Menü

UMUTSUZLUK RÜZGARI KAVURUR

Öteden beri alışılagelen bir durum var; bir şair üretemeyince, bu üretimsizliği herkesin de yaşadığını sanıyor. Şiir bitti, şair yetişmiyor artık diyor. Peki, bu fikrini açıklarken dönüp de etrafına bakıyor mu ? Hayır, buna gereksinimi yok bu bayların. Çünkü bu şairlere göre kendi üretemiyorsa şiir de ölmüştür. Kendi tat alamıyorsa hayat bitmiştir.

Kendi yaşadığı depremi, herkesin depremi ve kendi kimliğinin ölümünü de tüm insanlığın ölümü saymak yaklaşımı, yaygın bir durum olarak sürdürülmektedir.

Oysa günümüzde, sanat ve edebiyatla fiili olarak uğraşan insan sayısı oldukça fazla ve artık edebiyat ve sanat, yalnızca alanında değil; iktisat, politika, psikoloji, tıp, felsefe alanında da önemli rol üstlendi. Şimdi iyi bir iktisatçı, politikacı, teorik eserini kaleme alırken; edebiyat, sanat öğelerini kullanıyor ve edebiyatçı, sanatçı titizliği ile çalışıyor.

Dün, elin parmakları kadar az sayıda olan edebiyat ve sanat insanına karşın; bu gün binlerce insan var edebiyat ve sanat alanında yer alan. Kuşkusuz yatay gelişme gösteren edebiyat ve sanat alanında, peygamber düzeyine çıkarılmış “kutsal insan” yok; yüzlerce sanatçı, edebiyatçı var. Bu olgu, “iyi” durumun göstergesidir. Yaşanan zenginliği, umut verici gelişmeği görmek istemeyenlerin; ‘edebiyat tıkandı, sanat eseri yaratılamıyor’, serzenişlerinin kaynağında; bu insanların, toplumsal olguların zenginliğine bencil ve haris yaklaşımları yer alıyor. Bu yaklaşımın ideolojik politik nedenleri var. Ama bu temel nedenin dışında; bu bayların, kendileri dışında bir kimseyi ‘sanatçılığa’ layık görmemeleri de belirleyici rol oynuyor. “Edebiyat öldü” diye feryat edenler, yaşanan zenginliğe kapılarını kapatıyorlar ve onların, kendi paranoyalarına zarar verme gücünden yoksun ölü sanatçıların eteklerine sarılmaktan başka tutunacakları dal kalmıyor.

İnsanın, insanca yaşam serüvenine katılmasını engelleyen ölü idoller ve fetiş değerler, hayatın zenginliklerinden uzak durmak eylemine methiye düzmenin aracı oldukça; Bu methiyelerin egemen olduğu yerde, insanın estetik istencinin “ölmeye yatması” kaçınılmazdır.

Kendisinin vazgeçilmez ve her şeyin merkezinde gören insanlar; talihsiz bir kaderi yaşar. Umutsuzluğu kıran olur kavurur bedenini. Kavrulan bedende bilinç dumura uğrar. Bilinci dumura uğrayan insan, yaşadığı felaketin “kendisine özel” bir felaket olmadığı yanılsaması yaşar. Sarılır söze, uyarır insanlığı, felaket yaşıyoruz diye feryat eder. Kendi yaşadığı depremin ve susuzluğun, toplumun tüm hücrelerine sızdığını varsayan insan; “umutsuz bir topluluğun parçası olduğunu varsayarak” yalnızlaşmadığı kanısıyla kendini avutur bir süre. Ancak, gerçeklik, avuntu iksirini dökünce yere; kaçınılmaz son gelir. Depremin yalnızca kendine ait olduğunu gören insan bu acıya katlanamaz; kendine yabancılaşır. Yalnızlığın ayazında donar kalır. Herkesin de, kendisi gibi olduğu varsayımı üzerinden, hastalıklı vasfını aklayan insan, kendi yalanını da gerçek sayacak kadar travma hali içerisindedir. Bu travma; bireyin beynini kemiren kurdun, onu çıldırma noktasına götürmesinin koşuludur.

Sanat eseri yaratmak insana ilişkin bir eylemdir ve her insan koşullar ve ortam kendine sanat eseri yaratma olanağı tanıyorsa, yaratı eylemine girer. Bir insan şiir yazıyor ve kendisine şair diyorsa; bu eyleme ve adlandırmaya ipotek koymak erkçiliktir. “Önüne gelen şiir yazıyor, resim yapıyor” cümlesi, küçük burjuva elitleri ele veren bir cümledir. İnsanların sanat eylemleri ile ilişkili olarak kimliğini nitelendirmesine öfke kusan bu baylar; kariyer hayatında, herhangi bir fizik, kimya, matematik önermesine imza atmamış ve yalnızca bilgi aktarma işi yapan profesörlerin, öğretmenlerin, kendilerini, “fizikçi, kimyacı, matematikçi” ilan etmesine; edebiyat öğretmenlerinin kendilerini edebiyatçı olarak tanımlamasına ses çıkarmazlar. Niye? Çünkü bu profesörlere, edebiyatçılara unvan veren devlet kurumlarıdır ve bu zatların titrleri devletin verdiği diplomalarla onaylanmıştır. Devletin bir kurumu, unvan verirse; karşısında sus pus olunur. Eğer bugün, kimin sanatçı olup, kimin sanatçı olmadığına fetva veren zatlara, devlet yetki mührü verse; bu zatların, kimin sanatçı olup olmadığına karar verme konusunda, ellerindeki cetveli, komiser iştahıyla kullanacakları açıktır.

Bu zatların bilinçaltlarında yatan kurgularını bir kenara bırakırsak; fetvacı bayların karın ağrısına ve belleklerini kuşatan benmerkezciliğine karşı, inatla kendini dayatan gerçek durum şudur; Her insanın az ya da çok ölçekte ama mutlaka yaratı yeteneği vardır. Bu yeteneğin geliştirilmesi veya körelmesi bireyin olanaklara sahip olup olmamasıyla ilintilidir. Hiç kimsenin, bir başka insanın yaratı yeteneğini kullanma sürecinde atacağı adımlara müdahale etme hakkı yoktur. Sanat eseri yaratma, insana ilişkin, doğal bir eylemdir ve her insan sanat eseri yaratma potansiyeline sahiptir. Bu olağan, anlaşılır ve basit durumun üzerini örterek, sanat eseri yaratma eylemini ulaşılmaz ilan eden bir zat; her insanın yapabileceği bir şeyi, kimsenin yapamayacağı iş derekesine çıkartarak, kendinin de yapabildiği eylemi, “kutsal” ilan etmek ve dolayısıyla kendini, diğer insanlardan ayrı bir yere oturtmak ister.

Kuşkusuz, yaratma yeteneğinin bazı insanlara has “özel” bir durum olduğunu kabul etmek; giderek, bu insanların arasından, “daha özel”, seçkin olanların öne çıkmasının ve bu seçkinlerin “idol” mertebesine ulaşmasının, kaçınılmaz durum olduğu savunusunun önünü açar. Bu nedenle; sanat edebiyat dünyasıyla, okur, yazar, üreten ve izleyen olarak ilinti kuran insanların; “starcı” kültüre sahip olması da gerçekleşir. Çok sayıda şair olması ve bu şairlerin her birinin; şiirin “şatafatlı zamanının” idol şairleri kadar iyi şiir yazması önemli değildir. “ Star şair yoksa şiir de yoktur.” “Yatay bir var olma durumu iyi değildir. Önemli olan, piramidal sistemin parçası biçiminde var olmaktır ve mutlaka piramidin tepesinde bir ‘put’ olunmalıdır.” Şeyh olmalıdır ki; mürit kimlik edinsin.

 Şaşırtıcı gelebilir, ama, burjuva ideolojik kanı olarak dile getirilen; “Tüm sanatçılar kendi çağının star sanatçısının yaratılmasının aracıdır”, sözlerini, kendini “sosyalist sanatçı” olarak tanımlayan ve adı “sol çevrelerde” bilinen şairlerin ağzından da duymak olağan sayılır oldu. Ne yazık ki; kavramların kullanılması konusunda böylesi bir “rahatlık” ve özensizlik kol geziyor. “Star sanatçı diğerlerinin sırtına basarak var olmalıdır.” burjuva yargısına kafayı takan insanlar; edebiyatın var olmasını, starların var olmasına bağladıkları için; “star yoksa edebiyatta yoktur” cümlesi sıkça duyulur oldu. Bu yaklaşım, sınıflı toplumlar tarihi boyunca hayat buldu. Egemen sınıf iktidarının ideolojik dayanağı olan bu yargı, tüm toplumun ideolojik yargısı haline geldi.

İnsanların önyargılarının ilk sırasında; “ insan idol olmalı, yoksa o bir hiçtir” şiarı yer alırsa ve toplumsal ilişkiler içerisinde gerçekleştirdiği eyleme göre kimlik kazanan birey, idol olma ya da idole tapınma durumuna göre değer (!) kazanırsa; toplumsal yaşamın gözeneklerini tıkayan ölümcül bir hastalık hayat bulur. Hastalığın, toplumun tüm hücrelerini işgal ettiği bir yerde; sömürücü sınıf iktidarını besleyen kültürü içselleştiren halkın ‘idol beklentisi’ ve tapınma ihtiyacı; idol olmak isteyen bireyin arzularını kamçılar.

Kapitalist toplumun, insanı kıran, küçülten, kavuran, yerden yere vuran, iğdiş eden ve insanı insanlıktan çıkaran, hayatı algılama ve yorumlama üslubundan, yöntem ve pratiğinden kopmaksızın; sınıflı toplumun egemen ideolojisinin sömürgen ve yıkıcı baskısına karşı koymak mümkün değildir. Olmazsa olmaz ilke, sınıflı toplumun tüm yüklenimlerinden, alışkanlığa dönüşen edinimlerinden kopmaktır. Bir şair; “tüm yaratım süreçlerinde, starlar vardır ve diğer tüm yaratıcılar, dönemsel olarak, ‘starın var olmasını’ sağlayan unsurlarıdır” diyorsa ve bu fikri; edebiyatçı, sanatçı, siyasetçi, ideolog kimliğini edinim sürecinin ilkesi olarak belleğine, adı gibi kazımışsa ve eylemini, bu ilkenin ışığında gerçekleştiriyorsa; o bir burjuvadır. Bir burjuva sanatçı; kendi kimliğini ve üretim ilişkileri içerisinde aldığı yeri; sınıfsal egemenliğin aracı kılar ve egemenlik ilişkisinin piramidal yapısını, hayatın biçimlenişinin temel faktörü sayar. Bu yaklaşıma sahip birey, “kapitalizme karşı olmak” konusunda ağzıyla kuş tutsa, eylem alanlarının militanı, ideolojik meydanın baş aktörü de olsa, “özgürlükçülük” kimliğini sırtına bir gömlek gibi geçiren, uygun ortama göre kılık değiştiren bir varlık olmaktan öteye gidemez.

Sanat ve edebiyat faaliyetini kişiye özel yetenek sayan ve bu faaliyet için “özel” sınırlar ve kavramlar icat eden aklı evvellerin, “özgürlükçü” kisvesi altında bunu yapması tam bir dangalaklıktır. “İdol olursan gerçek sanatçı olursun”, “birey, sanat eyleminin yıldızı değilse, sanat eseri yaratma eylemi boş iştir”, anlayışı tam da küçük burjuva karamsar, şizofren romantik sanat anlayışını yansıtır. Toplumculuk etiketi altında da piyasaya sürülen bu söylem, gerçek anlamda bireyciliğin en has ifadesidir.

Kapitalist sistemin varlığıyla ilişkili ve mülkiyet ilişkilerinin tezahürü olarak şekillenen sınıf iktidarı; burjuvanın bireysel iktidarının da zeminidir. Her burjuva birey, genel anlamda sınıf iktidarının gerekirliliğini savunur ve yöneten sınıf iktidarının, toplum için, olmazsa olmaz zorunluluk olduğunu söyler. Ancak bir burjuva veya feodal, ya da köle sahibi efendi, sınıf egemenliğinin de kendisi tarafından doğrudan kullanılması ve diğer tüm yöneten sınıf üyelerinin de egemenlik alanının, onun egemenliğine tabi olmasını arzular. Sınıf egemenliği sistemi; sömürücü sınıf üyesinin,’egemen sınıfın eşitleri içerisinde önder, hükümdar’ olmak istencini kamçılar. Egemen sınıf üyesi; egemen sınıfın çıkarlarını kendi varoluşunun yararına gördüğü için; genel anlamda sınıf çıkarlarını savunur. Bu savunu; onun egemen sınıfın genel çıkarlarını kendi çıkarına kullanma ve bu nedenle iktidar sahipleri üzerinde “özel” iktidar kurma hırsını soğutmaz. Aksine sınıf iktidarının yapısal durumu, sınıf üyelerinin, piramidal sistemin en tepesinde yer alma istencini körükler. Dolayısıyla egemen sınıf üyesi bireyler arasında, alttan alta birbirini iflasa sürükleyecek, var olma olanaklarını kemirecek ölçüde, acımasızca sürdürülen ve kimi zaman “ dalaverenin her türlüsünü ve şiddeti içeren” bir biçimde ortaya çıkan, çelişki, didişme ve çatışma gerçekleşir.

Bu durum, sınıflı toplumun tümlüğü içerisinde var olan her alanda sürer. Egemen sınıfın iktidar sisteminin getirisi ile beslenen sanatçılar da bu “iktidar kültüründen” kopuk değildir. Kapitalizm çağında, burjuva sanatçılar ve özel olarak küçük burjuva sanatçılar, piramidal sistemin tepesine oturmak istenciyle yanıp tutuşurlar. Bu istenç, burjuva sanatçının benliğini esir alır ve bilinç yanılsaması hastalık derecesine ulaşır. Benmerkezci paranoya hali; sanatçının, ilişki ve eylemsel değerleri, kendi kimliğinin “starlığı” ekseninde biçimlendiğini varsayma noktasına ulaşmasını sağlar ve ona göre herkesin farkında olması ve ilan etmesi gereken gerçek; kendine “tanrı tarafından bahşedilmiş”, “ büyük” sanatçı vasfıdır. Dolayısıyla kendisi dışında bir başkasının star olması olanaksızdır. Kendisi dışındaki bir sanatçı idol ilan edilirse ne olur. Eğer böyle bir olgu gerçekleşmişse; ona göre, bu dalavere ve desise üzerine oturmuş büyük bir yanlışlıktır. Bu yanlışlığın eseri olan ve dolayısıyla başkalarının “star” ilan ettiği zatın hep bir eksikliği, hinliği ve hainliği vardır. Bu durumu açıklamak için gerekçe ve söz hazırdır. “o zat, gerçek star değil”, “o starlığı almadı ona verildi.”

Nobel Ödülü aldığı zaman, Orhan Pamuk için bu söz çokça dile getirildi. Orhan Pamuk’un, burjuva edebiyat tarihinin “Nobel ” ödülü ile taçlandırılmasına vesile oluşu “istemezük” korosunu ayağa kaldırdı. Her şeyin altında bir hinlik arayan Türk halkının müstesna ve necip evlatları hep bir ağızdan “Orhan Pamuk” “star” olmamalı, şarkısını seslendirdiler. Niye olmamalı? Çünkü “Orhan Pamuk, Ermeni sorununa ilişkin düşüncelerini açıkladı; bu açıklamalar Nobel jürisinin ‘kullanabilirliği’ ölçüsünde olduğu ve jüri üyelerinin hepsi de “Türk düşmanı” oldukları için; bu ödülü Orhan Pamuk’a verdiler.”

Burjuva pazarın varlığından ve bu varoluşun nimetleriyle beslenen fetiş değerlerden, başka tutunacak dalı olmayan, ama sırası geldiğinde ” tüm insanların kardeşliğinden dem vurmaktan geri kalmayan” bu zatlara ne denilebilir ki. “Ne büyüksünüz ki kanınız kurtarıyor tevhidi / Bedrin aslanları ancak bu kadar şanlı idi.” de; Nobel Jürisi nereden bilecekti ki, sizin bu nezih halinizi. Bu muhteremlerin uyarısından sonra anladık ki; bu güne kadar Nobel ödülü alan bilim adamları ve edebiyatçılar jürinin hoşuna gidecek bir” vatan hainliği ” yapmışlardı; ama bu bilim adamlarının ve edebiyatçıların dahil olduğu ulustan hiç kimse bu durumu çakmamıştı ve bu hainleri baş tacı etmişlerdi. Ama, “Vatan haini” bir Türk’e bu ödül verilinceye kadar sürdü bu oyun. Jüri, Türk evlatlarının ne külyutmaz insanlar olduğunu bilmeyerek büyük bir hata işlemişti. İşte o gün, bir milat oldu Nobel ödülü için. O günden itibaren tüm ulusların külyutmaz evlatları da uyandı. Artık bundan böyle, Nobel jürisinin işi çok zor olacak. Jüri üyeleri; “vatan hainlerine” ödül vermek eyleminin üzerini örtmek için, daha çok gayret sarf etmek zorunda kalacaklar. (!)

İşin trajik, komik yanını bir yana bırakırsak; Bu insanların yaklaşımlarının üzerine oturduğu ana fikir; “milliyetçi ve mukaddesatçı oluşlarında da öte; “Ben dururken, hangi Türk hak edebilir ödülü” dür. Yani Türk milletinin bu necip çocukları; “kendilerinden başka kuş tanımazlar” ve öyle bir kuş, bu topraklar üzerindeki gökyüzünde uçmaz. Kuşkusuz biraz daha ileri gidersek, Dünya’yı kaplayan gökyüzünde de yoktur ondan başka kuş. Tek ve nadir zümrüdü-Anka’ dır kendisi. O varsa her şey vardır o yoksa her şey yalan. Bu zat-ı muhteremler, Nobel ödülü almak uğruna “vatan haini” olmadıkları için, takdir edilmemektedirler. “Vatan haini olmayı içlerine sindirebilecek kadar ‘şerefsiz’ olsalar; Nobel ödülü hazır.” Nobel Jürisi, dört gözle, bu zatların vatan haini olmasını bekliyor ki; onların takdire şayan kimliğine yakışan ödülü versin. Devlet sanatçısı olmak için kabuk değiştirerek, iktidar yalakası olmak yolunda çırpınan binlerce necip Türk evladının, sırf evrensel bir ün kazanmak uğruna “vatan haini” olmak için sıraya girecek durumda olması da bu gerçeği değiştirmiyor. Çünkü Nobel jürisi “başkasını” değil, onu bekliyor. O ise Nobel ödülüne kanacak kadar asil kandan yoksun değil ve Nobel jürisi daha çok bekleyecek. (!)

Somut toplumsal bir durum ve sınıfsal duruş eleştirilebilir. Eleştiride tutarlılık; eleştirinin, o an ki duruma ilişkin verilerin gerçek anlamda ne olup ne olmadığı üzerinden yürütülmesine bağlıdır. Bir durum ve kurumu, kendi yararı öyle gerektiriyor diye, somut durumdan uzaklaşarak, “benmerkezci” tarzda eleştirenler, o kurum ve durum kendine “yer açar” olduğunda, eleştirisinden vazgeçer ve durumu,” yermekten” övme noktasına doğru yol alır. Bu çok rastlanılan bir davranıştır. Bu türden sanatçıların eleştirilerine bel bağlayarak yola çıkanlar, çoğunlukla bu kişilerin kaypak tavrı nedeniyle hüsrana uğradılar. Hüsrana uğramamak mümkün; bunun için, işin başında, duruma ve kuruma ilişkin eleştirinin hangi eksene oturtulduğunu anlamak yeterlidir.

Bir duruma, o durumun var olma nedeni olan toplumsal ilişkiler sisteminden koparılarak yapılan eleştiri; durumun varoluşunu sarsmaz. Toplumsal ilişkiler sistemini hedef almayan eleştiri; lokal durumla ilintili olan bireylerin kendi arasında çatışma ve didişmesinin önünü açar. Kuşkusuz bireylerin lokal duruma ilişkin didişmesi ve çatışması; olumsuzluğun asıl nedeni olan ilişkiler sisteminin güçlenmesine katkı sağlar. Egemenlerin iktidarının bir ayağı da; yönetilenlerin, kendi önlerine konulan bireysel kurtuluşa ilişkin sorunların tali vasfını; esas sayarak birbirleriyle didişmesi, çatışması üzerine oturur.

Bir ülkede, binlerce ve hatta yüz binlerce iyi şair, romancı ve sanatçının var olmasının istenmemesi ve sanatçının, ‘idol’ olma savaşı verirken, diğerlerinin kuyusunu kazmayı alttan alta sürdürmesi; sınıflı toplumun üzerine oturduğu üretim ilişkileriyle doğrudan ilişkilidir. Binlerce saz çalan, resim yapan, şiir, roman yazan insan olsa, ‘iyi” eserin değeri azalır mı? Neden piyano ya da keman virtüöz sayısı sınırlı kalsın; binlerce iyi sanatçının olmasını istememenin altında yatan olgu nedir? Sınıflı toplumun değer yargılarını anlamazsınız ve bu değerlere karşı savaşımı içselleştiremezseniz, egemen sınıfın değer yargılarının esiri olursunuz. Bırakın burjuva sanatçıların, ideologların, politikacıların idol olmak için yanıp kavrulmasını; Kendini sosyalist olarak ilan eden kaç şair, kaç ressam, kaç müzisyen, kaç felsefeci, kaç ideolog ve ötesinde kaç siyasi, bulunduğu alanda, “idol olmanın” kavurucu havasını solumaktan uzaktır. Sosyalistlerin en iyi düşüneni, en iyi teorisyeni, en iyi yönetebileni, en iyi eylemcisi ve en iyi yaratıcısı, en iyi edebiyatçısı, en iyi ressamı benim diye racon kesmeyen kaç insan var. Edebiyatçıların, siyasetçilerin, ideologların tarihi kendileriyle başlatıp kendileriyle bitirme hastalığına karşı; etkin, devrimci sosyalist bir pratik gerçekleştirilemiyor olması; İnsanlığın kurtuluşu savaşında kendisini “vazgeçilmez önder” sayan ideologların, siyasilerin, sanatçıların sayısının, azımsanmayacak kadar çoğalmasına katkı sunuyor. İktidar yargılarını, söylemini, bakış açısını içselleştirip, ama üzerine sosyalizm gömleğini giyerek dolaşan yüzlerce küçük burjuva var orta yerde.

Küçük burjuva ideologların, sanat kuramcılarının, politikacıların, kendi yollarını izlemeyen yaratı eylemlerinin (özellikle de sosyalist gerçekçi sanatın) değerini inkar ederek düştüğü bataklığa; kendini sosyalist olarak tanımlayan bazı sanatçılar da düşüyor. İnsanın sanat eseri yaratabilir olmasının, o insanın, “sol “ bilince sahip olmasıyla doğrudan ilintisi olduğuna ilişkin “keskin” bir önyargı var. Kuşkusuz sanatçının, sınıfsal ve politik, ideolojik kimliği önemlidir; ancak bu önem; sağ ve sol kimlikli burjuva sanatçıların da, iyi eserler yaratabileceği gerçeğinin üzerini örtmemelidir. Kuşkusuz aydın ya da sosyalist olması; bireyin sanatçı olmasının koşulu olamaz. Burjuva sanatçıların; “sağcı, muhafazakar, mukaddesatçı“ bilince sahip olduklarında, “iyi” eser yaratamayacağını söyleyen birey, kaba gerçekçi bir küçük burjuva “solcu” dur.

Küçük burjuva demokrat, burjuva sol nitelikli sanatçıları; sosyalist kimlik altında toplamak ve kapitalist pazara bağımlılığı oranında burjuva kimliği kazanan; k. burjuva eleştirel gerçekçileri de sosyalist gerçekçi sanatçılarla “aynı” kulvarda görmek önemli bir hatadır. Bir küçük burjuva demokrat sanatçının, ‘kapitalizmin boğucu, yok edici saldırısına’ karşı duruşunu desteklemek gereklidir. Ama aynı zamanda, burjuva demokrat sanatçılarla ‘ayrı’ düşülen noktayı açık seçik belirlemek de zorunluluktur. Sosyalist gerçekçi sanat eyleminin militanı olan sanatçılar, kapitalizmin, toplumu saran, hasta eden ilişkilerini yaşam dayanağı haline getirmekten uzaklaşırlar ve kapitalist kültürden kopuşu gerçekleştirdikleri ölçüde; bu ilişkileri, toplumsal gerçekliğin “değiştirilemez verisi” kabul ederek eleştiren, küçük burjuva gerçekçilerden, eleştirel gerçekçilerden, küçük burjuva devrimci romantiklerden ayrı bir noktada dururlar. Kuşkusuz bu ayrı duruş; ‘tek cephe’ içerisinde ayrı bir noktada duruştur.

Burjuva sisteme yönelen her karşı duruşu önemsemek ve bu duruşla aynı cephede bulunmak gerekir. Ancak “ortak payda” da buluşmak; aynılaşmayı ve uzlaşmayı dışlar. Uzlaşıcı, görmezden gelici bir tavır sergilemek; oluşması mümkün ve kurulması gerekli demokratik cepheye, küçük burjuva anlayışın, kendi rengini vermesinin yolunu açar ki; Bu renk, kapitalizme karşı savaşımın yenilgiyle sonuçlanmasını hazırlar. Burjuva iktidarın baskıcı, ezici ve kahredici havasını daha fazla solumak istemedikleri için; kurtuluşunun sınıfsal devrimle olanaklı olduğu gerçeğini gören sanat emekçileri; yürüyüşün sınıf devriminin rengi dışında bir renkle bezenmesine karşı eleştiriyi doğrudan ve açık yapmakla yükümlüdür. Özgürlüğü istemek konusunda tutarlı olmak; bu yükümlülüğü yerine getirmekle olanaklıdır.

Kapitalist pazarda, arz ve talep arasındaki ilişki basit bir seyir izler. Mala yönelen talep, malın pazara arzını artırır. Kuşkusuz malı talep edenin kültürü, hazzı, beğenisi ve ihtiyaç durumu, yani genel anlamda toplumun ideolojik vasfı, doğrudan pazarın ruhunu ve dolayısıyla malı piyasaya arz eden bireylerin, toplulukların bilincini etkiler ve biçimlendirir. Malının, çok sayıda alıcı bulmasını arzu eden birey; alıcıların arzularının etkisi altına girer. Kapitalist pazarda alıcının arzusu, doğrudan burjuva ideolojisinin yansımasıdır. Dolayısıyla yaratısının kapitalist pazarda alıcı bulmasını arzu eden birey, pazardaki alıcıların ideolojik vasfını dikkate alır. Yani sanatçı, yaratısını; pazarın ya da daha açık söylemek gerekirse burjuva ideolojisinin yoğun baskısı ve etkisi altında kalarak üretir. Dolayısıyla bu durumda sanatçı, yaşamını idame ettirmek için gerekli maddi kazanç “özgürlüğü” uğruna; insan yanının gereksinim duyduğu can suyunu sağlayacak eser yaratma özgürlüğünü feda eder. Pazar şeytanına zafer çığlığı attıran bir alış veriş gerçekleşir. İnsan olma özgürlüğünden vazgeçen burjuva sanatçı, yolunu paranın açtığı “özgürlüğe” kavuşur.

Kapitalist pazara adımını atan sanatın metalaşması kaçınılmazdır. Pazar için üretilen sanat eserinin kapitalist pazarın unsuru haline gelmesiyle birlikte, sanatçı kimliği de kapitalist pazarın bir unsuru olur. Dolayısıyla pazara giren sanatçı, pazarın dayattığı “pazarcılığın” tüm niteliklerini edinir. Burjuva sanatçı; eseriyle birlikte “kimliğinin” de satışa sunulduğu kapitalist sanat pazarında, yalnızca sanat eseri üreten olmakla kalmaz, aynı zamanda “yetenekli bir tüccar olur” ve bir tüccarın tüm niteliklerini de edinir.

Kapitalist pazardan kopuşu gerçekleştiremeyen ve insanca yaşamak özgürlüğünden vazgeçerek; kapitalist pazarda ruhunu satan sanatçı, bu alış veriş sonucunda; bunalımı dindirmek için pazarın sağladığı olanakları kullanarak her türlü uyuşturucu, teskin edici eylemi gerçekleştirmek noktasında özgürleşir. Kapitalist sistemde, burjuva sanatçı, bireysel hırsının iteklediği yere gitmekte, kariyer ve konforunu sağlayan maddi zenginliğe ulaşmak üzere her türlü dalavereyi çevirmekte, takla atmakta, ‘gibi’ davranmakta, kan ter içerisinde yalakalık yapmakta ve köleliğine düzülen övgüyle mest olmakta özgürdür. Maddi zenginliğin getirdiği özgürlük, insan olmanın değerlerinden kopma, yoksunlaşma özgürlüğüdür.

Küçük burjuva sanatçının devrimci fikri ve faaliyeti; kapitalist pazarın konusu olduğu anda çürür. Sanat faaliyetinin “karnını doyurmaya yetmediğinden” yakınan bir sanatçı; karın doyurmayı eyleminin merkezine koymak ve dolayısıyla özgürlük ekseninden çıkmak yolunda ilk adımı atar. Sanat faaliyetini; yaşamsal faaliyetini sürdürmek için gerekli olan barınma, yemek ve şarap gereksiniminin; kısacası geçim derdinin aracı haline getiren sanatçıların, sosyalist gerçekçi sanat eylemiyle ilgisi kalmaz. Bu sanatçılar politik anlamda, küçük burjuva sosyalisttirler ve sanatsal anlamda da küçük burjuva eleştirel gerçekçi sanat eyleminin militanlarıdır. Dün sosyalist kitlenin omuzlarına basarak sanatçı kariyerlerini inşa eden küçük burjuva sanatçıların, bugün burjuva pazarın has unsuru olmasının nedeni; bu bayların dün de bugün de sanat faaliyetini, “geçinme aracı” olarak görmeleridir. Kapitalist Pazar ilişkisine yakasını kaptıran sanatçı, kapitalist sistem ilişkilerinden kopuşu gerçekleştiremez ve özgürlüğünü yitirir. Özgürlüğünü yitiren birey, kapitalizmin köleleştirici, boyunduruk takıcı ve hegemonyacı ilişkilerden kopamaz. Midesini kapitalist sisteme bağlayan sanatçı; kapitalist sistemin “gerici eğilimlerine karşı“ radikal bir duruş sergileyemez. Bu sanatçıların, sömürücü sınıf düzeninin ideolojik, politik payandası olan “milliyetçiliğin, mukaddesatçılığın,” kutsal ve fetiş değerlere saldırı olarak gördüğü heykellere, resimlere tükürme, filmleri sansür etme, romanları şiirleri yasaklama eylemleri karşısında sessizliğe gömülmesinin nedeni; mideleri ile yaratı süreci arasında kurdukları yaşamsal bağdır.

Ruhunu Kapitalist pazara bağlama güdüsü, devrimci iradeyi kemirir. Devrimci iradeye sahip olmayan bir sanatçının, sanat eyleminin militanı olması olanaksızdır. Kapitalist pazarın sağladığı özgürlüğü, sanatçı kimliğinin varoluş itkisi olarak gören sanatçı, devrimci sosyalist bir kimliğe sahip olamaz. Yararıma kullanırım diyerek, kapitalist pazara giden sanatçıların, “ sosyalist kimliğini” yolda yitirdiği ve pazara girme bedeli olarak, sosyalist gerçekçi sanata saldırıyı, öncelikler listesine yazdığı bilinen bir gerçekliktir. Kapitalist pazar, pazara gireni kendine benzetir. Kapitalist pazarda, satıcı, satıcı, alıcı da alıcı gibi davranarak; ayak altına düşer, kullanılır ve inzibatlığa soyunur. Pazar, pazar ilişkilerine giren insana kendi gerçekliğini dayatır, kabul ettirir. Ben pazarı kullanırım diyen birey, pazar tarafından kullanışını göremeyecek kadar körleşir.

Kapitalist Pazar ilişkilerini benimseyen sanatçının, sosyalizm cephesinde de “sıkı” pazarlamacı” olarak yer aldığı ayandır. Bu pazarlamacı “sosyalist” kimlikler; harisliğin, bireyciliğin, hinliğin, benmerkezciliğin, “idol olmak” uğruna gerçekleştirilen her türlü dalavereciliğin, sosyalizm cephesinde yer tutmasında önemli rol oynuyorlar.

Kimi küçük burjuva şairler, yazarlar, aktörler; kadın, Kürt, Ermeni, Alevi ya da işçi, emekçi oluşunu; (iktidara karşı mücadelenin bu haklı ve doğal gerekçelerini) toplumsal durumdan soyutlayarak, salt kendi çıkarları doğrultusunda kullanıyorlar. Bu baylar, sanat eylemi vasıtasıyla, toplumsal olguları, kapitalist pazarın metası haline getirerek; geçimini bu yoldan kazanacak denli ticari beceriye sahipler. Bu sanatçılar, kapitalist pazar hastalığını bulaştırarak; sanat ortamını, beslenecekleri, soluk alabilecekleri hale getirmek konusunda “yetenekli” virüs taşıyıcılar olarak varlıklarını sürdürüyorlar. Yanı başımızda soluk alıp veren bu kimliklerin bedenlerine sinen, “Pazar kokusunu” burunlarımızı tutarak savuşturabileceğimiz düşüncesi önemli bir yanılsamadır. Bu insanların sosyalizm cephesinde “sanat” satmasında; sosyalistlerin, adam sendeciliğinin, “sanatçıların kimliğinden yararlanma” istenci doğrultusunda görmezden gelme tavrının, önemli katkısı var. Bu tavrın da devrimci sosyalizmden uzaklaşma olduğunu hatırlamak ve ‘sol pazarcılığın’ yıkıcı etkisine karşı vurdumduymazlığın, kapitalist sistemin değerlerine taviz vermek olduğunu kavramak yaşamsal bir zorunluluktur.

Pazara bağımlı üretimin sürüklediği batakta, eserine ve dolayısıyla kendine yabancılaşmanın yarattığı tahribatın derin etkisi altında kalarak düşkün ve umutsuz bir halde üretim eylemini gerçekleştiren küçük burjuva sanatçıların, sosyalist değerleri süs olarak taşımasına, yüksek sesle karşı çıkılmalıdır. İkiyüzlülük, yarı peygamber tavrı, madrabazlık, küçük burjuva sanatçılar arasında, gittikçe “olağan” sayılır bir durum haline gelirken; bu gidişe karşı uyarıcı bir duruş gerçekleştirmek, devrimci sosyalist sanatçılar için yaşamsal önem taşır. Burjuva sanatçıların; toplumsal düşkünlüğün, umutsuzluğun tezahürü olan bunalımlı, bohem yaşamına denk düşen ve bireyin acılarını kaşıyan, hüznünü eşeleyen arabesk tutumuna karşı; devrimci umudu hergün yeniden yeşerterek, sömürülen, ezilen insanların kurtuluş mücadelesine, bir fiil ve eserimizi yaratmanın bize tattırdığı coşkuyla, kol kola, yoldaşça katılmak aydın olmanın sorumluluğudur. Bu sorumluluğu üstlenmek, yaratıcı kimliğimize, özgürlüğümüze en güzel katkı ve kendimize yapacağımız en büyük “iyiliktir”.

Emekçilerin kurtuluş mücadelesine, umutla, coşkuyla, dirençle ve özgür yaratı kimliğiyle katılan sanatçı, gerçek anlamda devrim yürüyüşüne katkı sunar, güç katar. Devrim mücadelesinin; umutsuzluğa, insanın çektiği acıları, ”damardan” duyumsatan dövünmeğe, yalnız insanın “asi” yakarıcılığına ve starların şatafatına gereksinimi yoktur. Devrim; coşku ve umutla ayağa kalkan insanların ortak iradesi ve yürüyüşüdür. Bu önü alınamaz, yıkıcı ve yeniden yaratıcı yürüyüş, sosyalist gerçekçi sanat militanının, sınıfsal kimliğine, özgürlük eylemine ve yaratı coşkusuna can veren tözün yaşam bulduğu bereketli ırmaktır.

 

BABÜR PINAR

Kategoriler:   Sanat Kuramı