More’dur. Yunancadan yapmış sözcüğü: ‘U’ yok demek, ‘Topia’ ise yer anlamına gelir, ikisi birden ‘yok yer’ oluyor. More, anlattığı için, ‘Böyle bir yer yok’ demek istiyor, ‘ben uydurdum, sakın inanmayın!’ ve o ülkede, o yokyer’de insanların nasıl eşitlik, kardeşlik içinde yaşadıklarını dile getiriyor.” (Çok Sesli Toplum, s.350)

Bir örnek daha:

“Dilimizdeki ‘Donup kaldım’ sözünün doğrusu ‘Tanıp kaldım’dır; ‘tanmak’ şaşmak anlamına gelir, o kökenden yapılan ‘tansık’, ‘bizi şaşırtan olay’ demektir.” (Çok Sesli Toplum, s.379)

1986’da yazdığı “Tarih ve Kentler” başlıklı yazısından:

“ ‘Mimar’ sözcüğü Arapça ‘umran’dan gelir, ‘umran’ ise ‘bir yerin işlenmiş ve şenlenmiş’ olması demektir.” (Melih Cevdet Anday: İmge Ormanları, Adam, 1994, s.133)

Paris Yazıları” arasında 14 Eylül 1979’da yayımlanan “Şemsiyeli Clochard” başlıklı olanı da yer alır ki, hem ‘şemsiye’nin, hem ‘terlik’in, hem rakı’nın, hem de ‘clochard’ın ne anlama geldiğini açıklar; ayrıca çok da güzel bir clochard[11] öyküsü anlatır: Şemsiyeli Clochard…

“… ‘Şemsiye’ bilindiği gibi ‘şems’den (güneş) gelir, güneşlik demektir, sonundaki ‘iyye’ Arapça dişil ekidir. Oysa biz tere karşı ayağa geçirilen şeye ‘terlik’ diye Türkçe bir ad bulmuşuzdur. Arapçası ‘arakıyye’dir ki, Arap onu ayağına değil, başına giyer. Rakı da ‘arak’dan gelir, terlemiş, damlamış, damıtık demektir. ‘Şems’in eski semitik dillerdeki karşılığı ‘Şamaş’tı, tanrı idi şamaş, büyük tanrı.

Yağmuru az bir ülkede yaşadığımızdan mıdır nedir, şemsiye dediğimiz şeye yağmurla da ilgili olduğunu gösteren bir ad koymaya gerek duymamışız. Oysa Fransızcada ‘parapluie’, yağmur için kullanılan şeyin adıdır, bunun güneşe karşı açılanına (plajlarda, Açıkhava kahvelerinde) ‘parasol’ dendiği bilinir. Bizde eskiden Kadıköy’de çok kullanılan bir uzun araba vardı, ‘parasol’dan bozma olarak ‘paraşol’ derlerdi ona. (…)

… clochard Türkçedeki karşılığı ise ‘berduş’tur;’omuzda’ anlamına gelir berduş, tek başına bir şey anlatmaz. Ancak eskiden kullanılan deyim ‘hane berduş’ idi, ‘evi omuzunda’ demekti. Başka bir deyimle ‘nerede akşam, orada sabah’ anlamına gelirdi. Yeri yurdu olmayan, işsiz güçsüzler için kullanılırdı. Bu kişilerden bizde genellikle uzak durulur, korkulur, ‘ne idiğü belirsiz’ deyimi de kullanılırdı, onlar için. Polis böyle birini görse, hiçbir olay, şikâyet olmadan da sorguya çeker onu; adam parkta otursa, park bekçisi gelir yerinden kaldırır; bir yerde uyuyacak olsa dürterler ‘Hadi işine!’ derler, işi varmış gibi. (…) Para dilense, para yerine öğüt verilir onlara, ‘Utanmıyor musun aylak aylak dolaşmaya, çalışsana!’ denir. Oysa bizde gerçek aylaklar, yoksulların ararsından değil, varlıklıların arasından çıkar. (…)

‘Cloche’ Fransızcada ‘çan’ demektir ya, ‘etre de la cloche’ deyimi yersiz yurtsuz olmak, sokaklarda yatmak, ‘faire la cloche’ ise ‘serserilik etmek’ anlamını almıştır. Paris’te çok sık görülen tiplerdendir clochard: Diyebilirim ki Paris’in bir parçası, rengi hatta tadıdır. Bunları kaldırımlarda sızmış olarak, günün gecenin her saatinde görmemiz olasıdır: yanlarında içki şişeleri hiç eksik olmaz.” (Paris Yazıları, s.64-65)

Yıllar sonra (1993’te) yayımlanan bir yazısında , “ben durumundan yakınan bir berduş, bir clochard görmedim. Demek keyiflerince yaşıyorlar” dedikten sonra anlatır:Çok yıl oluyor… Bir akşam Kadıköy vapuruna yetişmek üzere hızlı hızlı iskeleye yürürken bir sarhoş yolumu kesti.
— Bana elli kuruş ver, dedi.
O zaman meyhanelerde bir bardak şarap elli kuruşa içiliyor. Hani zenginlerin yoksullara, serserilere doğru yolu göstermek için takındıkları iğrenç bir tutum vardır, ben de o akşam öyle bir tavırla, para isteyen sarhoşa,
— Sen şimdi bununla şarap içersin, dedim.
— Elbette şarap içeceğim, demez mi?
Aşkolsun!
— Yetmez elli kuruş, dedim, al sana iki buçuk lira, beş bardak iç!
Adam şaşırdı, baka kaldı.
Eğer bir kentte berduş, clochard varsa, biz onlara yardım etmek zorundayızdır. Hiç kimseye çalışma dersi vermemeliyiz, ayıp olur.” (Çok Sesli Toplum; “İşimiz Yaşamak, Ama Nasıl?”, s. 391-393)

Sözcüklerin kökenine, anlamına merak sardırmamda Anday’ın yukarıda örneklediğim açıklamaların elbette payı vardır. Bu yazıların tiryakisi olmamın, ‘bilgilendirici’ ve ‘düşündürücü’ niteliğinden kaynaklandığı da eklenmeli.

Düşündürücüdür Anday’ın yazıları. Çünkü, kendisi de sürekli düşünen biridir. Düşündüklerini okuruna yansıtır; okurunu da düşünmeye çağırır. Örneğin Beethoven’in 7. Senfonisini dinlerken Sartre’ın bir sözü takılır aklına:

“Ünlü yazar, Beethoven’in senfonilerinden söz ederken şöyle diyordu, aşağı yukarı: ‘Senfoniyi en iyi bilen Beethoven bile tam olarak varamamıştır bu müzik türüne.’ Durdurmuştu beni bu söz, düşündürmüştü, bir türlü içinden çıkamamıştım. En iyi bilen Beethoven bile varamamış!.. Ne demektir bu? Yoksa bir senfoni idea’sı mı var?”

Yazının bundan sonrasında Platon’un idealar kuramıyla ilgili görüşlerini açıklar Anday; idealar konusunda Platon ile Aristoteles’in karşılaştırmasını yapar; Beethoven ve senfoni hakkında ansiklopedik bilgileri gözden geçirir ve bir yargıya varır:

“Artık burada ‘varılmamış senfoni’den söz edilemez; varılmış olan, varılan ne ise senfoni işte odur.

Peki, senfoni daha da gelişmeyecek mi, gelişemez mi?

Belki de gelişecek, gelişir; ama bu gelişme bir senfoni ideasına yönelik olmaz, çünkü öyle bir idea yoktur.

J.P.Sartre ile anlaşmazlığım işte burada. Ben Platon’dan çok, Aristoteles’e yakın bulurum kendimi, J.P.Sartre’ın da öyle olduğunu düşünmüşümdür hep.

İdealist düşünme biçimi, sadece Yunan’a (Platon’a) özgü bir düşünme biçimi değildir, çağımızda da sürüp gitmektedir. Gerçeklikten çıkardığımız soyut kavramlara ideal içerikler konduruyoruz. Sözgelişi, ‘Dünya daha gerçek demokrasiye varamadı’ diyoruz; oysa demokrasi de tragedya gibi, senfoni gibi bir oluşumdur, içinde yetkinliği taşımaz, belki yeni denemeler, yeni atılımlarla bugünkünden daha yetkin bir duruma gelecektir, gelebilir, ama içerdiği gizilgüçten ötürü değil. Dahası, demokrasi’nin ortadan kalkabileceğini de unutmamak gerekir.” (Çok Sesli Toplum: “J.P.Sartre’la Bir Tartışma ve Sonrası, (2 Ekim 1992), s.76-79)

Yazının devamında ‘ideoloji’ kavramı üzerinde durur Anday; Engels’in bir mektubunda yazdıklarını aktarır.

Okurunu da düşünmeye zorlar Anday. Sıradan güncel bir olayı aktarırken bile, okurunun zihinsel bir çaba göstermesini bekler:

“Dün bir adam eve telefon etti, edebiyat meraklısı imiş, benimle konuşmak istediğini söyledi. Gazetede randevu verdim.
İki kişi geldiler. Elinde kâğıt kalem olan:
— İçtikten sonra şiir yazarsınız, değil mi? Diye sordu.
Öteki, benim yanıtımı beklemeden:
— İçmeden şiir yazılır mı? Dedi.
Ben kısaca,
— İçkili iken şiir yazılmaz, dedim.

Bu işi sarhoşlukla bir tutmaları bana dokundu. Yoksa yaygın bir kanı mı bu? Ozanı neden sarhoş sanıyorlar? 17 Şubat 1979. (Çok Sesli Toplum: s.96)

Kolları Bağlı Odysseus” tan 7 yıl sonra, 1970 yılında “Göçebe Denizin Üstünde”; 1975’te “Teknenin Ölümü” yayımlanır. 1995 yılında Edebiyatçılar Derneği’nin düzenlediği Melih Cevdet Anday Günleri’nde, “Melih Cevdet Anday Şiirinin Kendi İçindeki Gelişimi”ni anlatan Tuğrul Asi Balkar’a göre, 46 şiirin yer aldığı “Göçebe Denizin Üstü”ndeki şiirlerle “pek ilgilenilmemiştir”. Der ki Balkar:

“…bu şiirler farklı tarihsel dalga boylarından yararlanarak, bir bilgenin yaşadığı coğrafyadaki bitimsiz serüvenini biriktire biriktire oluşturduğu dağarcıktan kopagelir” dedikten sonra kitaba adını veren şiiri değerlendirir:

“… şiirinde sevişme sonrası mahmurlukla gözkapakları yarı aralık bir ten bilincinin, bilinir ile bilinmez, algılananın ne tür bir gerçek olduğundan – hakiki mi? İmaj mı, sanal mı? – kuşkusunu gidermeye çabalayan, çalışan, biraz şaşkın bir orta yaş sevgisi ve orta yaş sevisi serüveni vardır.” (Tuğrul Asi Balkar: “Bilinçli Bir Çocuk ve Bilinçli Bir Delinin Altmış Yıllık Şiir Serüveni ya da Melih Cevdet Anday Şiirinin Kendi İçindeki Gelişimi”, Melih Cevdet Anday Günleri, Edebiyatçılar Derneği, 1995, s.91-106)

Aynı yazar, “Teknenin Ölümü” ve 1978 yılında yayımlanan “Sözcükler”i de değerlendirir. “Bir Ara Toplam” diye nitelediği “Sözcükler” için der ki:

“Melih Cevdet’in şiir serüveninde tüm kitapları ayrı ayrı önem taşımakla birlikte, Sözcükler bence ayrı bir değerde. Şiir serüvenindeki boşlukları, onu sürekli izleyenleri ‘bir tür boşluk duygusundan’ kurtarma amacını da içerir bu kitap. Başlarken adlı bölüm, Garip şiirinin birikme öncesi durumunu açıklığa kavuşturur. Yaşarken adlı bölüm, Anday’ın ‘anakronik zaman’ algılayışını geliştirdiği uğrakları dile getirir. Masal adlı bölüm, Anday şiirinde mitolojik dönem öncesi birikimi duyurur.”

 Sonraki yıllarda, Anday’ın “Ölümsüzlük Ardında Gılgamış” (1981), “Güneşte”(1989) ve “Yağmurun Altında” (1995) şiir kitapları yayımlanır.

Teknenin Ölümü” adlı şiir kitabıyla “1976 Yeditepe Şiir Armağanı”nı, “Sözcükler” adlı şiir kitabıyla “1978 Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü”nü, “Ölümsüzlük Ardında Gılgamış” adlı şiir kitabıyla da “1981 İş Bankası Büyük Ödülü”nü alır.

Anday’ın, şiir, düzyazıları ve denemelerinin yanı sıra romanları ve tiyatro oyunları da vardır.

“Melih Cevdet Anday ilk başta şiirleriyle tanınırdı, sanki romanları deneme ve şiirlerinden sonra gelirdi.” der Asuman Kafaoğlu-Büke, Anday’ın kendi adıyla yayımladığı ilk romanı “Aylaklar” hakkındaki yazısında.

Asuman Kafaoğlu-Büke’nin andığım yazısına döneceğim. Ancak Anday’ın niye takma adlarla roman yazdığı ve nasıl yazdığını anlatan satırlarını okuyalım:

“Eski Tercüman gazetesinde çalıştığım sıralarda “Bir gün de Semih Tuğrul, ‘Romanımız bitmek üzere, bize bir roman yazar mısın?’ diye sordu. Kabul ettim. … bir takma adla, Murat Tek adıyla ilk romanımı yazdım. Ama yazmaya başlamadan beni bir korku aldı. Roman nasıl yazılır, bilmiyordum. Doğru Orhan Kemal’e gittim, durumu anlattım. Orhan Kemal bana yol gösterdi. ‘Sen Akşam gazetesinde takma adla küçük hikâyeler yazardın, onlardan biriyle başla, sonu gelir,’ dedi. Ben de onun dediği gibi yaptım.

Roman bitti, yenisi istendi, ben takma ad değiştirerek bir roman daha yazdım. Tercüman’da ve başka gazetelerde yazdığım romanların sayısı yediyi sekizi bulur. Onlardan hiçbiri yok bende, toplayabilsem bastırmak isterdim. Okuyanlar bu konuda beni yüreklendirmişlerdir: adımı koymadığım içim çok rahat yazmışım, fantezimi korkusuzca işlemişim çünkü.” (“Roman Nasıl Yazılır?”, Akan Zaman Duran Zaman, s. 268)

Muazzez Menemencioğlu’nun, 1962 yılında, “Gazetelerde takma adla romanlar yayınladığınızı biliyoruz. Kendi adınızı kullanmamanızın özel bir nedeni var mı?” sorusunu :

“Son yıllarda on üç, on dört roman yazdım. Bunları da, bir değil, birkaç takma adla yayınladım. Romancı olmağa özenmediğim için, kendi adımı kullanmadım. Romancı olmağa özenseydim, hiç çekinmez, imzamı atar, böylece de bu alanda geçireceğim acemilik döneminin bana yüklediği sorumluluktan yararlanırdım. Oysa, ben, romanlarımın hepsini seviyorum. Kendi adımla bir roman yazsaydım, onlardan daha iyi olmazdı sanırım. Ama roman üstüne hiç düşünmedim, bu bakımdan ortaya bir roman çıkarmakla, roman üstüne hangi düşüncemi yaymak istediğimi bilemem. Önemli olan da budur, birtakım öyküler düzenlemek değil..” diye yanıtlar. (Edebiyatçılarımız Konuşuyor, Varlık, 1976, s.103-106)

Hıfzı Topuz’un ‘takma adla yazılan ilk roman’ hakkındaki anısı farklıdır. O romanı, Melih Cevdet Akşam gazetesindeyken birlikte yazdıklarını anımsar:

“O dönemde Melih Cevdet’le bir de ortaklaşa roman yazdık, Murat Tek diye bir ad uydurduk. Romanın adı da Bir Gönülde İki Sevda idi. Kâzım Bey bu romanı bizim yazdığımızı hiçbir zaman bilmedi Patrona ünlü bir romancının tefrikası 5 liradan, takma adla bize bir roman vereceğini söyledik. Kabul etti. Melih Cevdet’le romanın planını hazırladık. Bölümleri aramızda bölüştük. Yazıları parça parça mürettiphaneye vermeye başladık. Romanın ortalarında ben bir geziye çıktım. Yazıları yetiştiremedim. Sonra İzmir’den postaladım, daha doğrusu mektupları ve pul parasını ağabeyimin çalıştığı hastanenin şoförüne verdim. Adam 6 kuruş pul parasını yürütmek için mektubu postalamamış. O zamanlar mektuplar kaybolmaz ve gecikmezdi. Yazılar gelmeyince mürettiphanede telâşa düşmüşler. Bunun üzerine Melih Cevdet benim bölümümü de yazıp vermiş. Böylece bizim roman aksamamış oldu. Ortak roman yazarlığımızı hiç kimseye söylemedik.” (Hıfzı Topuz: Eski Dostlar, s.118)

Anday, yazılarının birinde, Akşam gazetesinde çalıştığı günlerde, “Hıfzı Topuz’la ortak bir roman yazdık” diye başlayarak anlatır:

“Romanın adı neydi, unuttum. Baş tarafını ben yazdım, son bölümü Topuz. Müsveddeyi mürettiphaneye teslim ettik, tefrika başladı. Tam benim yazdığım bölüm sona ererken Hıfzı bir Avrupa yolculuğuna çıktı. İşte o sırada ne olduysa olmuş, romanın on, on beş sayfası kayıp. Çok aradık, bulamadık. Çaresiz, o arayı da ben yazacaktım. Yazdım da ama epey sıkıntı çektim. Çünkü eldeki müsvedde, diyelim, ‘yapacağını şaşırdı,’ diye başlıyordu; ben buna ‘ne’yi eklemekle kalmayacak, şaşırmanın konusunu da hazırlayacaktım.

Bir de ozan Arif Damar’la böyle bir ortaklığımız oldu. İşsizdim, o da işsizdi. Semih Tuğrul’dan (Tercüman) yeni bir roman önerisi aldım. Toy bir delikanlı ile olgun bir kadın arasında geçen bir aşk ilişkisi tasarladım. Arif Damar o zaman Nahit Hanım’la evliydi, gerçekte tanışıklığımız Nahit Hanım dolayısıyla olmuştur. İşsiz damat olur mu hiç? Romanın konusunu kendisine anlattım. Baş tarafını o yazacaktı, yazdı, bana verdi. Hiçbir sayfayı kaybetmeden müsveddeyi teslim ettim, bana düşen bölümü yazmaya koyuldum. Şimdi düşünüyorum da, romanın adı bile kalmamış aklımda. Yalnız şunu unutmam, olgun kadın ile toy delikanlının sevişmesi okurun hoşuna gittiğinden, o bölümü biraz uzatmışımdır. Ne yapayım! Gün gün yazıyordum. Romanda ortaklığım bununla biter.” (Melih Cevdet Anday: “Ortaklık”, Cumhuriyet, 24 Ekim 1983)

Anday, takma adla değil de imzasıyla ilk romanını Cumhuriyet gazetesinde yazar.

Cumhuriyet gazetesinin ikinci, sayfasındaki yazılarıma başladıktan sonra bir gün Nadir Nadi Bey gazeteye bir roman yazmamı istedi benden. Artık acemisi değildim bu işin, kabul ettim ve kendi adımla ilk romanım olan Aylaklar’ı yazdım. (…)

Aylaklar’dan sonra gene Nadir Nadi Bey’in isteği üzerine Cumhuriyet’e üç roman daha yazdım. Bunlar Gizli Emir, İsa’nın Güncesi ve Raziye adlı romanlarımdır. Hepsi basıldı, hatta Aylaklar birkaç yabancı dile çevrildi. Demek ben, Nadir Nadi Bey’in yüreklendirmesiyle romancı oldum çıktım.” (“Roman Nasıl Yazılır?”, Akan Zaman Duran Zaman, s.271)

Kendi adıyla yayımlanan “Aylaklar” adlı romanında dört kuşak boyunca Şükrü Paşa konağında yaşayan bir ailenin dramatik yok oluş hikâyesi anlatılır.

“Abdülhamid’in eczacıbaşısı[12] Şükrü Paşa, sultanın sevdiği paşalardan biridir. Sarayın desteğiyle mal varlığını günden güne çoğaltan Şükrü Paşa, padişahın emriyle görkemli bir konak yaptırır ve burada üçüncü karısı ve küçük kızı Leman ile yaşar; diğer iki eşi ve çocukları ayrı konaklarda yaşamaktadırlar. Halayıklar, hizmetçiler, uşaklar, seyislerle dolu Şükrü Paşa konağının şaşaalı dönemi, 1909 yılında Abdülhamid tahtan indirilinceye dek sürer. Paşa Anadolu’ya sürgün edilir fakat konaktaki hayat tarzında bir değişim olmaz, paşanın mal varlığı o kadar çoktur ki, sahip olunanlar fazlasıyla yeter aileye. Şımartılarak büyümüş paşanın kızı Leman Hanım, tüm lüks zevklere sahip, gösteriş seven bir kadın olarak büyür. Konakta babasının ölümünden sonra da kocası ve iki kızıyla yaşamayı sürdürür.
Roman başlarında Leman Hanım artık yaşlı bir kadındır; konakta kocası, avukat torunu Muammer, gelini, damadı ve evde kalmış kızıyla birlikte otururlar. Gitgide küçülmüş bu ailenin yanında bir de parazit hayatı yaşayan bir grup tanıdık yerleşmiştir. Konakta yaşayanlar hep bir elden Şükrü Paşa’nın mirasını hızla tüketmektedirler fakat paranın tükeneceği ve er geç çalışmaları gerekeceği düşüncesi akıllarına hiç gelmez. Para işlerinden Leman Hanım sorumludur. Leman Hanım bu konuda garip bir tavır geliştirmiştir, aylardır ödeme yapmadığı mahalle esnafı kendinden para istediğinde, onları soylu davranmamakla suçlar ve ağır dille azarlar. Para isteyenler onun gözünde ancak sonradan görmelerdir. Kocası ile birlikte gerçeklerden kopuk, kendi içine kapalı bir dünyada yaşarlar.

Evdeki diğer insanlar da evin hanımefendisinden çok farklı değillerdir. Çoğu mizantrop kişilik sergiler: insanlardan, iş hayatından kaçarlar, odalarına kapanıp boşluklara bakarak bol içki tüketirler. Romandaki birkaç karakterin çok ciddi içki sorunu vardır, erkekler sırayla evdeki küçük hizmetçi kıza sarkıntılık ederler, kadınlar da birbirleriyle çekişmeden duramazlar. Hepsinin ortak özelliği, çalışmadan yaşamayı ilke edinmiş olmalarıdır. Bazıları kendilerini soylu saydıkları için, bazıları ne işe yarayacaklarını bilmediklerinden ve bazıları da hazır yiyiciliği hak ettiklerini düşündüklerinden çalışmazlar. Roman kahramanlarından biri bu hakkını ironik biçimde şöyle dile getirir: ‘Bu toplum beni yaşatmak, yedirmek, içirmek zorundadır. Çünkü, ben ona küfrediyorum, onu sarsıyorum, onu dövüyorum. (…) Uzağa gitmeyelim, bu ev neyle dönüyor? Bilmiyor musunuz? Şükrü Paşa’nın çaldığı paralarla… O kadar çalmış ki, artık ona hırsız denemez, soylu denir. O yemiş, karıları, çocukları yemişler, siz yiyorsunuz, biz yiyoruz hâlâ bitmiyor… bu parada benim neden hakkım olmasın?’
Sonunda bu kadar insanın sorumsuzca yemesine Şükrü Paşa’nın mirası bile dayanamaz ve konak rehinecilerin eline düşer. Ailenin tükenişine doğru giden yolda büyük darbedir bu. Yıllardır yanlarında yaşayan cimri damadın biriktirdiği paralar imdatlarına yetişir ve hep birlikte bir apartman dairesine taşınırlar. İşin garibi kimse olanlardan ders almamıştır, evde aynı şekilde yemeye ve içmeye devam edilir. (…)

‘Aylaklar’ konusu ya da ele aldığı temalarla değil, yarattığı karakterlerle önem kazanan bir roman. Örneğin Leman Hanım’ın kocası Davut Bey, ender rastlayacağımız bir karakter. Don Kişot benzeri çılgınca davranışları onu hem sevimli hem de anlaşılmaz kılıyor. Aynı şeyi diğer roman kahramanları için de söylemek mümkün. Anday eşsiz bir yetenekle her bir roman kahramanını benzersiz bir kişiliğe dönüştürüyor. Her birini yakından tanımış gibi, her birini canlı olarak karşımızda görmüş gibi okuyoruz onun satırlarını. Roman çok varlıklı bir ailenin yoksul düşmesi şeklinde görünse de aslında Melih Cevdet Anday bir insan türünün, bir tür melankolinin, yavaşlamış bir zaman dilimi içinde yaşayan başka bir çağın insanlarının 20. yüzyılda kayboluşlarını anlatıyor. ‘Aylaklar’ çağdaş edebiyatımızın önemli klasiklerinden biridir ve mutlaka okunmalıdır.” (Asuman Kafaoğlu-Büke: Bir Çağ ve Bir Aile Yok Olurken, Radikal, 29 Temmuz 2011)

Romanlarından başka tiyatro oyunları da yazar Anday. İlk oyunu Yılanlar adını taşır. Genel seçimleri alaya alan bir komedidir.

“Devlet Tiyatrosu’na gönderdim oyunu. (…) Fakat oyun oynanmadı. Bana söylendiğine göre, iki partinin[13] de alınacağından korkulmuştu. Yılanlar oynanmadığı gibi, basılmadı da.”

Daha sonra birinci perdesini Oktay Rifat’ın,ikinci perdesini Anday’ın üstlendiği, üçüncü perdesini ise bir araya gelip birlikte yazdıkları Kıskançlar adlı komediyi yazarlar ve Devlet Tiyatrosu’na gönderirler. Reddedilmez oyun. Oynanır ve çok beğenilir:

“Oyuncu kadrosu çok güçlüydü. Yıllar sonra Ulvi Uraz, Kıskançlar’ı İstanbul’da, Beyoğlu’nda, kendi tiyatrosunda sahneye koydu fakat bu kez tutmadı oyun, birkaç temsilden sonra kalktı. Seyrettim, eskimişti.” (Melih Cevdet Anday: “Ortaklık”, Cumhuriyet, 24 Ekim 1983)

(Elbette, tüm şiirlerini, tüm romanlarını ve tiyatro oyunlarını gözden geçirmenin, onlar hakkındaki çok sayıdaki değerlendirmeleri aktarmanın olanağı yok. Fakat meraklısına, Edebiyatçılar Derneği’nin yazarın 80. Yaşı dolayısıyla Mayıs 1995’te düzenlediği Melih Cevdet Anday Günlerinde, yazarın “Kişiliği”, “Dil ve Düşünce Dünyası”, “Roman(lar)ı”, “Poetikasında Zaman, Mitos ve Müzik Kavramları”, “Tiyatrosu” hakkındaki bildirilerin toplandığı kitabı salık vermek isterim. 23 yazarın görüşleri, Anday hakkında ayrıntılı izlenim edinme olanağı veriyor.)

Ataol Behramoğlu, söyleşinin sonunda, Anday’a, “Aşka inanıyor musunuz? Diye sorar. Anday’ın yanıtı:

“İnanmaz mıyım, bi tek ona inanırım…” (Ataol Behramoğlu: “Melih Cevdet Anday’la Şiir-İmge-Matematik ve Aşk Üzerine” , Cumhuriyet Dergi, 19 Mart 1995)

Zeynep Oral’a “Âşık olmak, insanın yaşadığını gösteren tek şey. O kadar önemli ki… Bence bir tek anlaşma yolu var, o da kadınla erkek arasındaki aşk anlaşması. Orada söz belki de asıl değerini bulur. (…) insana verilmiş en büyük nimet emeksiz olan aşktır. Kuşkusuz çalışa çabalaya aşk kurmanın da var olduğunu bilmiyor değilim. Ama, inanın buna değmez. Aşk, nefes almak gibi olunca güzeldir” demiştir.

23 Mayıs 1983 günlü Cumhuriyet’te yayınlanan “İlk Aşklar” başlıklı yazısında ide ‘ilk aşkı’nı anlatır:

“Benimse ilk aşkım, aşağıda anlatacağım başka bir olayla bitişik olmasından ötürü, oldukça berraktır.

Çocukluğumu ve ilkgençliğimi yaşadığım Kadıköy’de otururdu Femihan. Tanışırdık. Bir gün Süreyya Sineması’nın önünde karşı karşıya geldik. Ben cesaretimi toplayıp onu ertesi gün için sinemaya çağırdım. Belki o da şaşırmış olacak ki, sinemanın önünde durduğumuz halde, ‘Ne oynuyor?’ diye sordu. O zaman Süreyya Sineması’nın kapısının iki yanında, biri Fransızca, biri Türkçe olmak üzere iki duyuru bulunurdu. Bunlardan birnin üstünde ‘Aujourd’hui’, ötekinde ‘Bugün’ yazılıydı. Ben şaşkınlık içinde sinemanın kapısına bakıp, ‘Aujourd’hui oynuyor,’ dedim. Kızcağız gülmedi.

Ertesi gün sinemaya film başladıktan sonra girdim ve karanlıkta arkalarda bir yere oturdum. Yarıda ortalık aydınlanınca baktım ki Femihan arkadaşlarıyla dört beş sıra önde oturuyor. Çağırdı beni yanına. Fakat ben ancak bir sıra ilerleyebildim. Yanına vardığımda film bitmişti. Femiham bir şey mi söyleyeceğimi sordu. Niyetim ilan-ı aşk etmekti ama, ‘Bir şey yok,’ dedim.

Sonra duydum ki, Femihan bir arkadaşına, ‘Hayatta en takdir ettiğim erkeklerden biri de Melih’tir,’ demiş. Ben o yaz sünnet oluyordum. İşte ilk aşkımı unutmayışım, bu sünnet olayından ötürüdür. Evde yatarken Femihan ziyaretime geldi. Bana, hiç unutmam, artist kartlarından bir demet getirmişti. Başucumda oturdu ama çok mahzundu, herhalde yaralı olduğumu düşünüp üzülüyordu.

Sonra ne oldu? Ahmet Muhip Dıranas’ın ‘Fahriye Abla’sı gibi o da evlendi, bir yerlere gitti. Behçet Necatigil’in talihi varmış, bir arkadaşı, evlenen ilk sevgilisiyle Beşiktaş Parkı’nda karşılaşır; kız utana sıkıla, çoluk çocuğa karıştığını, mutlu olduğunu söyler. Ne güzel bir şiirdir Necatigil’in o şiiri. Bense Femihan’dan bir daha haber almadım. Şiir de yazmadım onun için.Sünnet olayını anlatmadan nasıl yazabilirdim! E, bir aşk şiirine de ‘sünnet’ karıştırılmaz elbet. Ben de şiire ikinci aşkımdan sonra başladım.” (Akan Zaman Duran Zaman, s.210-211)

İkinci sevgilisi hakkında yazılarında bilgi vermemiş. Vermişse de ben o yazısını görmedim.

Öğrendiğim, Sabahat Hanım ilk eşi. Müşerref Hekimoğlu 2002 yılında yayımlanan köşeyazısında, “Karısına çok âşık ama başka aşklar da yaşıyor.” yazmıştır. İlginç bir yazıdır. Satır arasını okumak gerekir:

 “Melih Cevdet Anday ile çepçevre dostlarla çok güzel yolculuklar yaptım, geçmişe uzandım. Bu gerçeği yeniden yaşadım son günlerde. ‘Yanyana’ kitabında yer alan kimi şiirleri dize dize yaşadım galiba. ‘Dikilı Ağacım’ da o şiirlerden biri. Kitabı sevgili eşi Sabahat’e sundu Melih Cevdet. Soylu bir sunuş bence. Karısına çok âşık ama başka aşklar da yaşıyor. Başını alıp Ankara’dan İstanbul’a geliyor bir gün. Yalnız ve kararsız. Dostluğumuz o döneme rastlıyor. O yalnızlığı paylaşırken mutlu oldum. Derken Sabahat Anday İstanbul’a geldi. Ayrılık, yalnızlık sona erdi ama birliktelik uzun sürmedi. Bir ameliyat sonu kanamada yaşamını yitirdi Sabahat Anday. Elbet ben de bir şeyler yitirdim. Her şeyden önce geriye dönüş gücümü. Dönüş yolunun ölümle açılmasını içime sindiremedim galiba. Rahmetli ozan Celal Sılay ile çok tartıştık bu konuyu…” (Müşerref Hekimoğlu: “Çepçevre Dostlar”, Cumhuriyet, 15 Aralık 2002)

Melih Cevdet Anday, André Maurois‘nın “Hisler ve Âdetler” başlığıyla Türkçe yayımlanan kitabını ilk eşine armağan ederken, şöyle yazmış:

“’Sabahat
Bugün 30 yaşıma basacağımı bana birkaç gün evvel hatırlatmıştın. Demek artık yaşlı adamlar arasına giriyorum. Bu münasebetle sana bir kitap hediye etmeyi düşündüm.

5 Temmuz 44” (Selçuk Altun: “Mumdan kayıklarla alev denizinde”, cumhuriyet kitap, 5 Nisan 2012)

30 Mayıs 1956 günlü gazetelerde “Hazin Bir Ölüm” başlığı altında “şair muharrir Melih Cevdet Anday’ın refikası Bayan Sabahat Anday’ın Zeynep Kamil Hastahanesinde geçirdiği ameliyattan sonra yaşamını yitirdiği haberi yayımlanır.

Anday’ın 1972 yılının Kasım ayında Varlık dergisinde yayımlanan şiirinde yaşadığı iki acı olayı bir araya getirdiği izlenir:

Bir rüya gördüm gündüz
uykusunda
İncecikten bir kar yağıyordu.
Sabahat’im hasta yatağında yatıyordu.
İncecikten bir kar yağıyordu.
Bahriyeli ağabeyimi
düşünüp
Erzincan’da annem ağlıyordu.
Kar yağıyordu…

Telgrafhane”de yer verdiği “Seni Düşünüyorum” şiirindeki “Emilia” gerçek midir, yoksa sadece bir imge mi? Ne kendi söz ediyor, ne de başka biri. (Elbette, bir yerde sözü edilmişse de, ben görmedim diye bir açıklama gerek!) Şiir şu:

Çocukluğunu düşünüyorum Emilia
Deniz boyundaki ıssız yolu sabahleyin
Hani saçların, atkın uçuşurdu rüzgarda
Kokusunu duyuyorum bembeyaz gömleğinin
Seni kucağıma alıyorum Emilia

Ben büyüttüm seni, ben yetiştirdim
Bugüne bu sevdaya
Toprağım ekmeğim kitabım şiirim
Sen ne varsa iyiden doğrudan yana
Gözümün nuru, başımın tacı, efendim

Anday’ın ikinci eşi Yaşar Hanım’dır. “Melih’in eşi Yaşar Anday 1979 başlarında 13. Dereceyle Paris’te bir göreve atandı, bir süre sonra Melih de Öğrenci Müfettişliğinde bir göreve atanarak Paris’e geldi” bilgisini verir Hıfzı Topuz. (Eski Dostlar, s.233)

Yaşar Hanım’la evliliğinden bir oğlu olmuştur: İdris. Bir yazısında İdris’ten söz eder:

“Kitaplığımda üç büyük şairin toplu yapıtları vardır: La Divina Commedia, The Comlte Shakespeare, Oevres de Molière. Bunlar anadilleriyle beni onurlandırırlar. Dante Alighieri, bana oğlum İdris’in armağanıdır.
İtalyanca bilmem, ama Dante’yi o dilde okumak çok hoşuma gider. (…)
Oğlum burada İtalyan Lisesi’ni bitirdikten sonra Torino’da ekonomi politik okudu, anlaşılan üniversiteyi iyi derecede bitirmiş olacak ki, orada iş önerileri aldı ve onlardan birini benimseyerek İtalya’da kaldı; bir de İtalyan kızı ile evlendi. Benim şimdi İtalyan bir gelinim var.
Diyeceğim, İdris, burada İtalyan Lisesi’nin son sınıflarında iken bir gün bana demişti ki:
— Dante’yi anlıyorum, ama Baki’yi anlayamıyorum.” (“Nane Azaldı” (25 Haziran 1993), Çok Sesli Toplum, s. 272)

Oğlu ile arası iyi olmamıştır Melih Cevdet Anday’ın. Babasını çok seven oğul, babası ceketini alıp annesin Yaşar Hanım’ı terk edip gidince çok kırılır. Sonra sonra yakınlaşır gene babasıyla ama terk edilmişlik duygusu tümüyle yitmez. Anday, “Paris Yazıları” kitabının başında, yazılarından önce yer verdiği üç şiirden biri “Oğlum İdris’e Uzaktan Şiir”dir.

Paris yıllarında Melih Cevdet Anday’ın yardımcısı olarak çalışan Yılmaz Mızrak, bu şiirle ilgili anısını Cumhuriyet Kitap ekine yazar:

“Melih Bey şiirlerini, yazılarını kalemle yazardı; daktilo kullanmazdı. Büroda yazdığı da olurdu. Bir gün, ‘Yılmaz, senden özel bir şey isteyebilir miyim?’ dedi. Çok mutlu olmuştum. Yanıtımdan sonra: ‘Bu şiiri Yeditepe’ye’ye göndereceğim, daktilo eder misin?’ dedi. O sıra İtalya’da okuyan oğlu İdris’e yazdığı ‘Oğlum İdris’e Uzaktan Şiir’i, çok dikkatli daktilo ettim. Okudu, teşekkür etti. Dayanamadım, ‘İdris bu şiiri gördü mü?’ diye sordum. ‘Gördü, “çok güzel olmuş baba, teşekkür ederim” dedi. ‘Bundan daha güzel yanıt olur mu Yılmaz. İdris’i uyurken seyre doyamazdım. Ayakları yorgandan çıkardı, onlara dalar giderdim. Öyle güzel ayakları vardır ki!..’ dedi. Cebinde taşımaktan lime lime olmuş el yazılı şiirinin bir anı olarak bende kalmasını istedim. ‘Olur mu, bir kâğıt ver senin için özel yazayım.’ dedi. Kâğıdı verdim, şiiri de bakması için önüne koydum. Başını kaldırdı: ‘Oku dersen ezbere okuyamam, bakmam gerekir ama bakmadan yazarım çünkü şiiri ‘elimle’ yazdım” dedi. İnci gibi yazısıyla bana yazdığı bu şiir, benim en değerli tablomdur.” (Yılmaz Mızrak: a.g.y.)

İşte uzaktan yazılan o şiir:

Elmalar vardır öpmek için,
Yerleri hiç değişmeyen yıldızlar,
Kokular bilirim, yeni doğmuş ten,
Ve sesin ki denizin koylara girişi.

Ama yelken birden açılır gümbürtüyle,
Tekne ve bulut bir artık, kıyı sarnıç boş.
Olur da bir gün yağmur yağar mısın,
Rüzgarın dolar mı bir gün ben ?

Geceyi bekletmekten caydım,
Damıtık suyla yıkadım uykuyu,
Kar gibi oldu seni düşlemekten,
Sabahı karıştırıyorum

Ölüm bendeyse yaşıyorum,
Senin otun öylesi taze,
Senin atın öylesi huysuz,
Senin ayakların öylesi tanrı.

Doğduğunda gülümsemiştin,
O gün bugün gökyüzümdür,
Yıldız konacak şaşıran dal,
Aya bakarken susan bahçe.

Bak ne yaptım, bir cigara yaktım,
Bu şiiri yazdım koca elinle,
Ellerin bana öyle gereklidir,
Bilinmedik sokaklara çıkardım.

İkinci eşini terk etmesi, salt oğluyla arasının açılması sonucunu vermekle kalmaz; Çetin Altan ile yumruk yumruğa kavga etmesine de yol açar.

“1981 yılının Noel gecesiydi. O günlerde Melih’in eşi Yaşar’la aralarında gerilimli bir hava vardı. Eve Melih’i yalnız çağırdım. Çetin Altan o günlerdeki arkadaşı Mine Kırıkkanat’la beraberdi, onları davet ettim. Sofraya oturduk, mezeler yendi, içkiler içildi. O ara Çetin Melih’e ‘Sen Yaşar’ı bırakamazsın’ diye tutturdu da tutturdu. Melih bu konuyu konuşmak istemiyordu ama Çetin dayatıyor ve, ‘Sen Yaşar’ı bırakırsan seni öldürürüm,’ gibi lâflar ediyordu. Ben sıkıldım bu kısır konuşmalardan. Zaten bütün gün çalışmış eve yorgun dönmüştüm. Bu gerginlik sinirlerimi bozdu, saat gece 12’yi bulmuştu. Yan odaya gidip elbiselerimle yatağa uzandım, uyuya kalmışım. Bir ara, ‘Hıfzı Bey, Hıfzı Bey koşun, gelin, bunlar birbirlerini öldürüyorlar,’ sesleriyle uyandım. Bağıran Mine idi. Salona koştum, bir de ne göreyim, Melih yerde, Çetin onun üstünde, boğazını sıkmaya çalışıyor. Mine de mutfaktaki kovayı alıp doldurmuş onları ayırmak için başlarından aşağı su döküyor. Ben araya girdim, ikisi de ayağa kalktılar. ‘yapmayın, etmeyin, size hiç yakışır mı?’ gibi sözlerle ikisini sofraya oturttum. Yeniden her şey söylendi, güya barıştılar. Telefonla bir taksi çağırdım. Önce Çetin’le Mine gidecek, sonra da Melih. Tam Çetin kapıdan çıkarken Melih yeniden Çetin’e yüklenmez mi? Yumruk yumruğa geldiler, sıvalar döküldü. İkisi de kıpkırmızı, kan ter içinde. Artık öpüşüp barışmalarına gerek kalmadı. Bir daha hiçbir araya geldiler mi, bilmiyorum.” (Hıfzı Topuz: a.g.k., s.234-235)

Hıfzı Topuz, “Melih’le herkesi kıskandıracak bir dostluğumuz vardı, bu dostluk 1982’ye kadar 29 yıl sürdü.” der ya, bu dostluğun sona ermesine Anday’ın Hıfzı Topuz’un Paris’teki evinde Çetin Altan ile Yaşar Hanım yüzünden kavga etmesi yol açmıış olabilir mi? Belki etkisi olmuştur. Topuz, 2013 yılında kendisiyle söyleşen bir muhabire, aralarının bozulmasına Anday’ın bir yazısının yol açtığını söylemiştir. Belki de Anday o yazıyı Paris’te yaşanan olayın etkisiyle yazmıştır diye düşünüyorum.

“Melih Cevdet Anday Ankara’dan gelmişti, işsizdi. Melih’e gazetede bir şeyler ayarlamaya çalıştım; röportaj başına 5 lira alıyordu. Sonra sanat sayfası yapalım dedik, başına Melih geçti. Tabii Melih’in sanatçı, şair, edebiyatçı arkadaşları var, onlar para almadan yazı yazıyordu. Gayet devrimci yaklaşımlar oluyordu. Oktay Rifat, Orhan Kemal falan daha sık gelir olmuştu gazeteye. Necmettin Sadak’ın damadı Necdet vardı, Kaleci Necdet. O, gazetenin patronu Kazım Bey’e baskı yaptı. Kazım Bey de ‘Yarın öbür gün gazeteyi öğrenciler basar, burası iyice komünist yuvası haline geldi, Melih’i bu gazeteye bir daha sokmam, kovarım’ dedi. O zaman bizimle çalışan Orhan Taşçı diye bir genç vardı, ona dedim ki: ‘Git aşağıda Melih’i bekle. Gazeteye gelirse olay çıkacak, gelmesin. İki saat sonra çıkacağım. Havra diye bir meyhane var Sultanhamam’da; orada buluşalım,’ dedim. Melih’e anlattım durumu. Ve Melih’le aramızda hiçbir kopukluk olmadı. Arkadaşlığımız bütün sıcaklığıyla devam etti. Arkadaşlığımız 1953’te başladı, 25 yıl Melih benim en yakın arkadaşımdı. Melih Cevdet’in arkadaşlıkları o zamanlar uzun sürmüyordu. Yakın dostlarıyla kavgalar ediyordu. Kimse de anlamıyordu neden böyle yaptığını. Vala Nurettin yakın arkadaşıydı, onunla da kavga etti, Sabahattin Ali’yle de öyle oldu. Ankara’da Nurullah Ataç’ı tekmelemeye kalkmıştı… Mehmet Ali Aybar’a, Oktay Rifat’a darıldı. Bedri Rahmi’yi dövmeye kalktı dövdü de zaten. Bir iddiaya göre Yaşar Kemal’i de pencereden atmaya kalkmış… Sinirli biriydi. Bir tek kavga etmediği insan bendim. 20 sene sonra Cumhuriyet’te anılarını yazarken ‘Hıfzı beni kovdu,’ yazdı. Üzüldüm çok üzüldüm. Ve her fırsatta bunu açıkladım. Hâlâ anlamıyorum; ya bunu nasıl uydurabilir?” (Hıfzı Topuz: Benim hiçbir zaman büyük hırslarım yoktu, Sabah kitap, 23 Mart 2013)

Melih Cevdet’in son eşi Suna Hanım’dır. Suna Hanım’ın bir oğlu vardır: Cem Akkan.

Melih Cevdet Anday, 2002 yıkında tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitirir. Ardından yazılanlar arasında Mirgün Cabas’ın satırları Melih Cevdet Anday’ın özelliklerini ve niteliğini son kertede iyi belirten/sergileyen/özetleyen satırlardır:

“Kıpır kıpır zihni, eşine az rastlanır dili ve ilgi alanının sınırsızlığıyla Melih Cevdet Anday, yalnızca şiirin değil, deneme türünün evrensel çapta örneklerinden biriydi. O, Cumhuriyetin aydınlanma projesinin başarıya ulaşmış haliydi…

Soyutla somutu, gündelik yaşantıyla felsefeyi, fikirle duyguyu, mitolojiyle siyaseti, ölümle zamanı, ironiyle içtenliği, bilimle sanatı harmanlayan, yıllar boyunca debisi hiç değişmeyen bir nehir gibi yazan Anday usulcacık gitti.

Melih Cevdet Anday şaşırtıcı bir yazar. İçine doğduğu ve yetiştiği dönemle, yaşamını tamamladığı dönemi birbirine ulayan, bağlayan bir kalem. Sürekliliği hem zihninde; hem de kendini hep yenileyen ama bunu yaparken ilk yazdıklarını bile eskitmeyen dilinde.

Denemeci olarak kaleme aldığı konuların evrenselliği, evrenseli yerel olana bağlayışı, seçtiği örneklerin tipikliği, güncel sorunlardan hareket edip zamanla sınırlanamayacak ilkesel düğümlere işaret etmesi, ele aldığı her olguyu, her nesneyi bir soruya dönüştürebilme özelliği Anday’ı deneme yazarı olarak hep güncel ve okunur kılıyor.

Melih Cevdet Anday’ın kitaplaştırılmış denemelerini okumak sonsuz sayıda hediye paketini ardarda açmaya benziyor. İlgi ve yazı alanının sınırsızlığı, yazdığı en çetrefil ve soyut konuları bile, günlük yaşamın etine kemiğine büründürmesi okuru sürekli sevinçle şaşırtıyor..

Onun deneme kitaplarında estetik üzerine bir bölüm biter, kaldırımda karıştığı kavgayı anlatan bir diğeri başlar. Yazının içinde kaldırım sözcüğünün etimolojik kökenini anlatır, birkaç sayfa sonra Şeyh ül Muharririn Burhan Felek’in “ben bir sokak köftecisiyim” diye yazdığı mektuptan alıntı yapar. O biter kadınların savaşçılığını tartışır, hemen ardından şiirde akıl ve değişmeyi yorumlar. Sonra bakarsınız ki, dolmuş diyaloglarına kulak kabartmıştır.

Ölüm ve yaşam, zaman ve anakronizm gibi konularda hayli yazı yazmış olan Anday, 1984 yılında, neredeyse 50 yıllık arkadaşım dediği Ercüment Behzat Lav’ın ölümü üzerine kaleme aldığı yazıda, ‘sanatçının ölümsüzlüğü’ iddiasını irdelemiş. ‘Sanatçının eserleriyle ölümsüzlüğe ulaştığı’ görüşüne pek itibar etmeyen Anday, yazılarında pek çok kereler tartıştığı bu konuda bu kez şöyle diyor:

‘(…) Sanatçılara ölümü yenmiş kişiler diye bakılır, ama birkaç bakımdan yanlıştır bu görüş. Çünkü ölümü yenecek güç yoktur, bulunamamıştır. Yaşamın bir parçasıdır o. Sonraya kalan yapıtlarla anılmanın ise yaşamaya benzer hiçbir yanı yoktur. Bu durumda, sanatçının ölümü yendiği nasıl söylenebilir? (…) Belki bütün bunlar ozanı, sanatçıyı kayırmanın çabalarıdır. Doğru çıkmasını dilerim… diyeceğim, ama kendimi kandıramıyorum bir türlü; ozan da sanatçı da herkes gibi ölür, kısacası yok olur. Ne yapacaksınız!’

Doğru… Kaleminden çıkmış milyonlarca sözcüğe, basılmış binlerce sayfaya, cilt cilt kitaba rağmen Melih Cevdet Anday’ın hala yaşadığını nefes aldığını söyleyebilir miyiz?

Söyleyemeyiz. Ama kitaplar da orada duruyor.

Ne yapacaksınız?” (Mirgün Cabas: “Melih Cevdet Anday’ı deneyin”, 29 Kasım 2002, ntvmsnbc.com)

Melih Cevdet Anday’ın heykelini yaktılar

2 Aralık 2019 günlü Hürriyet’te yayımlanan Fırat Alkaç imzalı haber:

“Şairin heykelini ısınmak için yaktılar… Taş sandık fiber çıktı

İstanbul Beşiktaş Şairler Sofası Parkı’nda içki içerken üşümemek için tahta ve bez parçalarını tutuşturan dört genç, şair Melih Cevdet Anday’ın heykelini de yaktı. Dört şüpheli ifadeleri alındıktan sonra serbest bırakıldı. Çevre esnafı ise taş sandıkları heykelin fiber olduğunu yandıktan sonra öğrendiklerini söyledi.

Süleyman Seba Caddesi üzerindeki Şairler Sofası Parkı’nda önceki gün akşam 22.00 sıralarında hareketli dakikalar yaşandı. Behçet Necatigil, Sabahattin Kudret Aksal, Cahit Sıtkı Tarancı, Oktay Rifat, Orhan Veli Kanık, Neyzen Tevfik, Şair Nigar Hanım, Cahit Külebi, Melih Cevdet Anday, Necati Cumali, Özdemir Asaf ve Süleyman Seba’nın heykellerinin bulunduğu parka gelen dört genç kuytu bir köşede bulunan şair Melih Cevdet Anday’ın heykelinin yanına geldi. Gençler çevreden topladıkları tahta ve bez parçalarını heykelin yakınında yaktı. Bu sırada alevler şair Melih Cevdet Anday’ın heykeline sıçradı. Polyerster fiber kullanılarak yapılan Melih Cevdet Anday’ın heykeli bir anda alevlere teslim oldu. Alevlerin yükselmesi ile çevredekiler polise ve itfaiye ekiplerine haber verdi. Paniğe kapılan gençleri yangını söndürmeye çalıştı ancak söndürmeyince korkup kaçtı. Çevredeki esnaf yangın tüpleriyle heykeli söndürdü. İtfaiye ekipleri de olay yerine geldi.

Beşiktaş polisi, dört şüpheliyi parka yakın bir yerde yakaladı. İfadeleri alındıktan sonra serbest bırakılan şüphelilere kabahatler kanunundan işlem yapıldı.

Yonutu yapan sanatçı Metin Yurdanur dedi ki:

“25 yıl önce yapmış olduğum, Şairler Parkı’nda yer alan Melih Cevdet Anday heykelinin yakıldığını öğrendim. Bu olaydan derin üzüntü duyuyorum. Mermer kaplı, karışık teknikle yapmıştım. İlk kez öyle bir uygulama yapmıştım. Gözüm gibi bakıyordum İstanbul’a gittikçe, izliyordum, dokunuyordum heykelime de. Sanat eserleri ne olursa olsun şiirdir, resimdir, romandır tüm sanat eserleri sanatçıların birer parçalarıdır. Onlara gelen zarar sanatçıya da gelmiştir, onun da canını yakmıştır. Benim de haber aldığımda canım yandı. Çeyrek asır önce yaptığım, İstanbul’a armağan ettiğim, Şairler Parkı’na konulan ilk heykeldi. İhmali olan tüm yetkililere üzüntülerimi iletiyorum. Bir daha olmaması için gerekli tedbirlerin, önlemlerin alınmaması istiyorum.” (Umut Erdem: “Heykeltraş Yurdanur isyan etti: Benim de canım yandı, Hürriyet, 3 Aralık 2019)

 

Önder ŞENYAPILI

 

(Görseller de Hürriyet gazetesinden alınmıştır.)

[1] Flaman ressamın adı farklı kaynaklarda farklı yazılıdır: Bruegel, Breughel, Brueghel

[2]Araştırmacının dipnotu: Melih Cevdet Anday’ın özel ilgi alanlarından birisi de mavi şişe ile anahtar koleksiyonudur. Mavi şişe kullanımına da bu bakımdan dikkat edilmelidir. bk. Melih Cevdet Anday, Akan Zaman Duran Zaman I, Adam Yayınları, İstanbul 1984, s. 209.

[3] 2007 yılında yayımlanan bir haber bestecinin kim olduğu konusunda tartışma çıktığını ve tarafların birbirini dava ettiklerini duyurur. Habere göre, Show TV’de yapılan“’Şarkı Söylemek Lazım’ adlı yarışmada ‘Şinanay’ adlı şarkıyı seslendiren sanatçının, ‘Bu beste aslında Fuat Güner’indir” sözleri ‘olay yarattı’. Sezen Aksu, ‘Beste Onno Tunç’un’ diyerek canlı yayına katıldı. Sonuçta iki dost, Güner ile Aksu davalık oldu. MESAM Başkanı Ali Rıza Binboğa konuyla ilgili olarak şunları şöyledi: “Bir bestenin telif haklarının ödenmesi için piyasaya çıkması lazım. Şinanay bestesi hangi tarihte yapılmış ve bize başvurulmuş, onu araştırdık. 1989 yılında bu şarkıyla ilgili Fuat Güner tarafından MESAM’a bildirim yapılmış. Aynı yıl bu şarkı Sezen Hanım’ın ‘Sezen Aksu Söylüyor’ adlı albümünde çıkmış. Sonra telif doğunca da Fuat Güner kendisine verilen teliflerin Onno Tunç’a verilmesini istemiş. Şu anda MESAM’da bu şarkının bestecisi Onno Tunç olarak görülüyor. Fuat Güner, ismini sildirerek 1990 yılında çıkan telifleri Onno Tunç’a mahsup ettirmiş. Bizdeki bildirimlerde bu gözüküyor.” Şinanay şiirinin yazarı Melih Cevdet Anday’ın eşi Suna Anday ise beste tartışması hakkında bir bilgi sahibi olmadığını. Sadece şiiri Sezen Aksu’nun kendilerinden istediğini dile getirdi.”

[4] Garip kitabı ve Garip akımı ile ilgili ayrıntılı bilgi Orhan Veli kanık bölümünde verilmiştir.

[5] “Üç Nal Lokantası’nı Orhan Veli’nin Ankara Lisesi’nden arkadaşı Şinasi Baray’ın açtığı biliniyor. Şinasi Baray, lokantayı ailesine ait iki katlı eski bir Ankara evini düzenleyerek oluşturmuş. Evin alt katını, Şinasi Baray’ın babası önceden ahır olarak kullanıyormuş. ‘Üç Nal’ adı buradan geliyor. Üç Nal Lokantası, Ulus’ta eskiden şehrin modernleşen yüzünü yansıttığı için ‘Yeni Hayat Mahallesi’ olarak adlandırılmış olan mahallede yer alıyordu.” (Yavuz İşçen, Aralık 2011, yavuziscen.blogspot.com)

[6] Yaprak gazetesi hakkında geniş bilgi Orhan Veli Kanık bölümünde verilmiştir. (ÖŞ)

[7] 1774 ya da 1777-1934 yılları arasında 157 ya da 160 yıl yaşayan Şerif Mirza aşiretinden Bitlisli Zaro Ağa 10 Osmanlı padişahı ve bir Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı görmüş dünyanın en uzun yaşamış kişilerinden biri. Bir süre Amerika’da yaşamış olduğu da belirtiliyor.

[8] Melih Cevdet Anday ile Sabahattin Eyuboğlu’nun birlikte çevirdikleri Verlaine’in “Şiir Sanatı” şiiri şudur:

 Musiki, her şeyden önce musiki;Onun için tekli mısradan şaşma.Kıvrak olur, erir havada sanki;Ağır aksak söyleyişe yanaşma. Kelime seçerken de meydan senin;Bile bile bir nebze aldanmalı.Dumanlısı güzeldir türkülerin;Öyle hem seçik olsun, hem kapalı. Güzel gözler tül ardında görünsünGün ışığı titremeli şiirindeAk yıldızlar maviliğe bürünsünIlgıt ılgıt sonbahar göklerinde. Ararengin peşindeyiz çünkü biz;Rengin değil, ararengin sadece.Ancak öyle sarmaş dolaş ederiz.Kavalı boruyla rüyayı düşle. Nükte belâsından kurtulmaya bak;Acı zekâ, sulu gülüş neyine?İşe karıştı mı bu cins sarmısakMaviliğin yaş dolar gözlerine. Tut belâgati boğazından, susturEl değmişken bir zahmete daha gir.Kafiyenin ağzına da bir gem vurBırakırsan neler yapmaz kim bilir? Nedir bu kafiyeden çektiğimiz!Hangi sağır çocuk ya deli zenciSarmış başımıza bu meymenetsiz,Bu kof sesler çıkaran kalp inciyi? Hep musiki, biraz daha musiki;Havalanan bir şey olmalı mısraDeli bir gönülden kalkıp gitmeliBaşka göklere, başka sevdalara. Dağılıp tuzu sabah rüzgârınaMısraların alsın başını gitsinKekik, nane kokaraktan, dört yana…Üst tarafı edebiyat bu işin.

[9] Konstantinos Kavafis’in “AHİLEUS’UN ATLARI” şiirinden alıntı.

 

[10] Mahfel << mahfil: toplantı yeri (TDK Büyük Türkçe Sözlük)

[11] Okunuşu: kloşar.

[12] Burada, Anday’ın büyük dedesinin Osmanlı’nın ‘ilk eczacı paşası’ Miralay Mehmet Raşit Paşa olduğu anımsanmalı mı?

 

[13] İki parti: Cumhuriyet Halk Partisi ve Demokrat Parti (ÖŞ)

Kategoriler:   Biyografi, Şiir