Menü

Ölümden çalan bilge: Vedat Günyol / ALİ EKBER ATAŞ

Giriş

ESKİ ZAMAN BİLGESİ

[Ölümden çalan bilge Vedat Günyol’un sonsuz anısına]

 

bir sevgi tapınağı

çatısız

kapısız

penceresiz

çatı siz

kapı siz

pencere siz

gök yüzünde

başı bulut

eski zaman bilgesi

ya seni aydınlatır

ya da aynını yaratır sende

düşünce denizinde

yakar yıkar durular

23.07.2002

Bir insanı anlatmak, onun ne kadarını anlatmaktır ya da anlatamadıklarımız onun ne kadarıdır?

Bu sorunun yanıtı, 93 yıl, 4 ay, 3 gün hayata ömür katan yaşamıyla bizimle beraber yaşayan Vedat Günyol’dur.

On yedi yıl önce aramızdan ayrılmıştı. Şu ana evrilen hayatımın dönüm noktasıdır O. Onun yaşamının son yirmi yılına tanıklık etmek, aynı zamanda yirminci yüzyılı da, başından sonuna geçmek demekti. Bu şansı yakalamakla kalmadım. Onun anısına bir armağan kitabı hazırlayan kişi olmanın ayrıcalığını da yaşadım. Vedat Günyol’un yapıp ettiklerinin yanında, benim bu yaptığım, deyim yerindeyse okyanusta bir damla.

Vedat Günyol, hem damlada okyanusu duyumsatan hem de okyanustaki damlanın varlığını hepimiz için görünür yapan, Doğan Hızlan’ın demesiyle “Doğu Batı sentezinde; Batılı bir bilge, Doğulu bir derviştir.” Onda, Yunus Emre’den “el almış” bir dervişin, Pir Sultan’dan beslenmiş insancı, sosyalist devrimci kişiliğinin bir yansımasını görürüz. Her ikinin bireşiminden,kedisini çağdaş zamanlarda da yaşatacak bilge bir kişilik yaratmıştır. Vedat Günyol, karşısındakini aydınlatmakla kalmaz, bir benzerini de karşısındakinde yaratan bir kültür insanıdır.

Ortak aklımızdır Atatürk…

Ortak aklı biz Atatürk’le yakaladık. Şimdi oysa aklın yerine inancı, bilimin yerine din öğretisini egemen kılan küresel bir sömürü düzeninin egemen olduğu, halkları yoksul bırakılan bir dünya, savaşlarıyla kirletilen bir çağı yaşıyoruz. Küresel sermaye politikalarının, gelişmekte olan ve yarı gelişmiş ülkelere ihracı, yoksul halklara yaşattığı acılarıyla bir insanlık sorunu olarak sürmektedir hâlâ. Dünyanın emekçi ve yoksul halkları, kendi sorunlarını sahiplenmezlerse eğer, gelecek daha beter olaylara gebe. Olayların sonuçlarını dünyadan bağımsız yaşamıyoruz elbet. Ne ki, her ülke koşullarında farklı biçimleriyle yaşanmış olsa da, küreselleşme politikalarının sonuçları hep aynı acıyı yaşatıyor insanlığa:

Sömürü, işsizlik, etnik ve bölgesel savaşlar, doğanın yok edilmesi, çevre kirliliği, ileri teknoloji ürünlerinin yaydığı zararlı gazlardan ozon tabakasının delinmesi, mevsimlerin yer değiştirmeleri, buzulların erimesi, depremler, yangınlarla ormanların yok edilmesi, buna bağlı olarak da toprak kaymaları, büyük seller, felaketler...

Endüstriyel kafayı yarat(ama)mak

Batı aydınlanmasının tarihi yuvarlak hesapla dört yüz yıldır. Bu tarihsel olaylar, ana başlıklarıyla şunlar:  Rönesans (14-16 yüzyıl), Reform (16 yüzyıl), 1789 Fransız İhtilali (18. Yüzyıl), Sanayi Devrimi (18-19 yüzyılları), 1917 Ekim Devrimi (20 yüzyıl)… Batı’daki tarihsel gelişimi böyleyken, Osmanlı’dan Türkiye’ye gelinen süreçte neler olmuş, ana başlıklarıyla şöyle:

Biz de gelişmelerin tarihsel sıralaması da şöyle: Fatih’in, 21 yaşında genç bir padişah olarak, 29 Mayıs 1453’te (15 yüzyıl) İstanbul’u fethetmesi, Orta Çağ’ın sonu, Yeni Çağ’ı başlatan tarihi olmuştur. I. Meşrutiyet (1876 Islahat Fermanı/Kanun-i Esasi), II. Meşrutiyet 23 Temmuz 1908 (10 Temmuz 1324 ilan edildi), 18 Mart 1915-18 Çanakkale Deniz ve Kara Savaşları, 19 Mayıs 1919 Kurtuluş Savaşı, 20 Nisan 1920 Büyük Millet Meclisinin kurulması, 29 Ekim 1923 Cumhuriyet’in ilanı…

Zaman dizinsel olarak farklı tarihsel bu olaylar gecikerek de olsa, Osmanlı’da başlayıp Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu laik cumhuriyetle sonuçlanan bir süreç oldu. Bu topraklarda, Anadolu aydınlanması başlatarak, Batı’nın dört yüz yıllık tarihini 19 yılda geçmiştir.

Vedat Günyol, Batılı çağdaşlarının bile el atamadığı, dünyada bir ilk olan, hem de Hitler’in Avrupa’da yükselişe geçtiği bir dönemde, “Devletler Hukukunda Birey” teziyle hukuk tarihinde belki de bir ilke imza atmıştı.  Onun bu düşünür kimliği, Atatürk Cumhuriyeti’nin yetiştirdiği “aklı inançtan, bilimi dinden bağımsızlaştıran” bir Anadolu bilgeliğini bir yansımasıdır. Günümüz ve çağımız sorunlarını ilişkin uyarılarını ta o zamanlardan yaptı. Mustafa Kemal Atatürk’le başlayan Anadolu Aydınlanması’nın kültür ve eğitim ayağının, Hasan Ali Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç’la birlikte, kilit taşlarından biridir. hangi yapıtını okursanız okuyun, bugün yazılmış gibi günceldir, yaşayandır ve de uyaran.

Sorun “endüstriyel kafayı” yetiştirememek

194047 yılları, Anadolu Rönesansı’nın kültür ve eğitim ayağındaki devrimci atılım dönemidir.  Hasan Ali’nin bakanlıkdönemi, Batı aydınlanmasının kültür hayatımızda yaratıldığı dönemdir. İlköğretim Genel Müdürü olarak Tonguç’un KöyEnstitüleri projesi, Türk devriminin eğitim alanında köye inmesi köylüyü kalkındırmasıdır. Hasan Ali’nin bakanlıktan düşürülüp, yerine bilisiz Şemsettin Sirer’in getirilmesi büyük bir kırılma yaşatmıştır. Karşı devrimin attığı en büyük adımdır bu. İşte, Hasan Ali ve İsmail Hakkı Tonguç ikilisinin bu devrimci ve ileri atılımın içinde Vedat Günyol da vardır. Köy Enstitü yıllarında başlatılan Batı klasiklerin çevirisine Sirer döneminde son verilir. Günyol,1962 yılında kurduğu Çan Yayınlarıyla, Sabahattin Eyüboğlu ile birlikte Batı Klasiklerinin çeviri işini üstlenirler. 62 yapıtı dilimize çevirip, Türkçeye kazandırırlar.

Vedat Günyol, geçmişten günümüze yaşadıklarımızın, Türk insanının geri bırakılmışlığının, kalkınamayışımızın temelnedeninin endüstriyel bir kafaya, eleştirel akla sahip olamayışına ve bir Batılı gibi; dünyaya, olay ve olgulara, bütünlükle bakamayışına bağlar.

Batı’da, endüstriyel bir kafanın neler yaratacağını, çok yakından gördü. Sorunlara, olay ve olgulara, bilim kuşkuculuğuyla dolu bir akılla, tam bir Batılı gibi yaklaşmıştır. Soğukkanlı oluşu bundan. Duyguyu bilince dönüştürdü. Heyecanı üretime yöneltmesini bildi. Ustalığı alçakgönüllülükle, hoşgörüyü üretkenlikle buluşturdu. Toplumsalcı Türk Hümanizminin bir okuluydu. Bu düşünceyi dizgeleştirdi. Elbet ki, Vedat Günyol, onu çok iyi anlayan bir çevrenin içindeydi. Bundan olabildiğince beslendi. Eksik olanı gördü:

Endüstri toplumlarını yaratan ve gelişmeyi geliştiren, ilerlemeyi, sonsuz ilerlemeyi hedeflemiş bir bilim, kültür, sanat ve düşün toplumunu yaratacak “endüstriyel kafa”larımızın olmayışı.

Batı’nın bu özelliğini, endüstriyel bir kafanın neler yaratacağını, kendi kuşağı da dâhil, herkesten önce gördü. Sorunlara, olay ve olgulara bilimsel, kuşkucu bir akılla, sorgulayıcı tam bir Batılı gibi yaklaşmıştır Soğukkanlı oluşu bundan. Duyguyu bilince dönüştürdü. Heyecanı üretime yöneltmesini bildi. Ustalığı alçakgönüllülükle, hoşgörüyü üretkenlikle buluşturdu. Toplumsalcı Türk Hümanizminin bir okuluydu. Bu düşünceyi dizgeleştirdi. Elbet ki, Vedat Günyol, onu çok iyi anlayan bir çevrenin içindeydi. Bundan olabildiğince beslendi. Atatürk’ün ne yapmak istediğini çok iyi anladı, anlattı. Kullandığı dil halkının, yaşamı halktan, sıradan bir insanın yalınlıkları içinde geçti. Tek mülkü zamandı. Zamanın yıkıcılığına, üreterek karşı koydu. Yediden yetmişe herkesin anladığı, herkesin kendince bir heyecan yaşadığı, duygulandığı, düşünce olgunlaştırdığı bir dil ustasıydı o.

Batı teknik ve biliminin kültür uygarlığını, neden Osmanlı’nın yaratamadığı sorununa da eğildi. Bu konu üstüne sorular sordu, düşünceler geliştirdi. “Kalkınmanın Yolu” başlıklı yazısında bu sorunun temel yanlışına dikkat çeken şu sözleri önemli:

“Osmanlı İmparatorluğu da dünyayı ele geçirme tutkusundan doğmuş bir imparatorluktu. Teknik üstünlükten gelen o büyük savaş gücü ve örgütçülüğüyle Avrupa’yı en azından iki yüz yıl aşmış olan bu imparatorluk dinamizmini bu tutkudan alıyordu. Fatih’e toplar döktüren, savaş endüstrisinde yenilikler yaptıran bu tutku olmuştu…”

Bu gelişmişliğin geriliğini de şu nedenlere bağlıyordu1952’de yazdığı bu yazısında:

“…yeterli hiçbir endüstri çabasına dayanmadan, sadece ‘ganimetlerle’ beslenip, sarayla ona bağlı bir azınlığın rahatı ve Anadolu halkının yoksulluğu pahasına, imparatorluğun çöküş günlerine kadar, kuru, anlamsız, boş bir tutku olarak sürüp gitmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nu çöküşe götüren nedenlerin başında kendi öz halkının yararına işleyen bir ekonomik düzen ve endüstriyel uygarlık kuramamış olması gelir. Bugün de Türkiye’yi yarı sömürge durumuna düşüren aynı nedenlerdir…”

Alçakgönüllüğü üretkenlikle ustalığı hoşgörüyle birleştiren düşünür

Bütün yaşamı ve yaşantısının her evresi, çözüm odaklı düşünen ve yaratan, geliştiren biri oldu. Saltık, bu özelliklerini kendisiyle sınırlamadı, “kendisinin bir benzerini de, karşısındakinde yarattı.” İnsanlığın yaşadığı bunalım ve sorunlara salt, ekonomik temelde bakmadı. Evet, ekonominin belirleyiciliğinden söz eder. Ne ki,  ekonominin bu belirleyiciliğinin alt yapısında da yine, “kültür ve eğitim”in yattığına dikkat çekti hep. Ülkenin önemliyse, Yüz yıla varan bu yaşamın bütün evrelerinde eğitim ve kültür alanında ortaya koyduğu yapıtlarıyla bizi aydınlatmayı sürdürdü hep. Değişimin diyalektiğiyle iç içe bir ömür: Bir yanda aydınlanmacı, bilimsel düşüncenin savaşımcı bir baba, öte tarafta tutucu ve dinsel öğretiye bağlı bir yaşam süren dedesi. “Düşünce-inançkarşıtlığının yaşandığı bu ortamda elbet ki Günyol, bilimsel düşünceden yana tavrını koymuş. Çelişki gibi görünen bu “inanç-düşünce” çatışmasından, toplumsalcı öğretinin insancı düşünürü, devrimci sosyalisti, Vedat Günyol çıkmıştır. Şöyle diyor Günyol ve ardından sesleniyor:

İmparatorluklar kurmuş bunca devlet adamları uluslarına ne getirmişti yağmalar, talanlar, sönmüş ocaklar, kinler, her iki yanda gözyaşları, ahlar vahlar pahasına kazanılan topraklarla şan şeref edebiyatları, fetih gururları dışında?”

Can alıcı şu soruyu sorar:

“Anadolu halkına, köylüsüne ne kazandırmıştı bunca fetihler, istilalar ‘hanedan’ gururu, şan şeref tutkuları dışında, hayatı sevinç ve istekle karşılamak için ne yol göstermişlerdi uluslarına?”

Altmış dokuz yıl (1952) öncesinden bugüne sesleniyor:

“Türkiye’nin dramı, Batı uygarlığı dışında kalmış bütün geri ülkeler gibi, ‘Ölmesini bilmeyen şeylerle yaşamasını bilmeyen şeyler arasındaki amansız çatışma’daydı. Ölmesini bilmeyen şeyler, Türkiye’yi Batı dünyasından en az bir iki yüzyıl geride bıraktıran kör inançlar, yobazlıklar, olumlu bilgi düşmanlığıydı. Yaşamasını bilmeyenlerse, ta Mahmut II’den bu yana başlayan ama en iyi niyetli aydınlarımızın bile ölesiye bağlanıp yaşatamadıkları, yaşatmakta direnmedikleri Batı uygarlığını yapan bilim kafasıydı…”

Vedat Günyol, Türk aydınını, kararan şu günlerde göreve çağırıyor:

“Atatürk Türk ulusuna hayatı sevinçle karşılamanın, yani mutluluğun yolunu göstermiştir. Bu yolda yürümek, bu uğurda ölesiye savaşmak, devrimleri devrimlerle beslemek Türk aydınına düşen en büyük görevdir.”

 

Ali Ekber Ataş

Kategoriler:   Biyografi, Eleştiri/Deneme/İnceleme