Menü

TÜRK RESMİNDE BALIK/BALIKÇI İZLEKLİ YAPITLAR / Önder ŞENYAPILI

 

 

I.  ASKER RESSAMLARDAN D GRUBUNA BALIK VE BALIKÇI RESİMLERİ

Bugünün ünlü fotoğraf sanatçısı İbrahim Demirel 1941 yılında, Malatya’nın Akçadağ ilçesi, Kürecik nahiyesi, şimdi adı Durulova’ya dönüştürülmüş Körsüleymanlı köyünde doğmuş, 1966 yılında İstanbul Tatbikî Güzel Sanatlar Akademisi sınavlarına katılmıştır…

İki sınavı başarıyla sonuçlanır. Üçüncü sınavı da başarırsa, Akademi öğrencisi olacaktır. Öğrenci adaylarından “bir deniz hayvanı” çizmeleri istenir. Herkes harıl harıl istenileni yerine getirmeye koyulur. Oysa, İbo, denizi bile kaç yaşından sonra görmüştür, deniz hayvanlarını nasıl bilip de nasıl çizsin!.. Eli kolu bağlanmış öylece oturup kalır.

Allahtan, sınav süresinin bitişine az zaman kala, içeri giren bir hoca (Mustafa Aslıer), İbrahim’in yakınması üzerine, “isteyen kara hayvanı da çizebilir” iznini verir de, İbrahim, bildiği/gördüğü bir hayvan deseni çizerek “Tatbikî öğrencisi” olma hakkını eldeler.

Türkiye’nin üç yanı denizle çevrilidir ama, bu ülkede yaşayanların çoğu deniz görmemiştir. Çok yıllar önce, Orhan Veli;

Gemliğe doğru
Denizi göreceksin
Sakın şaşırma

Dizeleriyle bu olguya parmak basmıştır.

Gemlik’e doğru, saymadımsa da, çok kez gördüm denizi ve her görüşümde etkilendim. İlk kez görenin şaşkınlığını bir düşünün!… Televizyonun yaşama katılmasından sonra, hiç değilse denizin sanal görüntüsünü gören/bilen sayısı çoğalmıştır diye düşünüyorum. Denizde yaşayan hayvanları, hiç değilse balıkları tanıyan sayısı da geçmişe göre artmış olmalı. Gene de, denizle pek sıcak ilişkiler kurduğumuz söylenemez. Hele hele balıkla, balıkçılıkla ilişkilerimiz bir türlü coğrafyamıza uygun bir ilişkiye dönüşememiştir.

Çok sayıda kaynak taradığım için rahatça söylüyorum: Batı tarzı Türk resminde de balık ve balıkçılar yoğun olarak işlenmemiştir. Deniz kıyısında yaşayanlar çok zaman tekneler de içeren deniz görünüleri çizip boyamışlar ama balıklara ve balıkçılara pek itibar etmemişler. İstanbul’u resmedenler, ister istemez Boğaz’ı tuvallerine yansıtmışlarsa da Boğaz’ın balıklarından ve balıkçılarından yeterli ilgiyi esirgemişler.

Yolu İstanbul’a düşmüş yabancı (Fransız, İtalyan, vb.) ressamlar ise, Boğaz görünülerine (balıkları değilse de) balıkçıları katmışlar. Tek bir örnek vereceğim (Oysa, örnekler çok!) 19. yüzyılda İstanbul’u ziyarete eden Leonardo de Mango Üsküdar’dan bakarak Kız Kulesi, Sarayburnu ve Tophane’yi resmederken kıyıda ve açıkta balık avlayanları da (balıkçıları da) işlemiş tuvaline (R1)

R1 R2

Türk resmine Batı tarzını getiren asker ressamlar boyadıkları görünülerde (manzaralarda) insan figürüne genellikle yer vermemişler. Türk resmini figürleyen ilk ressam, Avrupa gezisine çıkan ilk Osmanlı padişahı ve spora, müziğe, resme ve yonut sanatına düşkün olan Sultan Abdülaziz‘in (1861-1876) Fransa’yı ziyareti sırasında Paris’te açılan Mekteb-i Osmani’ye hukuk öğrenimi için gönderilen ama resim öğrenimi görmeyi yeğleyerek dönüşte Sanayi-i Nefise Mektebi’nin kurucu müdürü olacak Osman Hamdi Bey(1842-1910)’dir. Yalnızca (çok zaman kendisi olan) erkek figürü değil, kadın figürü de kullanmıştır resimlerinde. Kadını, erkekle eşit konumda göstermiş ve günlük yaşam içinde işlemiştir. Böylece, Türk resmini ilk figürleyen ressam olmakla kalmamış, kadın figürünü Türk resmine sokan ilk ressam kimliğini de almıştır. Figür açısından, Osman Hamdi Bey’den başka bir önemli imza, Topçu Okulu çıkışlı Halil Paşa(1852-1939)’dır.

Halil Paşa, balıkçıları da konu edinmiş (Resim 2). Tenha ve sessiz bir İstanbul koyunda, biri ağ çeken öteki sandalın küreklerini kullanan Osmanlı dönemi giyim kuşamıyla iki balıkçı… Şunu belirtmem gerekiyor: Dengesi her bakımdan son kertede iyi kurulmuş, geleneksel resmin kurallarına titizlikle uyulmuş, renklerin yakınlaştırma-uzaklaştırma özelliğinden yararlanılmış, güçlü bir ahenk sağlanmış bu resimde. Giderek koyun sessizliği renklerle seslendirilmiş. Yâni, renklerin ses gibi algılanması sağlanmış.

Hoca Ali Rıza ile Halil Paşa’nın öğrencilerinden Ali Rıza Beyazıt (1883-1963) “Balıkçılar”ı (Resim 3) betimlemiş, daha doğru deyişle, figürlü bir peyzaja imza atmış ender asker ressamlardan biri. Beyazıt’ın bu tablosu, ışığı, düzenlemesi ve renkleriyle gerçekten başarılı bir yapıt, bana göre…

Ondokuzuncu yüzyılın sonlarında doğan, yükseköğrenimini İstanbul Hukuk Fakültesinde gördükten sonra Halil Paşa’dan resim dersleri alıp onun tavsiyesiyle Paris’e giden, Julian Akademisinde çalışmalarını sürdürüp ressamlığı seçen Hasan Vecih Bereketoğlu (1895-1971) için Taha Toros, “Osman Hamdi’ler ve Halil Paşa’ların devamını temsil eden bir ressamdır. Mesleğinin her dalında usta bir sanatkâr olarak, tabiatla kucak kucağa yaşamış, altın bir fırçanın sahibidir. Bereketoğlu, özellikle ‘su’ya gönül vermiş bir doğa aşığıdır. Tablolarında dereleri, deniz kıyılarını oldukça sık canlandırmış. Tıpkı, Hikmet Onat gibi.” Diye yazmıştır. ‘Suya gönül vermiş’ ressam salt dereleri, deniz kıyılarını değil suda yaşayan balıkları da tuvallerine yansıtmış. “Barbunya balıkları” (Resim 4), “Palamut balıkları” (Resim 5), vb. balıklar, kimi zaman da “Balıklı natürmort”larda (Resim 6) yer almış.

R3         R4

R5   R6

Asker ressamlarımızdan ve Osmanlı Ressamlar Cemiyet kurucularından Mehmet Ali Laga (18781947) (balıkları ve balıkçıları konu edinmiş mi bilemiyorum ama) “Kale Balıkhanesi”ni (Resim 7) ebedi yaşama kavuşturmuş. Herhalde Türk resim sanatındaki tek ‘balıkhane !

R7  R8

Nazmi Çekli (1884-1958) de asker ressamlardan. Balkan Savaşına, Birinci Dünya Savaşına ve İstiklâl Savaşına katılır. Binbaşılığa yükseldikten sonra 1931 yılında emekli olur. Doğduğu kent İzmir’e gelir, Eşrefpaşa Zührevi Hatalıklar Hastahanesinde görev alır ve 1941 yılına değin bu görevde kalır. İzmir İktisat Kongresi sırasında resimlerini sergiler, gümüş madalya ile ödüllendirilir. Çekli de, çok sayıda doğa görünüsünü işlediği tabloları arasına bir de balıklı duruk-yaşamını (still life) katmış. (Resim 8). İzmir’de doğduğuna ve uzun yıllar İzmir’de yaşadığına göre, belki ‘balıkçılar’ı konu edindiği yapıtlara da imza atmıştır.

  R9   R10

Çallı ve/ya da 1914 Kuşağı diye anılan topluluğu oluşturan ressamlardan biri olan Hikmet Onat (1882-1977) neredeyse bütün resimlerinde denizi yansıtmış, ayrıca deniz araçlarını, — sandalları, mavnaları, yelkenlileri, vapurları, gemileri Türk resmine katan ressam olarak kimliklendirilmiştir ama ‘balıkçı(lar)’ı işlediği tablo sayısı birkaçı aşmıyor. Bu arada, bir duruk-yaşamında ‘balık’a yer vermiş. Böyle başka çalışması var mı, bilemiyorum. Benim kaynak tararken rastladığım bu duruk-yaşamının adı “Balık ve Sebzeler” (Resim 9). “Kıyıda Balıkçılar” adı verilmiş bir tablosu da var. (Resim 10)

Sanayi-i Nefise Mekteb-i Ali’nin ilk öğrencilerinden olan İbrahim Çallı (1882-1960) serbest/devingen fırça vuruşlarıyla gerçekten mükemmel bir ‘Balıkçı’ tablosu yapmış.(Resim 11)

R11

     R12                                   R13

Çallı’nın “Balıkçılar” (Resim 12) konulu başka tabloları da var. Bir örneğini bu sayfalarda görüyoruz. Ayrıca, “Bebek Camii” (Resim 12) benzeri görünülerinde balıkçıları işlediğine de tanık olunuyor.

R14

Çallı Kuşağı ressamlarından olan Namık İsmail (1890-1935) “Harman” tabloları ile bilinir yaygın olarak. Şişli atölyesinde ressam arkadaşlarıyla savaş resimleri yapmıştır. Belki balıkçıları ve başka balıklı resimleri de vardır ama ben bir “Balıklı Natürmort”unu buldum. (Resim 14)

1929 yılında kurulan Müstakil Ressamlar ve Heykeltıraşlar Birliğinin kurucu üyeleri arasında yer alan Ali Avni Çelebi (1904-1994) ve Zeki Kocamemi (1901-1959) kimi sanat tarihçilerince Türk resminde modernleşmenin öncüleri olarak anılırlar. İki sanatçı da, inşacı/yapımcı (konstrüktivist) anlayışın uygulayıcısı. “Sanatın kendine özgü bağımsızlığı içinde çalışmak” ilkesini savunan (kısaca anılışıyla) “Müstakiller”in öteki üyeleri ise Hale Asaf, Muhittin Sebati, Cevat Dereli, Refik Epikman, Mahmut Cuda, Şeref Akdik ve Nurullah Berk’tir. Müstakiller, kübizmin geometrik ve inşacı (konstrüktivist) yanını benimsemişlerdi. Biçemlenmiş (stilize) ve de biçimbozmaya (deformasyona) dayalı figürler, parçalanmış, yüzeyli köşelendirilmiş, görünüşleri keskinleştirilmiş nesneler boyuyorlardı..

   R15   R16

Müstakil Ressamlar ve Heykeltıraşlar Birliğinin kurucu üyeleri arasında yer alan Şeref Akdik(1889-1972)’in iki “Balıkçılar” tablosunu buldum. (Resim 15, 16).

1990 yılında Ali Avni Çelebi ile TV için görüşmüştüm:

“Yurtdışında 6 yıl kaldınız. Türkiye’ye döndüğünüzde, Müstakil Ressamlar ve Heykeltıraşlar Cemiyetinin kurucuları arasında yer aldınız. Neydi amacınız?”

“Kuşaklar arası fark… Bizden önceki kıymetli hocalarımıza göre biz genç kuşak ayrı bir hava içerisinde çalışıyorduk.”

“Neydi o ayrı hava?..”

“Daha fazla lokal kıymetler üzerinde çalışılırdı. Objektif, lokal kıymetler üzerine ve tertip keyfiyeti, konstrüksiyonu, armonisi, her şeysiyle bir parça daha yerinde, isabetli olarak çalışılırdı. Öyle düşünüyorum.”

“Lokal kıymetler deyimini açar mısınız?”

“Yani, mahalli kıymetler… Bünyenin kendisi… Olduğu gibi bünyenin varlığı… Budur. Ayrıca, bir de bunun görünüşü vardır. Biz, harici görünüşüne pek iltifat etmeyiz, maddenin değerini…”

“Yani gözle görülmeyen mi?”

“Gözle görülüyor. Fakat bilhakkın madde olarak görülüyor. Cisim olarak görülüyor. Hacim itibarıyla, ebat itibarıyla, sağında solunda olan cisimlerle farkları, heyeti umumiyesi bir terkip halinde çalışılıyor.”

“Nedir yapımcılığın (kostrüktivizmin) tanımı?”

“Bu bir kuraldır. Kurma şeysinden [eyleminden] geliyor. İnşaat, yapım’dır. [Yapımcılık], terkip itibarıyla, resim şeylerinin [ögelerinin], mimar gibi, yerlerini tayin etmek ve ona göre heyeti umumiyeyi tek vücut haline getirmektir.”

Ali Avni Çelebi tuvallerine denizi taşıyan ressamlardandı. “Deniz Hamamı”, “Plaj”, “Sörf”, “Sörfçü”, “Denizde Yıkanan At”, “Sandal Sefası”, “Suyun Serinliğinde” (gene denize sokulmuş yıkanan bir at), “Sahilde Köylü ve Atı”, vb. konulu/adlı resimler yapmıştır. Ayrıca, “Balıkçılar” adlı tabloları da var. Örnekleri bu sayfalarda yer alıyor. (Resim 17, 18, 19, 20)

   R17

R18                                             R19

      R20

Müstakiller”den Cevat Dereli (1900-1989) de “Balıkçılar” (Resim 21) “Balıkçı” (Resim 22) adlı tabloların yanı sıra “Balıkçı Dükkânı”nı (Resim 23) da tuvallerine yansıtmış. Balıkçı dükkânın geri plandaki duvarında yandan çarklı bir Boğaz vapuru betimlenmş. Aynı düzenlemenin yinelendiği kimi tuvallerde Boğaz vapurunun yerini bir tekneye bıraktığı görülür. Dereli, bir başka resmini “Mine ve İstanbul Balıkçıları” (Resim 24) olarak adlandırmış. Sanatçı Mine’nin bir boy portresini de yapmıştır. Bir başka resminin adı “Mine, Erdoğan Sübar ve Kartal” adını taşıyor. (Resim 24) Erdoğan Sübar’ın Dereli’nin ressam arkadaşlarından biri olduğunu, artiummodern sitesinde satışa sunulan “Kar” ve “Karlı Manzara” adlı iki tablosunu görünce anladım. Dolayısıyla, Mine de Erdeğon Sübar’ın eşi (ve/ya da kızkardeşi) olmalı.

R21

  R22                                                                 R23

   R24   R25

Rize doğumlu Cevat Dereli, yarışma kazanarak Paris’e gitmiş ve 4 yıl Julian Akademisinde çalışmış, dönüşünde yerleştiği İstanbul’u yalnızca doğa güzellikleriyle değil, insanlarıyla ele almış. “Balıkçı Kayıkları” (Resim 25) adlı çalışması ise, doğrusu ya, özgünlüğüyle çarpıcı.

Cevat Dereli’nin resimleri topluca incelendiğinde, görülecek ki, Avşa adasını, Bursa’yı, Erdek’i, CHP’nin düzenlediği ‘Yurt Gezisi’ resim çalışmaları kapsamında (ve orada yaptığı resimlerle birincilik ödülü kazandığı) 1939 yılında gittiği Sinop’u; İstanbul’u, Boğaz’ı ve İstanbul’un Beyoğlu, Salacak vb. semtlerini görüntülerken, oralarda yaşayan ‘insanlar’ı (ve elbette balıkçıları) (Resim 26) betimlemeyi savsaklamamış, tersine, büyük ağırlıkla tuvallerine (kendine özgü ve özgün anlayışıyla/tutumuyla/üslubuyla) yansıtmış.

R26

Müstakiller’in kurucu üyeleri arasında olmayan ama daha sonra topluluğa katılarak ortak sergilere yapıt veren Ziya Keseroğlu (1906-1975) görünüler yanı sıra duruk-yaşamlar (still life) da boyamış. Duruk-yaşamlarında ‘balık’ figürüne yer verdiği gözleniyor; bir örneği de bu sayfalarda yer alıyor. (Resim 27)      R27

Müstakiller’den sonra, 1933 yılında, beş ressam, — Zeki Faik İzer, Nurullah Berk, Abidin Dino, Elif Naci, Cemal Tollu ve ve bir yonut (heykel) sanatçısı, — Zühtü Müridoğlu bir araya gelip D Grubu’nu kurmuşlar. Osmanlı Ressamlar Cemiyeti, Sanayi-i Nefise (Güzel Sanatlar) Birliği ve Müstakil Ressamlar ve Heykeltıraşlar Birliği’nden sonra kurulan ‘dördüncü’ sanatçı topluluğu olduğu için, Alfabenin dördüncü harfi (D) topluluğun adı olarak seçilmiş.

İlk sergilerini İstanbul Beyoğlu Narmanlı Handa bulunan Mimoza şapkacı dükkânında açan D Grubu sanatçılarının arasına 1934 yılında Bedri Rahmi Eyuboğlu ve Turgut Zaim; 1935 yılında Halil Dikmen, Eren Eyüboğlu, Arif Kaptan, Salih Urallı ve Eşref Üren; 1941 yılında Hakkı Anlı, Sabri Berkel, Fahrelnisa Zeid ve Ankara’nın Sıhhiye Meydanındaki Hitit yonutunu yapan Nusret Suman katılmış.

R28  R29

R30   R31

Topluluğun ‘Reis’i Zeki Faik İzer (1905-1988), sonraları soyut resme kayarsa da, balık figürlü düzenlemelere de imza atmıştır. 1958 tarihli “Balıklı Kompozisyon” (Resim 28), 1959 tarihli ve 1971 tarihli “Balıklar” (Resim 29, 30) o düzenlemelerden üç örnek. Ayrıca 1995 tarihli “Dolmabahçe’den” (Resim 31) adlı görününün ön plânında sandalda 2 balıkçı; orta plândaki iskelede ise oltayla balık tutan 2 figür görülüyor.

D Grubu kurucularından Cemal Tollu tuvallerine sık sık ‘tekneler’i, giderek teknelerdeki yükleri boşaltan ve/ya da tekeneleri yükleyen liman işçilerini taşımış ama, balıklara ve balıkçılara pek ilgi göstermemiş. (Ben balıklı/balıkçılı resmini bulamadım.) Abidin Dino ve Elif Naci’nin de balıklara ve balıkçılara ilgi gösterdikleri söylenemez. Nurullah Berk’in 1957 yapımı “Fırtına” (Resim 32) adlı yapıtında dalgalı denizle boğuşan yelkenli bir teknedeki ailenin ‘balıkçı ailesi’ olması olasılığı düşük (bana göre). Gelgelelim, bir başka çalışmasında (Resim 33) balıkları da, balıkçıları da özgün üslûbuyla betimlediği görülüyor. Hele ‘balık’ betimlemeleri, eski tabirle ‘calibi dikkat’.

R32                               R33

R34                         R35

Topluluğa sonradan katılan Bedri Rahmi Eyuboğlu(1913-1975)’nun “Cam Gözlü Balık” (Resim 34) adlı salt balığı konu edinen tablosundan ayrı olarak, ressamın ve yakın çevresinin başlattığı ‘Mavi Yolculuk’un bıraktığı izlenimle boyadığı 1972 tarihli “Mavi Gezinin Notları” (Resim 35), balığı sofrada, balıkçı tablasında, kısaca anlatımla, yakalandıktan sonra değil, kendi sularındayken/denizdeyken, öteki deniz canlılarıyla (üst sağ köşedeki tekne de hesaba katılırsa cansızlarıyla da) birlikte işleyen, — belki de — ilk yerli resim. Bedri Rahmi’nin çok sayıda renkli balık desenleri yaptığı biliniyor.

 

                        

Bedri Rahmi Eyuboğlu’nun çok sayıda yaptığı renkli balık desenlerinden 3 örnek

Eren Eyuboğlu da rengarenk balıklar boyamış. “Balıkçı Dükkânı” adlı tablosu Eczacıbaşınca 27×42 cm boyutlarında bir seramik tablete dönüştürülmüş. Gerçekten de göz alıcı ve – gene “Mavi Yolculuk”a gönderme yapacağım – Ege’nin yaz sıcağı dükkânın kızıl duvarları aracılığıyla izleyiciye ulaşıyor. (Resim 36) Bir başka balıklı çalışması Eren Eyuboğlu’nun denizlerimizdeki balık çeşitliliğinden etkilendiğinin göstergesi sayılabilir. (Resim 37)

R36

D Grubu’na 1935 yılında katılan Eren Eyuboğlu(1912-1988), 1985 yılında “Balıkçılar ya da Voli” (Resim 38) adını koymuş bir tablosuna. ‘Voli vurmak’ deyişini bilirim de, başka ne anlama geliyormuş diye baktığım TDK Türkçe Sözlük şöyle açıklıyor: “is. (vo’li) 1. den. Balıkçı kayıklarının balıkları çevirmek için denize fırdolayı ağ salmaları. 2. argo Vurgun, kazanç, kâr.” Sözcüğün Rumcadan geldiği de belirtiliyor. Eyuboğlu’nun tablosu sözcüğün her iki anlamını da kapsıyor bence. Tabloda balıkçıların fırdolayı ağ serdiklerinin yanı sıra ağların tıka basa balık dolu olduğu da izleniyor. Tıka basa balık dolu olması, ‘bol kazanç’ demek!..

R37    R38

1935 ve 1941 yılında topluluğa katılan ressamlardan Sabri Berkel ve Fahrelnisa Zeyd’in   balık/balıkçı izlekli resimleri var. Her ikisi de soyut çalışan bu iki ressamdan Sabri Berkel’in “Balık”ı (Resim 39) biçemlenmiş bir figür. Ressamın kendine özgü üslubu balıkları ve balıkçıları bir arada işlediği tabloda daha da belirgin. (Resim 40) Önceleri “Budapeşte-İstanbul Ekspresi”, “İstanbul’da Bir Kış Günü”, “Karma Bir Durağanlık” adlı ve benzeri figürlü resimler yapan Fahrelnisa Zeyd (1901-1992)’in bir soyut çalışması “Beş Balıkçı Kardeşin Ölümü” (Resim 41) adını taşıyor. Kimdi o kardeşler? Beşi birden nasıl öldü? Neden öldüler? Öyküsünü keşke öğrenebilseydim!.. Öyküsünü bilmiyorum ama, resim yetkin bir Fahrelnisa Zeyd (soyut) resmi.

R39         R40

R41

R42

Aynı zamanda neyzen olan, sesinin güzelliği dolayısıyla ‘Florya’ lâkabıyla anılan ve “Saksı İçinde Jeranyom” (Jeranyom=geranium=sardunya) adlı yapıtı Paris’te Salon d’Automne’a kabul edilen Halil Dikmen(1906-1964)’in “Balıkçılar” adlı tablosu (Resim 42) D Grubu’nun öteki üyelerinin üsluplarıyla benzerlik göstermiyor. (Öteki üyelerinin derken, örnekler bulabildiğim/sunabildiğim ressamları kastettiğim açık.)

Balık/balıkçı izleğine yoğun olarak fırça sürenler ise “Yeniler” adlı topluluk. İzleyen bölüm Yeniler’in balıkları/balıkçıları hakkında…

 

II.  YENİLER ya da LİMAN RESSAMLARININ BALIKLARI-BALIKÇILARI 

Yeniler’, 1940 yılında, ülkedeki sanat yaşamının Çallı kuşağı ile D Grubu’nun egemenliği altında bulunduğunu öne süren sanatçıların — Haşmet Akal (1918-1960), Agop Arad (1913-1990), Avni Arbaş (1919-2003), Turgut Atalay (1918-2003), Ferruh Başağa (1914-2010), Nuri İyem (1915-2005), Fethi Karakaş (1916-1977), Kemal Sönmezler, Selim Turan (1915-1994), Mümtaz Yener(1918-2007)’in kurduğu, “bizim insanımız”ı konu alan “Türkiye’nin çağdaş ortamına uygun bir sanat anlayışı”nın yerleşmesini ve de “kültürel geleneklerimizin çağdaş yorumu”nu amaçlayan topluluğa seçtikleri/verdikleri ad.

Şair-yazar Attila İlhan, çok yıllar sonra topluluktan şöyle söz eder:

‘‘… Onlar ayrı bir ressamlar topluluğu oluşturmuşlardı; içlerinden Haşmet Akal’ı çok yakından, Fethi Karakaş’ı bir hayli, Agop Arad’ı ağabey gibi; Avni Arbaş’ı Paris’te, Nuri İyem’i resimlerinden, az çok tanımıştım: Hemen hepsi toplumcu gerçekçi bir resim anlayışını temsil ediyorlardı; meraklısı, ‘40 karanlığı’nda yayımlanmış, toplumcu dergileri açıp baksın, desenlerine rastlayacaktır. Şairlerin kitap kapaklarında filân da!

En yakın örnek, benim ‘Duvar’ adlı ilk şiir kitabım! Mâlûm-u âliniz, dönemin gözde yayıncıları, -armağan da kazanmış olsa-, ‘solcu’ şairlerin kitaplarını basmıyorlar; annem hâlime acıdı; ben de, onun verdiği bin lirayla, bu işe kalkıştım; liseden arkadaşlarım yardımcı oluyorlar, anlaşıldı ki kitabı çıkarabileceğiz; elbette, dağıtımı ayrı bir konu. Daha önce, ‘Duvar’daki şiirleri aksettiren bir kapak kompozisyonu gerekiyor. Aklıma gelen ilk isim, Fethi Karakaş: O tarihte, Herr Braun’un Asmalımesçit’teki -yarı kahve yarı bar-lokalinde rastlaşıyorduk; ‘durumu anlatarak, Fethi ağbiy’den (Karakaş) rica ettim; acaba bu şiirlere bir kapak yapar mıydı? ‘Duvar’ın ilk baskısını bugün kim hatırlıyorsa, bilecektir: Kapağında, siyah zemin üzerine yapılmış, kurşuna dizilen bir adam resmi vardır ki, işte o, Fethi Karakaş’ın fırçasından çıkmıştır.

Öyle ressamların nesli tükendi mi, ne? İlk görüşte insanı çarpan tablolar görünmez oldu, asma çardağı gibi constellation ‘lar inşa ediliyor; tablo nerededir, neyi anlatır, ara da bul!…) “ (Attila İlhan: “…Adı Neydi, Demiştin? ´Nuri İyem!´…”, Cumhuriyet, 18 Temmuz 2005)

Yeniler’e göre, Türkiye’de dekoratif resimler yapılıyordu. İnsana eğilmemişti resim. Oysa, insanı, — sıradan insanı konu almak gerekiyordu. Öyle yaptılar. Tuvallerine sıradan İstanbul insanını yansıttılar. Kuruluştan bir yıl sonra düzenledikleri sergide konu balıkçılardı. Serginin açılışı kurdela kesilerek değil, bir ‘balıkçı ağı’ kesilerek yapıldı. Bu ilk sergi, Yeniler’in “Liman ressamları” diye de anılmalarına yol açmıştır.

Yeniler‘in Türk resmine getirdiği yenilik, konuya ilişkin. Artık, yalnızca doğa görünüleri, duruk-yaşam (still-life), portreler ve çıplaklar (nü) değil, sıradan insanın günlük yaşamından kesitler de boyanmaya başlanıyor.

Topluluğun kurucu üyelerinden Turgut Atalay, aradan yarım yüzyılı aşan bir süre geçtikten sonra açtıkları ilk sergiyi şöyle anlatmış:

“Efendim, ‘Liman Sergisi’ konusunda Lévy’ye de başvurduk… Kendisi, ‘ben size “İstanbul Ekolü” ismini koyarım… Bunun üzerinde durun… İstanbul’da yaşıyorsunuz… İstanbul’da öğrenim görüyorsunuz’ dedi. Fakat biz limanda çalışıyorduk… Kolayını bulduk… ‘Sergiyi bir balıkçıya açtıralım’ diye düşündük. Bizim üç aylık süre içinde çalışma yerimiz Haliç’deki kahveler, kahvecikler, hammal odacıklarıydı. (…) Hepimiz anlaşarak Haliç’de çalışmaya ve ‘Liman Sergisi’ adını koymaya karar verdik. Sergimiz alışılmışın dışında bir olay oldu. Akademi’ye karşı, yine de anarşist bir sergiydi. Nurullah Berk bizi beğenmedi. Psişik olarak sosyal bir sergiydi. Biz, Akademi’deki hocalarımızın resim satamayışlarına acıyorduk. Ayrıca onların arkasından gitmemeye kararlıydık ve kendimize ayrı bir yol arıyorduk. Halka inerek biraz da ucuza resim satmak istiyorduk. Resmimizin halka dönük olmasına rağmen sanatımızdan ödün vermedik. Ucuz ama kaliteli resim yapmaktı amacımız. (…)

‘Yeniler Grubu’ olarak aradığımızı nisbeten bulduk. Gazetecilerin çoğu bizi tuttu… Meselâ Fikret Adil… Bizlerden basında söz açıldı. Prof. Hilmi Ziya (Ülken) bizi savunan ‘Cemiyet ve Resim’ isimli (Doğru adı: Resim ve Cemiyet’tir. ÖŞ) kitabını yayımladı. Ayrıca resim; satılan, para getiren bir meta haline geldi. Ben de, Nuri (İyem) de epey resim sattık. Bizi seven, anlayan yöneticiler nedeniyle bankalar resim almaya başladılar. Vedat Nedim Tör bunun elebaşılığını yaptı.

‘Yeniler Grubu’nun devam etmesini engelleyen ilk sebep Akademi’nin çelmesidir. İkincisi herkes kendisine bir cankurtaran simidi aradı. Avni (Arbaş), Selim (Turan) burs alarak Avrupa’ya gittiler. Kemal Sönmezler bahçeciliğe yöneldi. Ben tiyatroya girdim. Nuri talebeleriyle atölye çalışmalarına başladı. Nuri ile ben biraz direndik. Ama sonunda ‘Yeniler Grubu’ Türk Resim Tarihi’ndeki yerini aldı.” (Dr. Erdoğan Tanaltay: “Turgut Atalay ile Bir Gün”, Sanat Çevresi, Mayıs 1992, sayı:163, s. 8-10) (Not: Parantez içindeki ‘soyadları’nı ben ekledim.)

Topluluğun kurucularından Haşmet Akal, 1954 yılında Yapı Kredi Bankasının açtığı ‘İstihsal’ (Üretim) konulu yarışmada, ‘Balıkçılar’ adlı tablosuyla derece almış. (Bu resmin görüntüsünü bulamadım.) Ne var, Yeniler’in ‘insan’a eğilmeyi erekleyen, bir başka deyişle ‘toplumsal gerçekçi’ tutumu kimilerini rahatsız etmiş. Rahatsız olanlardan biri, o dönemin ünlü yazarı Peyami Safa’dır.

Haşmet Akal’ın öğrencisi Radikal gazetesi köşeyazarı Türker Alkan yazmıştır:

“Eskiden komünist olmak çok zordu. Mersin Lisesi’nde Türkiye’nin en iyi ressamlarından biri olan Haşmet Akal hocamızdı. Bir gün Peyami Safa’nın köşe yazısında ‘Haşmet Akal komünisttir, resimlerinde gizlice orak çekiç simgelerini kullanır’ sözleri çıkınca, herkes Haşmet beye karşı cephe almıştı. Komünizmin nasıl belalı bir iş olduğunu ilk kez orada gördüm. İkinci kez de Nâzım Hikmet’in şiirlerini gizli gizli okumak zorunda kalınca.” (Türker Alkan, “Zordur barıştan yana olmak”, Radikal, 26 Haziran 2008)

Olayı, Doğan Hızlan da anlatmıştır:

“Gençliğimdeki bir sergi komedisini anımsadım.

Türk resminin Toplumsal Gerçekçilik çerçevesinde figüratif resimleri ve portre çalışmalarıyla tanınan Haşmet Akal (1918-1960) bir resim sergisi açmıştı.

Belleğim yanıltmıyorsa, resimlerine attığı imzayı bir işgüzar orak çekice benzetmiş ve ihbarda bulunmuştu.

O dönem düşman komünizmdi ve onu çağrıştıran her türlü şekil ihbar konusuydu.

Şimdi aynı sanat müfettişleri(!) orak çekiç yerine Nü’lerin ayıp yerlerini arıyorlarmış. Merak bu.

Yanılmıyorsam galiba Aziz Nesin de o zaman bir yazı yazmıştı.

Mizahın büyük ustası, Haşmet Akal‘ın resminde nasıl orak-çekiç bulduğunu yazarken, amuda kalktığını, çeşitli vücut hareketlerinden sonra orak-çekiç’i keşfettiğini yazmıştı” (Doğan Hızlan: “Haça benzediği için yıktırılacak”, Hürriyet, 23 Temmuz 2008)

Avni Arbaş yaşamının 30 yılını Paris’te geçirmiş, Türkiye’ye döndükten sonra da Boğaz’dan, güney kıyılarından görünüler aktarmıştır tuvallerine. Kıyı görünülerinde balıklara (Resim 43-”Balık”, Resim 44- “Kırmızı tepside balıklar”) da, balıkçılara da yer verdiği görülür. Balıkçı portreleri de izlekleri arasındadır. (Resim 45-“Reis”, Resim 46 – “Kahvede Balıkçılar”) Bir başka anlatımla, Arbaş, balıkçıları, denizde ve sahilde değil, karada, kapalı mekânlarda da betimlemiş. “Balıkçılar” (Resim 47) adlı yapıtında, balıkçılar toplu halde açık mekânda betimlenmiştir. Gene aynı adlı 1966 yapımı bir tablosunda “balıkçılar” denizdedir. (Resim 48). “Balık” izlekli duruk-yaşamını (natürmort) bu sayfalara aktarmaktan keyiflendiğimi belirtmeliyim. (Resim 49) İbrahim Demirel özel koleksiyonundaki Avni Arbaş balığının görüntüsünü yolladı. 1954 yapımı. (Resim 50)

R43                                               R44

R45                       R46

R47

R48               R49

R50

R51                                         R52

Aynı topluluğun kurucularından Turgut Atalay’ın “Balıkçı”sı (Resim 51) ‘anıtsal’ bir figür. Daha doğrusu, yorgun, (lime lime gömleğinin sergilediği) yoksul ve (sol yanına yatmış başının sergilediği) kadere boyun eğmiş (mütevekkil) görünüşüne karşın gücü kuvveti yerinde bir figür… Ancak, balıkçıyı balıkçı dükkânında betimlediği tabloda (Resim 52) ayakları çıplak, yüzü asık, efkârlı ve efkârını sigara dumanıyla dağıtmaya çalışan bir figür görülüyor. Atalay’ın 1989 tarihli bir tablosu ise ‘balıklar’a özgülenmiş. (Resim 53). Tek bir balığı da tuvaline taşımış. (Resim 54) İnce bir espriyle: Bir teknenin güvertesindeki masadan denizi seyreden bir balık!.

   R53       R54

Üyelerden Agop Arad’ın da bir “Balık”lı (Resim 55) duruk-yaşamı var. (Agop Arad 1947 yılında ‘Tavanarası Ressamları’ Topluluğunu kurmuş ve Ömer Uluç ile Atıf Yılmaz’ın yanı sıra Nuri İyem de bu toplulukta yer almış.) Agop Arad çeşitli gazetelerde ressam olarak çalışmış. 27 Mayıs 1960 sonrası Cumhuriyet’e girmiş ve orada çalışırken yoksul insanları konu edinen resimlerinin yer aldığı çok sayıda sergi açmış. Karakaş gibi, Arad da kitap kapakları tasarımlamış. Bir aralar, açık artırma ile alım-satım yapan bir web sitesinde, Edmond Rostand’ın ünlü yapıtı “Cyrano De Bergerac”ın Sabri Esat Siyavuşgil çevirisiyle 1956’da Remzi Kitabevince yayımlanmış 4. basımı açık artırmaya konulmuştu. Kapağını “Gazeteci, Ressam Agop Arad”ın yaptığı belirtiliyordu.

Agop Arad, bir başka tablosunda ise “Boğaz’da Balıkçılar”ı topluca yansıtmaya çaba göstermiş. (Resim 56) Doğrusu ya, güzel bir resim. Üstelik Boğaz’ın taşlaşmaya başladığı ilk evreleri gösteriyor olması değerini katlıyor. Henüz yeşilin ağırlık taşıdığı/ağırlığını yitirmemiş olduğu bir dönemin tablosu.

R55        R56

Agop Arad’ın bir başka “Balıkçılar” (Resim 57) betisi gazete ve kitap kapağı ressamı olarak çalıştığına kanıt sayılabilir.

R57

Ferruh Başağa, ilk dönemlerinde figürlü resimler yapmış. Balıkçıları konu edindiği desenini (Resim 58) sonradan tuvale taşımış mıdır bilmiyorum ama, ancak siyah-beyaz bir kopyasına rastladığım “Balıkçı düzenleme”si (Resim 59) bu konuya da eğildiğini belgeliyor. Bir de mozaik balığı (Resim 60) var. Ne var ki, Başağa balıktan çok kuşlarla, balıkçılardan/balıkçı teknelerinden çok yelkenlilerle uğraşmış ve kuşları ve yelkenlileri soyut düzenlemelere dönüştürmüştür.

R58                                R59

R60

Attila İlhan’ın ‘Duvar’ adlı şiir kitabının kapağını yapan Fethi Karakaş’ın “Balık” (Resim 61) adlı bir tablosu olduğunu saptadım. Bir de “Balıkçı”sını buldum. (Resim 62)

R61                                                         R62

Nuri İyem de Ferruh Başağa gibi, figürlü resimden soyut resme yönelmiş, uzun süre soyut düzenlemeler ürettikten sonra yeniden figürlü resme dönmüş. (Ferruh Başağa dönmemiştir.) Attila İlhan, İyem öldüğünde, hakkında şöyle yazmış:

“Nuri Ağbiy’le (İyem) hiçbir yakınlığımız olmadı; pardon, yanlış söyledim; onun desenleri, hele tablolarındaki sapına kadar bu toprağın çocuğu, sapına kadar insan ve çilekeş portreler, her zaman aklımı karıştırmış, duygularımı allak bullak etmiştir; o başka, demek istediğim şu ki, muhtemelen benim iflâh olmaz güreliğimden, hiçbir zaman bir araya gelemedik, toplumcu gerçekçi resimden, toplumculuğun ne demek olduğundan; gerçekçi bir ressamın neye, nereden başlaması lâzım geldiğinden, karşılıklı söz edemedik!

Vefat haberini okuyunca, ilk duygularım bunlar oldu; kendi neslinden, yanılmıyorsam, Batı’ya gitmek hevesine kapılmayan, ya da gittiyse bile, bütün heyecanıyla yurduna dönen, tek ressam odur; bir ara denediği -adı modern- resimlerinde bile, meraklı ve dikkatli gözler, hayatı boyunca onu durmaksızın çalıştıran, yurt sevgisini, yurdunun insanlarına verdiği önemi, hele – çoğu da, kırsal – yoksullara, ‘zahmetkeş’ Anadolu kadınlarına düşkünlüğünü hisseder. Nuri İyem’in gerçekçiliği, yurdunun gerçekçisi olmak anlamına geliyordu; elin ecnebisi onu beğenmiş, beğenmemiş.. hiç ‘takmazdı’…” (Attila İlhan: “…Adı Neydi, Demiştin? ´Nuri İyem!´…”, Cumhuriyet, 18 Temmuz 2005)

R63                                            R64

R65           R66

Nuri İyem’in 1947 yılında yapılmış “Balıklar” (Resim 63) duruk-yaşamı (still-life), 1951 tarihli bir “Balık” soyutlaması (Resim 64) yanı sıra, (tarihini saptayamadığım) balıkçıları değilse bile bir “Canlı Balık Lokantası”nı (Resim 65) konu edindiği görünüsü, Anadolu kadın portreleri üstadının ‘Liman Ressamları’nın ilk sergisinde yer aldığının kanıtları olarak benimsenebilir. İyem’in “Karaköy’deki Balıkçı Haydar” resmi (Resim 66) ise, sanatçının figürlü resimle soyutlama eğilimi arasında, deyim yerinde bulunursa, iki arada bir derede kalmışlığının göstergesi diye benimsenebilir. (Bir zamanlar Karaköy’de bir Balıkçı Haydar’ın yaşadığını anımsattığı ve anımsatmayı sürdüreceği de yapıtın katma değeri olarak kayda geçirilebilir.)

Mümtaz Yener 10 Mayıs 1941 günü açılan Liman Sergisine “Tamirat Fabrikası”, “Ajans Haberleri” ve “Balıkçı Portresi” adlı üç yapıtla katılmış. Topluluğun amacını şöyle anlatmış:

“Sadece güzel renk ve güzel çizgi ile resim sanatı yapılamaz. Bizim gayemiz güzel renk ve çizgiyle cemiyet hayatını canlandırmaktır. Bunun için, hep beraber limana gittik. Liman işçileri arasında uzun müddet kaldık. Maksadımız yalnız onların yüzlerine bakmak ve çalışma tarzını görmek değildi. Onların psikolojisini de tetkik ettik.”

R67

Yener, resmin yanı sıra grafik sanatçısı olarak da çalışmış, karikatürler yapmış, film senaryoları yazmış ve sinemada dekoratörlük, sanat yönetmenliği yapmakla yetinmeyip Papatya (1957) ve Binnaz (1959) adlı iki de film yönetmiş. Önce, Erich Von Stroheim’in ‘Paprika’ adlı romanına dayalı olarak ilk anılan filmin senaryosunu yazmış. Paprika’yı Papatya’ya dönüştürmüş ve senaryoda, dolayısıyla filmde çingeneler arasında büyüyüp güzel bir kız olan Papatya’nın (filmde, Özcan Tekgül) bir rastlantı sonucu tanıdığı ressam Haluk’la yaşadığı aşkı anlatmış. Binnaz ise, kökende Yusuf Ziya Ortaç’ın yazdığı 3 perdelik bir oyun. Bu filmin senaryosunu da Metin Erksan ile birlikte Mümtaz Yener yazmış. Konu, Lale Devrinde yaşamış güzel bir kadın olan Binnaz’ın (filmde, Belgin Doruk) devlete karşı ayaklanmış Ahmet Efe (Orhan Günşiray) ile yaşadığı maceralı aşk…

R68                               R69

Birey-toplum-makina ilişkilerini ele alıp kendince yeniden yorumladığı resimler yapan sanatçının balıkçılar konulu üç resmi (Resim 67, 68, 69) bu sayfalarda yer alıyor. Resimler, limandakilerin ‘psikolojisini de tetkik ettik’ açıklamasını doğrular nitelikte bence.

 

III. “ON’LAR”IN BALIKLARI/BALIKÇILARI

Yeniler Grubu ya da Liman Ressamları Akademi’ye karşı tutumla kurulmuş bir topluluktu. Bu topluluğun kuruluşundan 7 yıl sonra, — 1947’de 10’lar Grubu oluştu. Ama, bu kez, kurucular, Akademideki hocaları Bedri Rahmi Eyuboğlu’na karşı oldukları için çıkmamışlardı yola. Tam tersine, hocalarının tam desteğini alarak çıkmışlardı. Topluluğun kurucularından ve Bedri Rahmi Eyuboğlu’nun öğrencilerinden Turan Erol (1927- ) yıllar sonra şöyle yazmıştı:

“Bedri Rahmi, kişisel deneyimlerini öğrencilerine özenle aktarırdı. Öğrencilerini kendi sanatçı yaşantısına ortak ederdi. Öğretmen ve öğrenciler birlikte öğreniyor, hatta birlikte büyüyorlardı. Öğretmen bütün tasalarını, bulduğu bütün ipuçlarını, deneyimlerini günü gününe öğrencilerine aktarmakla kalmıyor, bunları sıcağı sıcağına yazıyor, yayımlıyordu. Öğretimde etkiyi ve etkilenmeyi başlıca ilke saymak yürekliliğini gösterebilmiş bir öğretmendi; o etkilenme, bir ustaya bağlanma kuralı, yazanı çizeni belli olmayan geleneksel halk sanatlarına, halk dehasının ürünlerine gelince daha da geniş boyutlara varıyordu.” (Turan Erol: “Bedri Rahmi’nin Tadına Varmak”, Cumhuriyet 2, 8 Aralık 1993, s.2).

Turan Erol’a 10’lar Grubunun nasıl kurulduğunu sordum. Bedri Rahmi Eyuboğlu, topluluk olmanın yararlı olacağını, örneğin Devlet Sergilerinde yer verileceğini belirtmiş. Akademiyi bitirmeye yakın olan 10 öğrencisini topluluğu kurmaya özendirmiş. Topluluğun adı kurucu üyelerin 10 kişi olmasından kaynaklanıyor. Bu 10 öğrenci: Mustafa Esirkuş (1921-1986), Leyla Gamsız (1921-2010 ), Mehmet Pesen (1923-2012), Nedim Günsür (1924-1994), Hulusi Sarptürk, Ivy Stangali, Fikret Elpe, Saynur Kıyıcı (Güzelson), Meryem Özaculyan, Fahrünnisa Sönmez… Ama, ‘10’lar Grubu’nun ilk sergisine (Turan Erol’a göre) Bedri Rahmi Eyuboğlu’nun 25 öğrencisi katılmış.

“Kendi kökenlerini arama” ilkesine dayalı olarak geleneksel Türk sanatlarından kaynaklanacak çağdaş Türk resmini yaratmak çabasını göstereceklerini savunan “10’lar”ın düzenledikleri sergi girişinin iki yanına asılan 2 metre boyundaki (iki parçalı) afiş de anlamlıdır. Girişin bir yanında El Greco’nun “İsa’nın Göğe Yükselişi” adlı tablosundan alınarak büyütülmüş figür; öte yanında ise Tekirdağ/Şarköy kiliminden büyütülmüş bir figür asılıdır. Greco’nun figürü genç ressamların Batı tarzında resim anlayışını benimsediklerini ama, özüyle Türk olan, Türk çinilerini, dokumalarını, hat sanatını, halı ve kilim motiflerini, tezyin (süsleme) sanatını, ahşap oymaları, vb., kaynak olarak kullanan bir resim eldelemeyi amaçladıklarını, resmin yerel iletiler taşımasını/vermesini arzu ettiklerini anlatıyordu.

Kuruculardan dördü bugünün tanınan/bilinen ünlü sanatçıları: Esirkuş, Gamsız, Pesen ve Günsür… 6’sı hakkında yeterli, giderek hiç bilgi yok. Turan Erol, Fahrünnisa Sönmez ve Saynur Kıyıcı’nın erken yaşta yaşama veda ettiklerini söyledi. Ivy Stangali’nin Bedri Rahmi’nin çok sevdiği öğrencilerinden biri olduğu, giderek bir dönem yardımcılığını (asistanlığını) yaptığı bilgisini verdi. Nitekim, titiz bir arşivci olan Erol’un mektuplar dosyasında Bedri Rahmi’nin, İlhan Berk’in, Bülent Ecevit’in, vb. dostlarının gönderdiklerinin yanı sıra Stangali’nin mektupları da bulunuyordu. Turan Erol, Ivy Stangali’nin bir de portresini (Resim 70) yapmış. Doğma büyüme İstanbullu olan Ivy Stangali, İstanbul’un Beyoğlu’daki evinde sanatını icra eden ünlü kadın terzilerinden Madam Stangali’nin kızıymış. 6-7 Eylül olaylarından sonra Ivy Yunanistan’a göçetmiş. (Belki de ettirilmiş, Yunan uyruklu olduğu için…)

R70

Saynur Kıyıcı 1950 yılında şair Halim Şefik Güzelson ile evlenmiş ve evlilik töreni arkadaşı Fikret Otyam’ın çektiği görüntülerle belgelenmiş. Leyla Gamsız da Hulusi Sarptürk ile evlenip Leyla Gamsız Sarptürk olarak kayıtlara geçmiş.

Fikret Elpe, kökende Edebiyat Fakültesinde Almanca okutmanıymış ve Eyuboğlu’nun konuk öğrencilerindenmiş. Turan Erol, “aramızda Fikret Hanım derdik kendisine. Dışavurumcu tutumlu resimler yapmıştır” diye bilgilendirdi. Kurucu üylerden Meryem Özaculyan’ın soyadı birçok kaynakta, giderek sergi davetiyelerinde Özacul diye geçiyor. Erol hem onun soyadını düzeltti hem de topluluğa sonradan katılan Ermeni kökenli sanatçıların Aliş Aş, Antranik Kılıçcı, Meryam Palavan olduğu bilgisini verdi.. Meryem Palavan Rusmuş. Palavan soyadını Türkiye’de, evlilik dolayısıyla almış.

2003 yılının son ayı ile 2004 yılının ilk ayında açılan rh+ sanat dergisinin kurucusu ve rh+ sanat galerisinin sahibi (2019 yılında yaşamını yitiren) Tevfik İhtiyar’ın Müze ve özel koleksiyonlardan topladığı 213 yapıtla düzenlediği 10’lar Grubu sergisinde Sedat Barkkuran, İhsan İncesu’nun yapıtları da izlenmişti. İhsan İncesu’nun iki kardeşi de sanatçıymış. İhsan İncesu ve kardeşleri, daha sonra Yeni Dal topluluğunun kurucuları arasında yer almışlar.

Topluluğun üyeleri arasında Orhan Peker (1927-1978), Fikret Otyam (1926-2015),
Osman Zeki Oral (1925-2012), Nevin (Demiryol) Çokay (1930-2012) gibi bugün artık yaygın olarak tanınan sanatçılar da bulunmuş. Adnan Varınca (1918-2014), topluluğun en yaşlı üyesi. Turan Erol, “Her birimizden yaşlı olan Varınca’yı hepimiz pek sevdik” dedi.

R71

‘10’lar’ın ikinci sergisi 1947 yılı Kasım ayının 18. günü Beyoğlu, Asmalımescit Balyoz Sokaktaki Gamsız Apartmanının birinci katında açılır. Gamsız Apartmanı da yabancının değil, topluluk üylerinden Leyla Gamsız’ın sahibi olduğu yapıdır. Çağrı kartında önceki satırlarda adları anılan sanatçılardan başka Edith Leitner adı da okunmaktadır. (Resim 71)

Topluluğun 1951 yılında açılan Fransız konsolosluğunda düzenlenen sergisi dolayısıyla Hıfzı Topuz Akşam gazetesinde yayımlanan “‘Onlar’ın resim sergisi” başlıklı yazının alt-başlıkları: ‘10’dan 21’e – Onların sanat anlayışı – Mücerret resim – Baş aşağı asılan tablo – Mahmut Makal’ın Köyü ve Fikret Otyam”dır. Yazıda bu alt-başlıklarla ilişkili bilgiler yer alıyor. (Hıfzı Topuz: “‘Onlar’ın resim sergisi”, Akşam, 6 Ocak 1951) Topuz 4 yıl önce kurulan topluluğa 30’dan çok sanatçının katıldığını vurgulayıp sergide yapıtları izlenen sanatçıları sıralıyor. Yukarıda andıklarımızın dışında dördüncü sergiye yapıt verenler arasında İlkay Üçkaya, Naim Fakihoğlu, Remzi Raşa (1928-2015), Gönül Tınaz, Hayrullah Tiner, Perihan Ege, Sema Akdağ bulunuyor. 10’lar’ın sanat anlayışını Orhan Peker anlatmış Topuz’a. Peker ‘mücerretleştirmek cihetine gidiyoruz’ (soyutlaştırmak yönüne gidiyoruz) deyince, Topuz, ‘mücerretleştirme ile acaba cemiyetten (toplumdan) uzaklaşmış olmuyor musunuz?’ sorusunu yöneltiyor. Soruyu Hulusi Sarptürk yanıtlıyor: “Tabiat (Doğa) ve cemiyet bizim için ancak bir araç olabilir” diyor. Amaçlarının doğrudan doğruya resim olduğunu vurguluyor. Sergiye katılanlardan – Topuz’un adını vermediği – bir başkası ise diyor ki:

“Bu gördüğünüz tabloyu Nedim Günsür arkadaşımız Paris’ten yolladı. Bu tabloda hiçbir mevzu bulamazsınız. Renk, çizgi ve kompozisyon bizi tatmin etmektedir. O kadar ki bu tabloyu ters de assanız, yan da assanız güzelliğine halel gelmez.”

1953 yılında Amerikan Haberler Bürosu salonunda düzenlenen 7. sergide ise yüze yakın tablo (yağlıboya, suluboya, desen, vb.) yer alır. Sergi dolayısıyla Fikret Otyam’ın Turan Erol’a hitaben kaleme aldığı bir (açık) ‘mektup kritik’ Son Saat gazetesinde yayımlanır. Mektubunda İstanbul’da hâlâ doğru dürüst bir sergi salonu bulunmadığından yakınarak sözlerine başlayan Otyam, İstanbul Şehir Tiyatroları yeni Müdürü (Max) Mainecke’nin de sergiyi gezdiğini bildirip Cafer Yazdıran’dan “mümkün olsa da hep resim yapsa” diye; Nevin Demiryol’un inek resimlerinden “Hiçbir inek bir ressam fırçasında bu kadar güzel olamamıştır” diye; Ivy Strangali’den “resim ve mimarlık arasında dolaşıyor. Ukalalık olmasın ama, Ivy, beynamazlıktan kurtulmalı artık” diye; Aliş Aş’tan “… eski Aliş… Ufak ufak, tül gibi… ‘Uslûbu beyan ayniyle insandır” derler, resimleri de kendi gibi, solgun, sessiz, söylemek istediklerini notanın en hafifinden söylüyor” diye; İlkay Üçkaya’dan “durup durup bir resim yapıyor, insanın gönlünü alıveriyor” diye; Remzi Raşa’dan “son zamanlarda aldı yürüdü, yâni ressamlığı sevmeye başladı” diye söz ediyor. Ve de “Adnan Varınca da var sergide” diyor. Ekliyor: “Adnan’ın resimlerinin karşısında meslek haysiyetini görüyorsun, bir milimetrenin hesabını tıkır tıkır veriyor. Endişelerini sen de seziyorsun.” (Fikret Otyam: “Onlar Grupu sergisinde gördüklerim”, Son Saat, 14 Ocak 1953)

Topluluk varlığını 1955 yılına değin sürdürmüş. O yıllarda balıklar ve/ya da balıkçılar fırçalarına takılmış mı bilemiyorum. Ama, örneğin, Adnan Varınca, çeşitli balıkları tek ve/ya da çoğu bir arada tuvallerine taşımış. Biri “Füme Balık” (Resim 72). “Çirozlar”ı, “Dülger Balığı”, vb. adlar taşıyan tuvalleri var.

R72

Topluluğun kurucularından Mustafa Esirkuş (1921-1986), ‘balıkçılar’ izleğini yoğun olarak işleyenlerden biri. Ağ çeken, sohbet eden, dinlenen, yakaladıkları balıkları tablalara döküp kıyıda müşteri bekleyen, vb. balıkçıları betimlediği tuvalleri var. (Resim 73 – Balıkçı Köyü, Resim 74- Dolmabahçe’de Balıkçılar, Resim 75- İskelede Balıkçılar). Balıkçılar her mekânda kimi zaman teknede so9hbet ederler Esirkuş’un tablolarında.

R73

R74                         R75

Nedim Günsür’un de ana izlekleri arasında balıkçılar (Resim 76), balıkçı köyleri (Resim 77), balık pazarları (Resim 78), vb. bulunuyor. Anlaşılıyor ki, zaman içinde, ‘ters de assanız, yan da assanız, güzelliğine halel gelmeyen’ resimler yapmayı bırakmış.

R76     R77

R78                             R79

Leyla Gamsız, penceresinden “Akvaryum”daki (Resim 79) balıkları seyretmeyi yeğlerken, Mehmet Pesen Galata Köprüsü’ndeki balık-ekmek satan balıkçıları (Resim 80) görüntülemeyi seçmiş. (Elbette, başka yörelerin balıkçıları da vardır dağarcığında.) Bir söyleşisinde: “Çevremdeki yöresel motifleri, doğayı resmediyorum. Bu yüzden realist peyzaj ressamı olarak tanınırım. Nasıl Hikmet Onat İstanbul’u anlatıyorsa, ben de memleketimin denizini, ağaçlarını, gökyüzünü resmediyorum” (Nakleden: Ahmet Öztürk: “Takalar geçiyor allı yeşilli”, Ayrıntı, sayı 45, Nisan/Mayıs 2006) diye konuşan Osman Zeki Oral’ın “Alaplı’dan Karadeniz” (Resim 81) adını koyduğu tablosu sözlerini doğrulayan nitelikte.

Kökende, 10’lar Grubu üyesi ressamlarının hemen hemen hepsinde görsel olarak betimledikleri yerin/yörenin özelliklerine sadakat gösterme özeni/titizliği gözleniyor. Bu sayfalarda yer alan Esirkuş’un, Günsür’un, Pesen’in yapıtlarındaki ortak yan, kısaca anlatılmak istenirse, ‘yerel tatlar’ taşımaları, yerel renkleri, yerel görünüleri, yerel figürleri yansıtıyor olmaları. 10’lar El Greco (Batı tarzı) ile Şarköy kilimini (yerel olanı) sentezlemiş resimlere imza atmayı başarmışlar. ‘Batı tarzında yerel” resimler yapmışlar.

R80                                                                          R81

Balığın olduğu yerde eksik olmayan kedilerle birlikte ‘balıkçı çocuk’ları resimleyen Fikret Otyam ve Orhan Peker konuya değişik yaklaşmışlar. Otyam’ın “Balıkçı Çocuk”u (Resim 82) kedisini kucağında tutuyor. Geri plândaki balıklar, ‘çiroz’ olmaları için kurutulmaya asılmış uskumrular… Daha ilk bakışta bu resmin Otyam’ın fırçasından çıkma olduğu ‘çocuk’un ve kedisinin gözlerinden anlaşılıyor. Peker’in “Balıkçı çocuk ve kediler”inde (Resim 83) izlenen çocuk ise, önündeki balıklardan yansıyan ışıkla âdeta ‘kutsal’laştırılmış. Bir ‘Nur Çocuk’!..

R82                                            R83

Bu yazıya eşlik eden resimler ille de ‘On’lar’ın etkin olduğu 1947-1955 arasında yapılmış değil. Topluluk üyelerinin ele aldığım konuyla ilişki kurup kurmadıkları önemli olan. Topluluk hakkında verdiği birinci el bilgilerinden yararlandığım Turan Erol da “Kıyıda balık ağları” (Resim 84) adlı yapıtını 1967 yılında yapmış. İstanbul Devlet Resim ve Heykel Müzesi’nde bulunan bu tablo öteki ‘On’lar’ın yapıtlarından epeyce ayrımlı. Her şeyden önce Erol, belirgin/rahat okunan/ne olduğu açık seçik belli figürler (nesneler) yerine lekeye ağırlık vererek bir düzenleme geliştirmiş… Balık ağları, balık ağı gibi; balıkçı tekneleri, balıkçı teknesi gibi değil. Açık seçik değil. Belirgin değil. İlk bakışta okunmuyor. İzleyiciden çaba bekliyor. Lekeci soyutlama yaklaşımı Turan Erol’un sonraki dönem resimlerinde de sürmüştür. Zaten kendisi de “… hiçbir resmimde doğa verilerine, ‘doğal olan’a sadakat gösterdiğim (öyle sanılsa da) söylenemez” demiştir.

R84

Turan Erol tuvallerine balıkçıları da yansıtmamıştır. Gördüğüm bütün resimlerinde insan figürü yoktur.

 

Önder ŞENYAPILI

 

 

GELECEK YAZI :

IV.“BAĞIMSIZ” BALIKLAR-BALIKÇILAR

V. 1940’LI VE SONRAKİ YILLARDA DOĞANLARIN BALIK-BALIKÇI RESİMLERİ

 

 

 

Kategoriler:   resim