Menü

UNUTAMADIKLARIM ( YAHYA KEMAL BEYATLI ) / ÖNDER ŞENYAPILI

 Atasözü “Ağaç yaşken eğrilir” buyurmuştur. Doğrudur. Küçük yaşlarda çevreden, verilen/alınabilen bilgilerden, izlenen/tanık olunan/algılanan davranışlardan edinilenler biçimlendirir insanoğlunu. Sonraki yaşlarında izleyeceği yolları çizer.

Yazma tutkumu, edebiyat sevgimi çocukluk yıllarımda okuduğum kitapların ve elbette o kitapları yazanların, — edebiyatçıların, yazarların/şairlerin oluşturduğu kuşkusuz.

Etkilendiğim şair ve yazarları, bende derin iz bırakanların çoğunu ‘on’lu yaşlarımda tanıdım. O yaşlarda, yani henüz ‘yaş bir ağaç’ iken o yazarların/şairlerin ürünleri biçimlendirdi benim yazma tutkumu ve edebiyat sevgimi.

Bu çalışma, bendeki edebiyat sevgisini tetikleyenleri daha ayrıntılı olarak tanımaya çalışma girişimi olarak görülebilir.

Hiçbiriyle yüz yüze gelmedim yakından tanımaya çalıştığım yazar ve şairlerle.

Nasıl yazdılar, neden yazdılar, nasıl yaşadılar; ilişkileri, sıkıntıları, sevinçleri, aşkları, özlemleri, kavgaları, vb. nasıldı? Nelere göğüs gerdiler, nelere boyun eğdiler? Yazma güdüleri nelerdi? Nasıl değerlendirildiler? Yaşamlarındaki inişler ve çıkışlar… Ve daha birçok soru…

Soruların yanıtları sevdiğim yazarları daha yakından tanımamı sağlayacak.

İlk sırada bir şair var: Yahya Kemal Beyatlı.

Başkaları izleyecek.

YAHYA KEMAL BEYATLI

(1884-1958)

Rivayet olunur ki, “Ankara’ya gitmenin en güzel yanı İstanbul’a dönülecek olmasıdır” demiş. Belki bu sözcüklerle değil! Çünkü aslına – ağzından çıktığı gibi yazılı olana rastlamadım. Rastlamış olsam da, anımsamıyorum. Önemli olan bir Ankara-İstanbul kıyaslamasının Ankara’yı ‘küçük düşürecek’ anlamda söylenmiş oluşu. Görüşüne katılan da var, katılmayan da…

Biraz araştırılınca dediğini doğal karşılamak gerekiyor. Çünkü, “İstanbul şairi” diye ananlar var kendisini. İstanbul için en güzel şiirleri yazdığını öne sürenler var.

Doğum adı (ya da asıl adı) Ahmet Agâh. Yahya Kemal olarak biliniyor. 1934 yılında Soyadı Yasası yürürlüğe girdiğinde ‘Beyatlı’ soyadını alıyor. 1884 Üsküp doğumlu. Önceleri ‘Esrar’ fakma adını kullanır. “Edebiyat-ı Cedide” (Yeni Edebiyat) dönemi ya da ‘Bilim varlığı’ anlamına gelen ve kökende bir dergi olup önce bilim yazıları yayımlanmak üzere yola çıkan, daha sonra sadece edebiyata ve edebiyatçıların ürünlerine yer veren “Servet-i Fünun” dergisinde bir araya gelenleri anlatan ‘Servet-i Fünun topluluğu’nun bir üyesi olur ve şiirlerini “Agâh Kemal” imzasıyla yayınlar. “Peyam” (Farsçadan geçmiş sözcüğün anlamı “haber”.) gazetesindeki, “Çamlar Altında Muhasebe” başlıklı yazılarında “Süleyman Nadi” takma adını kullanır.

Öte yandan salt şair ve yazar kimliğini taşımaz. Büyükelçi, milletvekili ve Lozan görüşmelerindeki Türk heyetinin danışmanı kimlikleri de var.

Yahya Kemal, Orta öğrenimine devam etmesi amacıyla 1902 yılında İstanbul’a gönderilir. Galatasaray İdadisi’ne ya da Robert Kolej’e öğrenci olamayınca Vefa Lisesi’ne kaydolur. Gelgelelim, 1903 yılı İstanbulu 2. Abdülhamid’in baskısı altındadır ve Yahya Kemal Paris’e kaçar ve 1912 yılına değin orada kalır.

“Paris’e ilk geldiği günlerde sık sık gittiği Luxembourg Bahçelerine Yahya Kemal sonraları, Baudelaire’in, çocukluğunda oynamış olduğu bir yer diye de dadanır. Bu ünlü Fransız ozanına öylesine tutulmuştur ki, doğduğu evin arsasını, gençken oturduğu Pimodan Otelini, öldüğü hastaneyi, gömüldüğü Montparnasse Mezarlığını, oradaki yonutunu sık sık görmeye gider; büyülemiştir Baudelaire onu. Yalnız Baudelaire mi? Sırası ile gidelim.

Yahya Kemal, Üsküp’ten İstanbul’a geldiğinde şiir meraklısı bir gençtir; Tevfik Fikret’i, Cenap Şahabettin’i, Abdülhak Hâmit’i bilir, Halit Ziya’yı okur, ama Fransızca bilmez, Batı yazını ile ancak çeviriler yoluyla, bir de Mınakyan Tiyatrosunda gördüğü oyunlar aracılığı ile ilişki kurabilmektedir. Bir gün eline Ilias adlı bir kitap geçer, çeviri bir şiir, bir Rum’un şiiri sandığı bu yapıt Yahya Kemal’i adamakıllı sarar. Bana sorarsanız, ruh çağrılırken masaya tarihin gelmesi olayıdır bu. Demek o günlerde Homeros adını bilen yoktu İstanbul’da. Sonra ‘Morg Sokağı Cinayeti’ üzerinde büyük bir etki yapar Yahya Kemal’in. Ama Paris’e kaçmasını çabuklaştıran yapıt Minakyan Tiyatrosunda gördüğü ‘La Dame aux Camelia’dır. Ağlar bu yapıtı okurken. İşte kimi büyük olayların, böyle entipüften nedenleri vardır. ‘Nedenler’ içinde önem sırasını insanlık öğrenememiştir daha, çünkü böyle bir sıra yoktur. (…)

Yahya Kemal, Paris’e kaçmasının nedeni olarak ‘Ülkeyi zindan, Avrupa’yı nurlu bir âlem’ gibi gördüğünü ileri sürer, ‘hafiyelikten ve Asya ahlakından müteneffir’dir. [1]

Paris’te her kaçak Türkiyeli gibi, Jöntürklerle ilişki kurar. Bir yandan da Meaux Koleji’nde Fransızca öğrenmeye çalışır. (…)

Yahya Kemal’in siyasetle (Jöntürklükle) ilgisi 1905’e doğru sönmeye başlar. Jöntürkler’in bilinçsizlikleri midir dersiniz bunun nedeni? (…) yalnızca bir şiirini analım ozanımızın:

Jaures’in gür sedâsı devrinde [2]
Tuncu canlandıran ilâhtı Rodin; [3]
Verlaine Absent’i Baudelaire afyonuna [4]
Karışan bir sihirli hazdı şiir.
Eski Paris’te bir ömür geçti
İdeal rüzgârı ile hür geçti.

(Melih Cevdet Anday: Paris Yazıları, Adam, 1982, s.81-82)

Paris’e kaçtığında henüz 18-19 yaşındadır Yahya Kemal. Belirtmeye gerek var mı, orada ‘baba parası’ ile yaşamak zorundadır. Babasına Paris’ten gönderdiği posta kartlarının sonunda, lisanımünasiple bir miktar para talep eder hep. Dolayısıyla, posta kartlarındaki girişler “Pederin Şefkatli Huzuruna”, “Nur Verici Pederin Huzuruna”, “Pek Kıymetli Pederim Efendim Hazretleri”dir. Şevket Rado, Hayat dergisinde Yahya Kemal’in 1940 yılında gönderdiği bir posta kartını yayımlamış ve şairin nice sonra ilk kez “Sevgili beybabacığım” diye sade bir seslenişle yazdığını da vurgulamıştır.

1902 yılını İstanbul’daki akrabalarında kalarak geçirir. Salah Birsel Yahya Kemal’in Üsküp’ten İstanbul’a geldiğinde “Sarıyer Deresinin kenarında, Sular’a giden yolun üstünde ve de köyün bitiminde ‘Arif Bey Köşkü’ derler bir ev vardır ki şairimizin annesi Nakiye Hanımın büyük teyzesinin oğlu İbrahim Bey burada oturur” diye anlatır. İbrahim Beyi kısaca tanımladıktan sonra sürdürür:

“Köşk iki katlıdır. Üstkat harem, altkat selamlık. Altkatın yerle bir kafesli odalarından biri İbrahim Beyin, Yahya Kemal’in deyişiyle söylemek gerekirse, karargâhıdır. İçki sofrası buraya kurulduğu gibi, İbrahim Beyin konuklarına kabul yüzü gösterdiği yer de burasıdır. (…)

Evin başlıca konuklarından biri Hacı Arif Beydir. Ünlü şarkı bestecisi Hacı Arif Beyle karıştırmamak için adının başına bir de Kanuni sözcüğü kondururlar. Arif Bey kanunu Sarı Talat Beyden öğrenmiştir.(…) Üstad, udu da kanun kadar şıngıllı çalar. (…) Yahya Kemal, ‘Ondan iyi bir musiki ile birlikte, girip çıktığı sultan sarayları üzerine anlattığı fıkraları dinlerdik,’ diyecektir. (…)

Saz dinlemeye gelenler arasında bir de Serezli Şekip Bey vardır. Gençtir. Siyasal düşünceleri yüzünden Paris’e kaçmış, bu yüzden de ordudan çıkarılmıştır. Dürüstlüğüne diyecek yoktur, ama çok Avrupadır. Müslümanlığa, Osmanlılığa, dahası Türklüğe düşmandır. Yani su katılmamış bir kozmopolittir.

İbrahim Beyin çevresinde kümelenen gençlere Avrupa filozoflarının düşüncelerini anlatmayı sever. Karganın gagasındaki peynire sulanan tilki vardır ya, Paris’ten öyle söz açar. Diline pelesenk ettiği şey de Avrupa uygarlığından başka bir uygarlık bulunmadığıdır. Bir de araya şu palamutu sokar:

— Türkiye’de, bir gencin yapabileceği tek iş, bir kolayını bulup Paris’e kaçmak, orada yaşamaktır.”

Salah Birsel’in de dediği gibi, Yahya Kemal’in Serezli Şekip Beyin etkisinde kalarak Paris’e gittiği düşünülebilir.

1902 yılını İstanbul’daki akrabalarının yanında, — ‘Arif Bey köşkü’nde geçirmişse de, yaşamının çoğu pansiyon ve otel odalarında geçer. 15 yıl süreyle Park Otel’de kalır. Öldüğü Cerrahpaşa Hastahanesine de Park Otel’den gider.

Yahya Kemal’in Paris’i benimsediği, rengârenk bir tabloya benzettiği ve Eiffel Kulesini “Medeniyetin seması” olarak nitelendirdiği, önceki satırlarda sözü edilen babasına gönderdiği kartpostala yazdıklarından anlaşılıyor:

“Sevgili beybabacığım!

Bu naçiz hasret mektubunu size grubun sarı gölgeleri içinde uyuyan Paris’in iki yüz metre üstünden yazıyorum. Medeniyetin ebedî bir yükseliş kanadı gibi bir daha adi toprağa düşmeyecek olan bir deha burcunun üzerinde bulunmaktayım.

Eyfel Kulesi’ni tabiîdir ki işittiniz. O baştanbaşa hadiseler mahşeri olan Paris, düz bir ip gibi uzanan bulvarlarıyla, operasıyla, Trokaderosu ve Şanzelizesiyle, köprüleriyle, toplu hayatı ihtiraslı elinde sarsılan azametiyle rengârenk bir tablo gibi önümde duruyor.

Güneş battı. Mektebe gitmek için asansörle aşağıya iniyorum. Bu kartpostalı yerden değil, medeniyetin semasından alıyorsunuz. Hasretle ellerinizden öperim.

Paris’ten oğlunuz

Kemal”

Gittiğinde Fransızca bilmiyordur ama kısa sürede öğrenir. Paris’teki Jön Türklerden Prens Sabahattin, Sami Paşazade Sezai, Mustafa Fazıl Paşa, Abdullah Cevdet, Abdülhak Şinasi Hisar ile tanışır. Gittikten bir yol sonra Sorbonne Üniversitesine kaydolur. Ne var, Üniversiteyi bitiremez. Tarihe merak sarar.

İstanbul’a döndükten sonra, 1916 yılında Darülfünun’a (Bilimlerin Evi’ne/Üniversiteye) Medeniyet Tarihi müderrisi (hocası) olarak atanır. Bu atama Ziya Gökalp’in tavsiyesi sonucu gerçekleşir. Daha sonra Garp Edebiyatı Tarihi ve Türk Edebiyatı Tarihi derslerini de üstlenir. Ahmet Hamdi Tanpınar, Darülfünun’da Yahya Kemal’in öğrencisi olur; dostlukları yaşam boyu sürer.

Yaşamı süresince ne şiirleri ne de düz yazıları kitap olarak yayımlanmamışsa da, ölümünden sonra, İstanbul’un 500. fetih yıldönümünü kutlamak üzere 1950 yılında kurulmuş olan “İstanbul Fetih Cemiyeti” bünyesinde oluşturulan iki enstitüden biri olan (öteki ‘İstanbul Enstitüsü’dür) ‘Yahya Kemal Enstitüsü’, edebiyat tarihçisi Nihat Sami Banarlı’nın derlediği yapıtlarını yayınlar. Ayrıca Darülfünun’da öğrencisi ve yaşam boyu sıkı dostu olan Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Yahya Kemal hakkında kendi öyküsüyle Yahya Kemal’inkini birlikte anlattığı (tamamlanmamış) kitap Tanpınar’ın ölümünden sonra bulunur ve 1962 yılında (2006 yılında kendi kendini fesheden) “Yahya Kemal’i Sevenler Derneği”nce yayımlanır.

Şairin yaşamı, kişiliği, görüşleri, sanatı hakkında araştırmalar yapmak, bir Yahya Kemal Enstitüsü Mecmuası yayınlamak, ayrıca şairin ve şair hakkında çeşitli kaynaklarda yayımlanmış şiir ve yazıları toplayarak bir Yahya Kemal arşivi oluşturmak amacıyla Yahya Kemal Enstitüsü kurulmasını Nihat Sami Banarlı önerir.

Enstitü, şairin yazı ve şiirlerini, el yazısı notlarını, vb. toplayarak 12 ciltlik bir “Yahya Kemal Külliyatı” oluşturur. Enstitünün yayımladığı kitap sayısı 23’e ulaşır. Ayrıca bir Yahya Kemal Müzesi kurulur.

1981 yılının Ocak ayında ilk sayısı yayımlanan “Sanat Olayı” dergisinde yer alan yazısında Orhan Barlas, “Yahya Kemal’i çok ilginç buluyorum, her düzyazısını okudukça beni yeniden şaşırtıyor. ‘Şiirlerini’ demedim, bu konuda çok yazıldı, söylendi, bundan böyle de daha çok yazılacak” diye giriş yaptıktan sonra şöyle sürdürür görüşlerini:

“Siz okudunuz mu Yahya Kemal’in düzyazılarını? Sağdan soldan soruyorum bunu, pek oralı olan yok. Oysa bunlar ‘eşsiz’ yapıtlardır. Kendi payıma, bir kitaptan sıkılırsam, ya da yorgun düşersem, hemen Yahya Kemal’e el atarım. Bu yapıtlardan, pek belirgin biçimde şu anlaşılır.: Yahya Kemal, tartışılmayacak düzeyde akıllı, eski deyimle ‘üstün zekâlı’ bir yazar, bir aydın… Sıradan, beylik görüşlere hiç yanaşmayan, sık sık değişik görüş açıları yakalayabilen, gerçekten kapalı, ince ayrıntıları serip dökebilen bir yazı ustası. Üstelik, en eski, en kıyıda bucakta unutulmuş sözcükleri kullanmasına karşın ‘Türkçe’ yazan, akıcı, kolay okunur Türkçe yazan bir aydın… Adları gerekmez, bir Yahya Kemal’i bir de onun döneminde yaşamış yazarlarımızın anılarını okuyun, düzey farkını hemen göreceksiniz.” (Orhan Barlas: “Devletin Akıllısı”, Sanat Olayı, sayı:1, Ocak 1984)

Barlas’ın “en eski, en kıyıda bucakta unutulmuş sözcükleri kullanmasına karşın ‘Türkçe’ yazan, akıcı, kolay okunur Türkçe yazan bir aydın” yargısını tüm Edebiyatı Cedideciler için genelleştirmek olanaklı. Nitekim, Tahir Nejat Gencan “Edebiyatı Cedideciler, bir tek Türkçe sözcük türetmemelerine karşılık Arapça, Farsça pek çok yeni sözcükler, bileşikler, tümlemeler yaratarak kullanmışlardır” diye yazar. (Tahir Nejat Gencan: Dilbilgisi, 2 Basıım, 1971, s.28)

Barlas, yazısını Yahya Kemal’in düzyazılarını övmek amacıyla yazmadığını, Yahya Kemal’in görüşlerinin çoğuna katılmadığını vurguladıktan sonra der ki:

“Benim ilginç bulduğum, onun özel yaşamı, ‘yer alışları’. Neden ilginç? Son on beş, yirmi yıl bir yana, Yahya Kemal bir dönemin Türk aydınları, yazarları konusunda en yetkin, en açık örneklerden biri sayılabilir de ondan Yahya Kemal birgünler Prens Sabahattin’in çevresi ile düşüp kalkmış, içli dışlı olmuş. Onlarla takışmamış, ama hiçbir zaman ‘birlikte’ olmamış. Ali Kemal’i anlatan bir yazısı vardır, eşi az bulunur bir yazıdır. Onu hem sever, hem ona imrenir, bir yandan tutar, bir yandan karşıdır. “Eğil Dağlar”dan apaçık belli ki, Kurtuluş Savaşını tutmuştur. Zaten Lozan’da da görev almış. İşte işin tuhaflığı bundan sonra başlıyor.

Bir yerden sonra Yahya Kemal, Atatürk’ü de İnönü’yü de sevmez, beğenmez. Kurtuluş Savaşını tutmasını, ilk iki devlet başkanına öfkesinin gerekçelerini bir yana koyalım. Şaşılacak yön şuradadır: Yahya Kemal bu karşıtlığını onlardan görev almasına engel saymaz. Madrid, Varşova, Pakistan büyükelçiliklerini ona verenler Atatürk’le İnönü’dür. Yahya Kemal, hiç beğenmediği, yanlış yolda saydığı kişilerden ödev kabul etmemekle yetinmemiş; 1950 Mayısında, İnönü düşer düşmez, Celâl Bayar’ı ‘ilk meşru cumhurreisi olarak’ kutlamıştır. Yani bir devlet adamını hem meşru saymayacaksın, hem de onun verdiği görevi başının üstünde taşıyacaksın. Doğal mı, korkunç mu, gülünç mü? Durun, daha iş buncası ile kalmıyor. Yahya Kemal büyükelçi iken İspanya’da krallık devrilir. Şairimiz pılıyı pırtıyı toplar, kralla birlikte Paris’e göçer. Gün gelir Paris’te paranın suyu çekilir. Yahya Kemal darda kalır. Araya Hamdullah Suphi’ler, Falih Rıfkı’lar filan girerler, neyse bir gün Yahya Kemal Çankaya’da sofraya kabul olunur… Ve ‘affa mazhar’ olur. Bu öykünün, başında – sonunda, gerçekten ilginç ayrıntılar var, buraya aktarmadım. Üstelik bunları onu içtenlikle sevip beğenenler didik didik araştırmış, soruşturmuş, bulmuşlar, şairimizi göklere çıkarmak için yazmışlar. (…)

Yahya Kemal bir yandan iktidarlardan kıyı bucak kaçarken, onları hiç mi hiç beğenmezken, öte yandan onlara yanaşıp ‘iş’ bekleyen aydın örneği. En küçük bir sakıncası bile yokken, bir başka şairin, Nazım Hikmet’in affı için düzenlenmiş dilekçeye imza atmaktan çekinen şair…

On, on beş saatlik bir gözaltını en korkulu bir serüven gibi sayfalarla anlatan yazar.”

Hakkı Süha Gezgin, Yahya Kemal’in portresini şöyle çizer:

“Geniş, ağır bir gövde, kalın bir gladyatör boynu, irice bir baş, uçları keskin çizgilerle sımsıkı kapalı ihtiraslı bir ağız, katı bir çene, dolgun yanaklar üstünde gömülü gibi duran dalgın gözler. Serilir gibi oturuşunda bitmeyen bir hazım yorgunluğu var gibidir. Onda eski Roma kayserlerini andıran bir hal sezilir.

…Yahya Kemal Darülfünuna müderris oldu. Üniversite kürsülerine eser basamaklarından çıkılır. Biz onun ilmî değerini ortaya koyan böyle bir fikir merdivenini görmemiştik. Bugüne kadar hâlâ kitabını okumuş değiliz. Şu halde bu müderrisliği onun şairliğinin bir caizesi saymaktan başka çare yoktur.

Zaten yeryüzünde edebiyat ve sanata Yahya Kemal kadar borçlu başka bir şair var mıdır, bilmem. (…) sanat onun kadar hiç kimseye yar olmamış, hiç kimseye bu kadar kolay şöhret, bol refah, zengin alkış getirmemiştir. Darülfünûn profesörlüğüne esersiz çıkışı, ilham perisinin bir cilvesiydi.

Sonra, yine onu İspanya’da sefir gördük. Hangi siyasî kariyerden hız alarak bu geniş ve yüksek sıçrayışa erdi? Siyaset onun mesleği değildi. Hayatta böyle bir terbiye almamıştı. Hariciyemizle ne yakından, ne uzaktan alâkalı idi. Ama Madrid’e sefir oldu. Çünkü şairdi. Demek, ekselânslığını da edebiyata borçludur.

Nihayet Yahya Kemal’i mebus seçtiren de yine şairliğidir. Şu halde onu yeryüzünün edebiyata en minnettar adamı olarak tanımak hiç de haksız olmaz.” (Hakkı Süha Gezgin: Edeît Portreler, kapı, 2013, s.330-332)

Dışişleriyle ne yakından ne uzaktan ilgili olmayışı, elçilik dönemindeki tutum ve davranışlarından, giderek Türkiye’ye dönememekten ötürü çektiği sıkıntılardan anlaşılır. Madrid Sefiri iken İspanya karışıklık içindedir Yahya Kemal.

“Bu arada, Ankara Madrid’ten sık ve mufassal raporlar beklemektedir. Tevfik Rüştü [5] bakar ki umut yok, günün birinde, dünyayı Üstad’ın başına yıkan o menhus telgrafı gönderir: ‘Ankara’ya dönünüz!’ der.

Üstad bunu ‘azil’ olarak yorumlar ve hemen bavullarını hazırlatıp Ankara’ya doğru değil, Paris’e doğru yola çıkar. Sefaretten bir telgraf çektirir: ‘Elçiliği devrettim, tedaviye ihtiyacım var, Paris’e hareket ediyorum, dönüş biletimi Paris Wagon-Lit’sine gönderirsiniz.’ Der. Kayıplara karışır.

Azledilmenin kırgınlığı ve kızgınlığı içinde Avrupa’da dolaşır durur. Onu Cenevre’de, Lozan’da, Bern’de, Hamburg’da gördüklerini söyleyenler vardır. Tevfik Rüştü, Üstad’ın kendisine küskün olduğunu çıtlatanlara, ‘Canım biz onu azletmedik ki, müstafi saydık’ demesine rağmen, Yahya Kemal bir türlü hakarete uğratıldığı hissinden kurtulamaz.” (Sadun Tanju: Eski Dostlar, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2000, s. 119-120)

Sonunda Romanya Sefiri Hamdullah Suphi’nin yanına gelir. Bükreş Sefiri Yahya Kemal’i Türkiye’ye dönmeye ikna eder. “Ankara’da Mustafa Kemal onu, hiçbir şey olmamış gibi karşılar. Önce Yozgat, sonra Tekirdağ milletvekili seçtirir.”

Yahya Kemal’in, Orhan Barlas’ın dile getirdiklerinden başka özellikleri de vardır. Necati Cumalı Etiler Mektupları” yazılarında sıralar:

“Yahya Kemal ile Ahmet Haşim, Dergâh çıkarken bir araya gelirlerse de, çok geçmeden bozuşurlar. İkisi de kendilerini kuşatan dostluk çevreleri içinde bile huysuz, geçimsizdirler. Ahmet Haşim, alınganlığına yol açan her davranışa karşı acımasızca saldırıya geçer. Hoşlanmadığı her tutumu zehirli bir dille yerer. Yahya Kemal’in iyi geçindiği kimseler, genellikle kendisine kayıtsızca bağlı hayranlarıdır. Hayranları arasında değer verdiklerini arada bir hizaya getirerek hoş tutar. Yanında ceketlerini iliklemeden oturmalarına izin vermez. Hiç önemsemediği kimselerle karşılaşmalarında alaylı bir tatlı dil kullanır. İşi ciddiye alınınca Halit Fahri Ozansoy’a bastonunu kaldıracak kadar sertleşir. Şiirleri üstüne sayısız olumlu yazılar yazan Ataç’a kendisinden başka şairleri övdüğü için ‘Sen şiirden ne anlarsın!..’ demeye yüz tutar. (…)

Yahya Kemal’in o ağır sözlerini, bir yazısında, olduğu gibi okuyucularına duyuran Ataç’tır.. Bir türlü unutamamıştı o sözleri. Ulus Gazetesinde çıkan bazı yazılarından sonra, bana önce düşüncemi sorduğunu, hemen ardından da Yahya Kemal bu yazıma çok kızacak dediğini hatırlarım. Yahya Kemal ile aralarında geçenleri, Yahya Kemal’in özelliklerini pek bilmezdim. Çoklukla şiir üstüne düşüncelerini yansıtan yazılardı değindikleri. O yazılarda, Divan Edebiyatından, Dağlarca’dan, yeni bir şairden söz eder, örnekler verirdi. Yazıda Yahya Kemal’i kızdıracak ne bulunduğunu pek çıkaramazdım ‘Siz bilmezsiniz..’ der, bakışlarını bir noktaya diker, keyiflenerek gülerdi. ‘Yahya Kemal, kendisine olan taşı anlar’. Dağlarca’yı överken kullandığı sözlerin çoğu Yahya Kemal’den öç almak içindi.” (Necati Cumalı: “Kavgasız Edebiyat”, Sanat Olayı, sayı:16, Nisan 1982, s. 15-17)

 Cumalı’nın sözünü ettiği Yahya Kemal yazıları Ataç imzalı “Günlerin Getirdiği” başlıklı kitabında tümüyle okunabilirse de, önemli ve ilginç kimi bölümleri buraya alınmalı. Aşağıdaki paragrafta Yahya Kemal’in kendisini nasıl azarladığını anlatıyor:

“Yahya Kemal’i iki yıldır görmemiştim. Geçen akşam Ankara’da olduğunu öğrenince sevindim, sanki bir ışık doğdu içimde. Ne hoştur onun konuşması! Yalnız şiirin değil, ahbap, dost oturmalarındaki konuşmanın da üstadıdır. Başkalarına pek söz bırakmaz, bıraksa da: ‘Üzme kendini, beceremiyorsun!’ der gibi dalgın dalgın bir dinleyişi vardır. Olsun; kendisi öyle güzel söyler ki siz, dinlenilmemenin onurunuzda açtığı yarayı unutur, o sözler onun değil de sizin ağzınızdan çıkıyormuş gibi bir keyif duyarsınız.. Benden iltifatını esirgemez ya, azarladığı da oldu. Hele bir gün: ‘sen bir şey bilmezsin, bir şey anlamazsın’ diye başlayıp ne idüğümü yüzüme vuruverdi; küçüldüm, küçüldüm ama sıkılmadım doğrusu: İnşallah bir parçacık olsun insafsızlığın da karıştığı o sözler o kadar tatlıydı.” (Nurullah Ataç: “Yahya Kemal”, Günlerin Getirdiği, Varlık yayınevi, 2. basım, 1957, s. 72-76)

Ataç, Yahya Kemal’in değerini daha iyi anlayacakları için gelecek yüzyılın insanlarını kıskandığını belirttikten sonra der ki:

“Biraz da acıyorum onlara; şair Yahya Kemal’i bilecekler, insan Yahya Kemal’i, bizim konuşmalar ile tanıdığımız insan Yahya Kemal’i bilemeyecekler. Bizden önce geçmiş insanlar gözümüzde tanrılaşıveriyor. Güzel şey tanrılaşmak! Ama büyüklükleri, küçüklükleri, meziyetleri, kusurlarile insan oğlunda öyle bir hal var ki işte o yok tanrılarda.”

Ataç, aynı kitabında yer verdiği bir başka yazısında, yayımlanmış bir kitaba Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın alınmamış olmasını eleştirirken, Necati Cumalı’nın “Dağlarca’yı överken kullandığı sözlerin çoğu Yahya Kemal’den öç almak içindi” saptamasının anlamını açıklığa kavuşturur:

“… Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın unutulmuş olması bana bağışlanamaz bir suç gibi geliyor. Onun her yazdığı iyi olmayabilir; kendini bırakıp çeki düzen gözetmeden, karmakarışık yazdığı da oluyor. Bir de iyi bir gününe düştü mü, bizi tâ içimizden saran eşsiz sözler söylüyor. “Ölü” adlı bir şiiri var, okuyup okuyup doyamıyorum:

Hangi mahallede imam yok,
Ben orada öleceğim.
Kimse görmesin ne kadar güzel,
Ayaklarım, saçlarım ve her şeyim.

Ölüler namına, azade ve temiz,
Meçhul denizlerde balık;
Müslüman değil miyim? Haşa!
Fakat istemiyorum kalabalık.

Beyaz kefenler giydirmesinler,
Sızlamasın karanlığım havada.
Omuzlardan omuzlara geçerken sallanmayayım,
Ki bütün azalarım hülyada.

Hiçbir dua yerine getiremez,
Benim kâinatlardan uzaklığımı.
Yıkamasınlar vücudumu, yıkamasınlar,
Çılgınca seviyorum sıcaklığımı.

Hangi mahallede imam yok,
Ben orada öleceğim.
Kimse görmesin ne kadar güzel,
Ayaklarım, saçlarım ve her şeyim.

Doğrusunu isterseniz, Türk şiiri yüzyıllarca yalnız sözleri birbiri arkasına dizmeğe çalışmış, gerçekten bir şey söylememiştir; ancak bugün, bu gençlerle bir şeyler söylüyor, bizim tâ içimizi aydınlatıyor. Bunları beğenmemek olur, kimsenin beğenisine karışılmaz. Ancak bunların boş söz olduğunu, bunları anlamadıklarını söyliyenlar anlamak nedir, onu bilmiyorlar demektir. Eskileri küçümsemeğe kalkmıyorum, onların da büyüklüklerini bilirim; ancak onların en güzel sözlerinde bile, bugünlerde çekemeyeceğimiz bir yalınlık, bir yavanlık vardır.” (Nurullah Ataç: “Gençler İçin”, Günlerin Getirdiği, Varlık yayınevi, 2. basım, 1957, s. 104-108)

Yahya Kemal’in ‘güzel konuşma’ yeteneğinden Abdülhak Şinasi Hisar da söz eder: “Kendisi her zaman nükte ile konuşur, mizahî sözleri arasına mısralar yerleştirir, bu nüktelerini mizahî manzumelerim de şiirleri gibi itina ile tashih, tâdil ve ikmâl ederdi. Fakat bilhassa şiirleri öyle tashihlerle o kadar büyük bir ustalıkla yapılırdı ki tashih edilmiş bu mısralar en güzelleri arasında bulunurdu. Onun o sözleri, nükteleri, latifeleri, hicivleri, mısraları, manzumeleri, değişmeleri o zamanlarımızın günler ve gecelerine karışan zevklerimizdi.” (Abdülhak Şinasi Hisar: Ahmet Haşim-Yahya Kemal’e Veda, Ötüken Neşriyat, 3. basım, 1979, s.167)

Güzel konuştuğu görüşü ortak. Ne var ki konuşmalarının içeriği hakkında, örneğim Melih Cevdet Anday’ın yargısı, olumsuzdur. Anday, Sermet Sami Uysal’ın “Yahya Kemal’le Sohbetler” kitabını okur ve 3 uzun yazıda değerlendirir Yahya Kemal’in konuşmalarını. Yazılarının sonuncusunu: “‘Yahya Kemal’le Sohbetler’ adlı kitap dolayısiyle Yahya Kemal Beyatlı üzerine yazdıklarımın sorumluluğu Bay Sermet Sami Uysal’ındır” tümcesiyle bitirir:

“Yahya Kemal, konuşmasının çekiciliği, bilgisinin, özellikle tarih bilgisinin derinliği ile tanınmıştır. Bunu söyliyenler, yurdumuzun aydın, bilgin kişileridir. Bu bakımdan inanmışızdır. Gerçi benim Yahya Kemal’le bir, ya da iki kez konuşmuşluğum var, ama o konuşmalar sırasında, bu önlü ozanımız, ilgisinin derinliğini göstermek istememişti; özellikle tarihten açmadıydı. Bu bakımdan, ‘Yahya Kemal’le Sohbetler’de özellikle tarih üstüne geçen konuşmaları önem vererek okudum. Diyeceğim şu ki, bunların tümü, okul çocuklarının bildiği, ya da emekli memurların durup dururken söyliyeceği şeyler. Hele Bay Sermet Sami Uysal’ın bu yazıları, konuşmalardan aklında kalanlarla yazmadığı, her konuşmayı yazıp Yahya Kemal’e gösterdiği bilinince durum büsbütün çatallaşıyor: ‘Vahdani[6] dinler, yahudilikten ilhamını almıştır. Allah yıldızları, kâinatı yaratmış, mahlûkla birleşemez. Bu itikat 1956 sene evvel yalnız Suriye’de, Filistin mıntıkasında sakin olan yahudilerde vardı. Fakat hıristiyanlık ve ondan sonra islâmiyet yayılıp da arzın beş kıtasını hâkimiyetleri altına aldıklarından sonra bütün beşeriyete yayıldı’. ‘Yahudi tarihi iki kısımdır: Büyük kısım Ansiyen Testeman, küçük kısım Nuvo Testeman. Büyük kısma tevrat, küçük kısma incil diyoruz’, ‘İncil dört tane ve birbirinden farklı. Sebebi de İsa’nın dört havarisi tarafından ayrı ayrı yazılışı’, ‘Asıl işi yapan Tarsus’lu Saint Paul’dür’.

Arkasından ne gelecek diye bekliyorsunuz, bir şey geldiği yok. Yahya Kemal, Bay Sermet Sami Uysal’ın ‘Allah hakkında fikriniz nedir?’ sorusuna, ‘Evet, kâinatı yaratan bir Allah olduğuna inanıyorum.’ dedikten sonra bu bilgileri sıralamayı neden gerekli bulmuş anlayamadım. Konuşma sırasında herkesçe bilinen olaylar, düşünceler söylenebilir; ama bunlar bir kez yazılı olarak görülünce kişinin ayması gerekmez mi? (…)

Meğer Yahya Kemal Türk aydınlarını ne bilgisiz sayıyormuş. Ya da bilgiyi ne sanıyormuş.” (Melih Cevdet Anday: Doğu-Batı, ataç kitabevi, 1961, s.41-43)

Bir başka yazısında (1979), Melih Cevdet Anday, “İstanbul’daki yenilikçi ozanlar, Fransız ozanlarına öykünürlerken, Yahya Kemal, Fransız şiirinin göbeğinden bir Türk ozanı olarak çıkmayı amaçlamıştır” der ve sürdürür:

“Öyle ki, Divan şiirini batılı gözü ve beğenisi ile canlandırması, sevdirmesi, Türk şiirinin geleneğini kurmak uğrundaki çabası, geçmişi (Osmanlı Tarihini) şiire çevirmesi (estetikleştirmesi), bir de bakarsınız ki, sonunda onun yeni değil, eski bir ozan olduğu kanısını uyandırmış. Çünkü Yahya Kemal’in en tutarsız yanı, zaman zaman kendini Yahya Kemal sanmasıdır.” (Melih Cevdet Anday: “Pilav ve Mesnevî”, Paris Yazıları, s.83)

Gelelim, Barlas’ın Yahya Kemal’i “Nazım Hikmet’in affı için düzenlenmiş dilekçeye imza atmaktan çekinen şair” diye tanımlamasının nedenine:

Yahya Kemal Bahriye’de, yâni Deniz Harp Okulunda okuyan Nazım Hikmet’in ve Necip Fazıl’ın hocasıdır. Ayrıca, Nazım’ın evine gelmekte ve şiir dersi vermektedir. Nazım Hikmet’in annesi Celile Hanım (öndeki sayfalarda daha ayrıntılı anlatılacak) çok güzel bir kadındır. Dersler ilerledikçe Yahya Kemal ile Celile Hanım yakınlaşırlar. Gerisini Reha Muhtar’ın kaleminden okuyalım:

“Bir süre sonra bu ilişkinin kokusu Nazım’ın ve Necip Fazıl’ın öğrencisi olduğu Bahriye mektebinde duyuldu…
***
Dedikoduların ayyuka çıkması üzerine Yahya Kemal bir süre okula gelmedi…
Geldiğinde karşısına öğrencisi Necip Fazıl çıkacaktı…
Hocası olan Yahya Kemal’e şöyle dedi:
“Hocam, kibrit suyu içerek intihara kalkıştığınızı duyduk… Sınıfın bu durumdan duyduğu derin üzüntüyü size söylemek isterim…”
Hocasına yönelik bu alaycı, ironik, dalga geçen tutum bir Deniz Harp Okulu öğrencisi Bahriyeli için kabul edilmez bir davranıştı…
Necip Fazıl “Bu aşk ilişkisini alaycı bir şekilde ima eden” sözleri nedeniyle “Kodes” adı verilen tahta dolabın içinde cezaya gönderildi okulda…

***

Ne ki bu Fransızcayı ana dili gibi konuşan, piyano çalan, natürmort resimler yapan dünyalar güzeli, sanatçı genç kadın Celile ile Yahya Kemal’in aşkı alevinden bir şey kaybetmiyordu…

Olayı genç Nazım Hikmet de fark etmişti…

Necip Fazıl’dan sonra bir gün Yahya Kemal’in siyah pardösüsünün cebine bir not bıraktı…

Kâğıtta Yahya Kemal’e hitaben şöyle yazıyordu:

“Hocam olarak girdiğiniz bu eve babam olarak giremezsiniz…”
Bu not üzerine ünlü şair, tedirgin oldu…
Bir süre Celile Hanım’ın evine gelmedi…
Genç Nazım’la karşılaşmaktan çekindi…
(…)
Uzun yıllar geçti bu olayın üzerinden…
Nazım Hikmet büyük bir şair olmuştu…
Sosyalistti…
Dönemin iktidarı tarafından hapislerde süründürülüyordu…
Celile artık yaşlanmıştı…
O güzelliğinden eser kalmamış üstüne üstlük kör olmuştu…
Oğlunun hapislerden kurtulması için Galata Köprüsü’nde açlık grevine başlamıştı o görmeyen gözleriyle anne yüreği…
Tuhaf bir rastlantı sonucu, Celile açlık grevi yaparken, Yahya Kemal Galata Köprüsü’nden geçiyordu…
Büyük aşkını gördü…
Ama yanına gitmedi…

Bir zamanlar ‘Hocam olarak girdiğin eve babam olarak girmeni istemiyorum’ diyen genç Nazım Hikmet’in kurtulması için kör gözlerle açlık grevi yapan Celile’ye destek imzasını vermedi…” (Reha Muhtar: “Nazım Hikmet’in annesiyle Yahya Kemal arasındaki aşkı farkettiği an…”, Vatan, 1 Ağustos 2010)

Öte yandan, Nazım Hikmet, 1940’larda Vâlâ Nûrettin Vâ-Nû’ya gönderdiği bir mektupta:

“Yahya Kemal’in ölüm derecesinde hasta oluşuna üzüldüm. Ondan şahsen – mısra düzme hünerinin teknik bahislerinde – çok faydalanmış bir insanım.

Bugünkü Türk şiirini ana ve esas çizgisiyle çok seviyorum zaten. Bunda belki bir anne şefkatinin de payı var. Lâkin, her şeye rağmen, büyükannenin Yahya Kemal ve büyük teyzenin Hâşim olduğu muhakkak” yazar.

Yanlış anımsamıyorsam, orta öğretim edebiyat kitaplarında Yahya Kemal’in “Akıncı” şiiri yer alıyordu.

“Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik;
Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik!

Ak tolgalı beylerbeyi haykırdı: İlerle!
Bir yaz günü geçtik Tuna’dan kafilelerle…

Şimşek gibi bir semte atıldık yedi koldan.
Şimşek gibi Türk atlarının geçtiği yoldan.

Bir gün doludizgin boşanan atlarımızla
Yerden yedi kat arşa kanatlandık o hızla…

Cennette bu gün gülleri açmış görürüz de
Hâlâ o kızıl hâtıra titrer gözümüzde!

Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik
Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik!”

Özellikle ilk iki ikiliği (beyiti) belleğime yerleşmiş ve o gün bugündür yerini koruya gelmiştir. Bu iki beyit, çok sayıda yazarca yeri geldiğinde, uygun düştükçe kullanılagelmiştir. İstanbul’u anlatan “Bir Başka Tepeden” başlıklı şiirini, yanılmıyorsam Hürriyet gazetesinde okudum ilk kez. Yahya Kemal Beyatlı’nın şiirleri 1956 yılında yayımlanmaya başlandı Hürriyet gazetesinde. Her gün müydü, gün aşırı mı, haftada bir mi, şimdi kesin olarak anımsayamıyorum. Anımsadığım Yahya Kemal’in bir köşesi vardı gazetede ve bu köşede yazı değil şiirleri okunuyordu.

Diye başlıyordu “Aziz İstanbul” şiiri. Şair gezip gördüğü ve sevdiği semtler için de şiirler söylemiştir ki, “İstanbul Şairi” diye anılmasına bu şiirler yol açmıştır. “Erenköyü’nde Bahar”, “Kocamustâpaşa”, “İstanbul’un Fethini Gören Üsküdar”, “İstanbul Ufuktaydı”, “İstanbul’un O Yerleri”, vb. semt şiirlerinden kimileri. “Kocamustâpaşa” beni çok etkilemiştir. O şiirin de ilk iki dizesi ve giderek ilk “dörtlüğü” belleğime kaydedilmiştir:

Koca Mustâpaşa! Ücrâ ve fakir İstanbul!
Ta fetihden beri mü’min, mütevekkil, yoksul,
Hüznü bir zevk edinenler yaşıyorlar burada.
Kaldım onlarla bütün gün bu güzel rü’y’ada.

 Bir semtteki güncel yaşamın güçlü biçimde tanımlandığı bir şiirdir “Kocamustâpaşa”. Kökende güçlü bir şiirsel tanımlama demek daha doğru olur.

“Yahya Kemâl’i somnanbül haline getirecek kadar kendinden geçiren İstanbul, onun gözünde bir coğrafya değil, tarihtir; bir şehir değil, semboldür ki, İmparatorluğun – fetih ve san’at – bütün kahramanlık ve hassasiyet unsurlarıyla beraber, topyekûn her şeyini, varını yoğunu temsil ve hülâsa eder:

Kaç fâtihin altın kanı mermerle karışmış!

Yahya Kemâl’in Boğaziçi’nde veya Büyükada’daki şahsî hâtıralarıyla İmparatorluğun tarihi o kadar garip bir tarzda iç içe geçmiştir ki, üç yüz yıllık eski bir taş ve köhne bir ev önünde onun sırf kendi gençliğine ait bir hâtırayı anar gibi, kıymetleri yaşanmış olmaktan başka bir şey olmayan alelâde teferruatın heyecanıyla coştuğunu görürsünüz. İmparatorluğun bütün tarihi sanki onun şahsî hâtırasıdır ve Mohaç seferini, vaktiyle Büyükada’da yaptığı bir gezintiyi tekrar yaşıyormuşçasına, gerçeklik intibalarının sarhoşluğu içinde anlatır.” (Peyami Safa: “Yahya Kemâl’in İstanbul’u”, Tasvir-i Efkâr, 14 Mart 1942)

Behçet Necatigil, “Şiirimizde Hikâye” konulu yazısında, Yahya Kemal’den de örnek verir.

{Yahya Kemal’in} “İlk şiirlerinden ‘Mahurdan Gazel’i bilir misiniz?

Gördüm olmeh düşüne bir şal atup lâhûrdan
Gül yanaklar üstüne yaşmak tutunmuş nurdan

Nerdibanlar bûsişi nermine damanile mest
İndi bin işveyle bir k^şanei fağfurdan

Atladı dâmen tutup üç çifte bir zevrakçeye
Geçti sandım mahı nev âyinei billûrdan

Halkı sa’dabat iki sahil boyunca fevç fevç

Vadei teşrifine alkış tutarken dûrdan

‘Cedveli sim’in kenarından bu avazın Kemâl
Koptu bir fevvarei zerrin gibi mahurdan

Bu bir hikâyedir. Lâle devrinde bir güzelin evinden çıkıp kayığa binerek Sadâbâd’a, Kâğıthane’ye gidişinin hikâyesi. (…) ‘Mahurdan Gazel’ ise neşeli, zevkli, beyaz bir konuyu işleyen bir hikâye.

Şair bu eğlentiye gidişin hikâyesini beş beyitlik bir gazel çerçevesinde ana çizgileriyle şöyle anlatıyor: ‘O ay yüzlü güzel omuzlarına bir Lâhûr şal aldı, gül yanakları üstüne nurdan bir yaşmak tutundu. Yalı merdivenlerini işveli nazla indi. Etekleri yerde sürünüyordu. Eteklerinin yumuşak öpüşleriyle merdivenler mest oldular. Merdivenlerden indi, ıslanmasın ya da ayakları dolanmasın diye eteklerini topladı, kayığa atladı. Kayık hareket etti. Kristal, pırıl pırıl aynalardan yeni doğmuş ayın süzülüşü gibi süzüldü gitti kayık. Kayık da, içindeki dilber de biri biçim, biri güzellik bakımından aya benziyorlardı. Kayık hareket etti. Ne kadar zamanda vardı Kâğıthane’ye? Ne önemi var bunun? Kâğıthane’dekiler o âfetin geldiğini uzaltan gördüler. İki geçe olup gğzeli alkışlarla karşıladılar. Ben de oradaydım, bu güzel şiiri yazdım onun için.’

İşte Yahya Kemal’in ‘Mahurdan Gazel’inin nesre çevrilmiş şekli. Bu şiir Lâle devrinin zevkli sefalı, eğlenceli gezmelerini, Kâğıthane seyranlarını hikâye ediyor bize. Ama bir manzum hikâye değil, bir gazelin dar ölçüleri içinde bir kayda bağlı oluşuna rağmen bir şiir-hikâye bu. Çünkü birinci plânda bir manzume değil, gerçek bir şiirdir. İçindeki hikâyeyi eritmiş, sadece hareketlerden çok sonraki durulmuş duyguları değil, hareketleri de bir bir veren bir şiir. Bu kadar kısa hikâye olur mu diyeceksiniz, evet çok kısa. Ama ben size bu, sadece bir hikâye, düz yazıyla yazılmış hikâyeler gibi bir hikâye demiyorum ki. İstenirse gazel şekliyle de küçük çapta bir hikâye yazılabilir diyorum.

Yahya Kemal’in bir başka şiirine, ‘Ses’ şiirine geçelim. İşte şiirde uzunca bir hikâye.

Günlerce ne gördüm ne de bir kimseye sordum
Ya Rab hele kalb ağrılarım durdu diyordum [7]

beyti bize bir aşktan kurtuluşu hikâye eder. Bu kurtuluşun sevinciyle gönlü kanatlı, gezmeye çıktığını, Bebek’te akşamüstü hayallere dalmış bir tabiat karşısında (hikâyelerdeki tasviri karşılayan kısım) duyduğu huzuru anlatan şair; uzaktan süzülüp geçen iki sandaldan yükselen bir aşk şarkısının, uzaklaştığını sandığı, boşuna ümitlendiği o alev gömlek aşkı, yeniden gönlüne getiriverdiğini hikâye eder.

Bu şiirde, şiir –hikâyelerin hemen hepsinde olduğu gibi, araya giren günlerin değiştirdiği, başka ve tanınmaz biçimlere soktuğu, yara yarıya hayal olmuş kayıp zamanlar değil; doğrudan doğruya yaşandığı, görüldüğü andakine uygun, henüz sisler gerisine çekilip hareketlerini kaybetmesine imkân verilmemiş bir gerçek anlatılır. Bu anlatışta çok sonra bir hâtıra değeri taşıyacak olan duygu yoğunluğu esas tutulduğu için de ortaya çıkan eser, bir şiir-hikâyedir.” (Behçet Necatigil: Düzyazılar II, YKY, 2006, s. 194-196)

Öte yandan, taşralıya benzediğini herkesten önce anlar Yahya Kemal. Bir gün Büyükada’da Münevver Ayaşlı’ya anlatır:

“Babama, İstanbul’a gideceğim dedim, diyordu Yahya Kemal bey. Babam beni bu sevdadan vaz geçirmek için çok uğraştı, beni vaz geçiremeyeceğini anlayınca müsaade etti. O zamanlar gencim, güzelim, bugünkü gibi şişman değilim, cebimde param var. Cebimde 500 altın ile İstanbul’a geldim. Fakat, ah o Paşazadeler, Ah o Paşazadeler, Ah o İstanbullular, bana rahat vermediler.

Ben: ‘Aman Beyfendi, ne yaptılar size? Dedim, hakikaten inanmıştım.

Yahya Kemal bey: Bir şey yapmadılar, zaten onlar insana bir şey yapmazlar, yapmadan yaparlar… Oturmaları başka, konuşmaları başka, aralarında şakalaşmaları başka, giyimleri kuşamları velhasıl her şeyleri başka. Benden çok daha az zeki, fakat benm onları çok zeki görüyordum, benden çok daha parasız, âdeta züğürt, fakat ben onları çok zengin görüyordum. Terzilerini sordum, Bother, dediler, gittim Bother’den kostümler yaptırdım. Gömlekçilerini sordum, Kolaro dediler, gittim, Kolaro’dan gömlekler aldım, olmadı, olmadı, olmadı, onlar gibi olamadım, olamadım, olamadım… İyice anladım ki İstanbul’a Niş’ten değil, Paris’ten gelmek lâzım imiş, ben de doğru Paris’e gittim.” (Münevver Ayaşlı: İşittiklerim Gördüklerim Bildiklerim, Güryay, 1973, s.66-67)

Münevver Ayaşlı’nın 1973 yılında yayımlanan kitabında Yahya Kemal hakkında söylediklerini Hasan Pulur Milliyet’teki köşesine taşır:

“Hanginiz (Hilmi Yavuz dahil) Yahya Kemal’e ‘samimi bir riyakar’  [8] denildiğini duydunuz?
Ya da o’nun için ‘Taşralılık vasfı, kurtulamadığı bir kompleksti’ cümlesini okudunuz mu?

Münevver Ayaşlı böyle diyor.

Üstelik Münevver Ayaşlı, bir Yahya Kemal, muhalifi de değil, ‘Yahya Kemal ölünce, bütün sevenleri gibi sarsıldım ve gönülden matem tuttum’ diye duygularını da belirtir…” (Hasan Pulur: “Son kadınların anlattıkları”, Milliyet, 9 Mayıs 2002)

 Ayaşlı, “Yahya Kemal beyden de Ruşen Eşref’lere dair bir hikaye” ara başlığıyla anlatır:

“Yahya Kemal bey:

– Kuzum Sultan, dedi. (Yahya Kemal Bey merhum, sevdiği kimselere böyle hitap ederdi. Biz bu hitabı üzerimize almış değiliz estağfurullah, bin kere estağfurullah) İstiklâl Harbi’ni kim kazandı? dedi.

– Aman beyefendi, dedim, bilmiyor musunuz? Bu da hiç sorulur mu? Elbette Mustafa Kemal Paşa.

Yahya Kemal Bey:

– Evet evet, dedi, biz de öyle biliyorduk, amma kiminle konuşsanız, muharebeyi kendisinin kazandığını söylüyor: İsmet Paşa, Refet Paşa, Fevzi Paşa, Ali Fuat Paşa, Kazım Karabekir Paşa, bunların hangisiyle konuşursanız konuşun, İstiklâl Harbi’ni kendisinin kazandığını iddia ediyor. Hatta bu iddia, bizim Ruşen’in hanımı Saliha Hanım’a kadar düştü, dedi.

Bu sefer ben merak ettim, ‘nasıl olur Beyefendi?’ dedim. Yahya Kemal Bey: Evet, dedi ve anlatmaya başladı:

– Yunanlılar Eskişehir’ e kadar gelmişler, hükümet ve meclis, Kayseri’ye gitmeye karar vermiş ve hazırlıklara başlanmış, fakat bu kararın tatbikine Saliha Hanım mani olmuş, Saliha Hanım:

— ‘Ben bir kadın olduğum halde, ben gitmeyeceğim, siz nasıl gidersiniz?’ demiş. Genç ve cesur bir kadının direnmesi karşısında, hükümet ve meclis kararını değiştirmiş ve Ankara’da kalmış. İşte Ankara’da kalmakla da büyük ZAFER elde edilmiş.

Bu hikâyenin sevabı ve vebali anlatana aittir, biz sadece naklediyoruz, o kadar.” (Münevver Ayaşlı; İşittiklerim, Gördüklerini Bildiklerim, Güryay matbaacılık, 1973, s.119)

Yahya Kemal hakkında yaygın olarak anlatılan bir anekdot, Varşova ya da Madrid’te ‘sefir’ iken Türkiye’nin nüfusunun kaç olduğu sorusuna, hiç düşünmeden: ‘Seksen milyon’ yanıtını vermesidir. Orada bulunanlardan biri, gazetelerden birinde Türkiye’de yapılan yeni nüfus sayımında nüfusun 15 milyon dolayında okuduğunu söyleyerek karşı çıkmış. Yahya Kemal duraksamadan yanıtlamış:

“Ben ölülerimizi de saydım. Cevabım doğrudur. Zira biz onlarla beraber yaşarız.”

Beşiktaş’taki 1944 yılında dikilen ve Zühtü Müridoğlu ve Hadi Bara’nın yaptıkları Barbaros Hayrettin Paşa yonutunun kaidesindeki şiir Yahya Kemal’in ve şöyle:

Deniz ufkunda bu top sesleri nereden geliyor?
Barbaros belki donanmayla seferden geliyor
Adalardan mı? Tunus’tan mı? Cezayir’den mi?
Hür ufuklarda donanmış iki yüz pare gemi
‘Yeni doğmuş ay’ı baktıkları yerden geliyor.
O mübarek gemiler hangi seferden geliyor?

Şiir Barbaros figürünün arkasına düşüyor. Barbaros figürü ise eliyle eteğini tutar gibi. Görünüşten esinlenerek Neyzen Tevfik, Yahya Kemal’in şiiri için bir yergi dörtlüğü yazar:

Edebi bilgini Hayrettin Kaptan,
Beş asır önceden biliyor gibi.
Ikına ıkına yazdığın şiire,
Barbaros kıçını siliyor gibi.

Anlaşılan Neyzen Tevfik de Yahya Kemal’i ‘sev(e)meyenler arasındadır. Yahya Kemal’in seveni denli sevmeyeni var. Hep el üstünde tutulmak, hep saygı görmek, başkalarına pek değer vermemek, kendisinden başkasının sanatçılığını hor görmek, özellikle genç şairleri küçümsemek tutumu sevilmemesine yol açmış olmalı. Kayıtlara geçmiş değerlendirmeleri çok kişinin kendisini neden sevmediğini de açıklar nitelikte:

Ahmet Haşim şiirden ne anlar… Nazım Hikmet şair değildir… Halit Ziya hiçbir şey değildir… Sait Faik çok şişirildi… Oktay Rifat da, Orhan Veli de cahil ve geri kimselerdir…”

Salâh Birsel’in anlattığına bakılırsa, Orhan Seyfi Orhon’u ve Yusuf Ziya Ortaç’ı da kötüler Yahya Kemal. Adları anılan ikili bir gün Yahya Kemal’e, “Şiir salt ilhamla mı yazılır, yoksa bu konuda kültür gerekli midir?” diye sorarlar. “Onlara,” der Yahya Kemal, “kendilerinin hoşlanacağı karşılığı verdim: ‘Şiir, ilham perisi ile başbaşa kalınca yazılır. Kültür istemez. Batılı ozanlar da öyle.’ Yanımdan memnun ayrıldılar. Bundan dolayı yüzeyde kalan manzumeleri daha kendileri hayattayken unutulacaktır.”

 Salâh Birsel gerisini şöyle getirir:

“Ömer Faruk, o gün Yahya Kemal’in şu sözlerini de kapar:

— Ben de Nâzım Hikmet gibi, o tarzda şiir yazabilirim. Ama üç gün sonra hapse atarlar beni. Hayatım da mahvolur.

… Yahya Kemal daha başkalarını da küçümser. Mithat Cemal için söylediği şu söz pek yaygındır:

— Ben bu Mithat Cemal’i gördüğüm zaman, bu adam ya noter olur ya da balkabağı, demiştim. İkisini birden oldu.” (Salâh Birsel: Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu, sel, 2013, s.85-86)

Rıza Nur benimle dost olduğu sürece Türkiye’de ancak iki halis Türk vardı Benimle darılınca tek Türk kaldı” sözü Yahya Kemal’in yalnızca ‘halis Türk’lükte değil, hiçbir alanda rakip tanımadığının da belirtisi sayılabilir. Daima el üstünde ve herkesin üstünde tutulmaya titizlenen biridir.

Yahya Kemal’in dili sivridir. Herkesi/her şeyi kıyasıya eleştirmekten çekinmez. Kendisini sevenlerden Nihad Sâmi Banarlı yazar:

“Yahya Kemal, bir gün heyâcanlı bir gencin Ulus idarehanesine gelip şunları söylediğine şahit olmuştu:

— Hâlâ İstanbul Türkçesi diyorlar!.. Bıktık bu teraneden. Bugün Türkiye’nin başkenti Ankara’dır. Yazınız!.. Bundan sonra Türkçeye Ankara köylerinin dili hâkim olacaktır.

Diğer tanınmış bir yazarımıza hitaben söylenen bu sözlere, büyük şâir hak vermiş:

‘Bu genç doğru söylüyor, demiş, İstanbul Türkçesi yanılmıştır. Doğru dil, Ankara köylerinde konuşulan Türkçedir. Meselâ İstanbul, otobüs’e otobüs diyor, halk dilinde ise buna otobos denir. Çünkü otobüs, ancak otobos sesiyle ifade edilebilir, iriyarı bir vâsıtadır.

Buna mukabil, İstanbul’da profesör denilen kelimeye halkımız pürüfüsür der. Eh bizim profesörlerimize de ancak bu ikinci isim yaraşır’” (Nihad Sâmi Banarlı: Türkçenin Sırları, Kubbealtı neşriyatı, 2009, s.177-178)

Hasan Pulur, bir köşe yazısında Münevver Ayaşlı’dan aktarır:

“Münevver Ayaşlı, yalıya, bir öğle yemeğine dostlarını çağırır, davetliler arasında Yahya Kemal, Prof. Fuat Köprülü, Prof. Tevfik Remzi Kazancıgil ve eşleri de vardır. Ayaşlı, sofranın başköşesine, kendi deyimiyle “place d’honeur” şeref mevkiini Köprülü’ye verir; verirken de içinden “Bu benim başıma iş açar!” diye düşünür, düşündüğü çıkar Yahya Kemal bir daha yalıya ayak basmaz…” (Hasan Pulur: “Son kadınların anlattıkları”, Milliyet, 9 Mayıs 2002)

Ayaşlı der ki, kitabında:

“ ‘.. ‘hiper sensible’ olan olan büyük Büyük Şairimiz, o gün hiç küskünlüğünü belli etmedi, fakat o günden sonra da bizim Yalıya ayağını bir daha atmadı. Gördüğü yerlerde yine muhabbetli ve mültefit, fakat o kadar.” (Münevver Ayaşlı: a.gk., s.75)

Yahya Kemal’in aldığı davetlere icabet ederken ne denli kılı kırk yardığına değgin (dair) bir başka örneği Melih Cevdet Anday verir:

“Yahya Kemal ise şiir okuyacağı yeri, tiyatro yönetmeni gibi düzenlerdi. Rahmetli Nusret Hızır’la eşi Neriman Hızır, çok yıl oluyor, Ankara’da akşam yemeğine davet ederler onu. Üstat kabul eder ama ilk gideceği bu evin yemek odasının planını çizdirir bir kâğıda, sonra oturacağı yeri gösterir plan üzerinde, kimlerin bulunmasını istediğini bildirir, sevdiği yemekleri sayar bir bir.” (Melih Cevdet Anday: “Şiir Okumak”, Cumhuriyet, 27 Şubat 1982)

Doğan Nadi, Yahya Kemal’in sevdiklerine ve sevmediklerine karşı davranışını eleştirir bir yazısında:

“Rahmetli Yahya Kemal çok mübalağacıydı. Umumiyetle her şairde bu meyil vardır ama Yahya Kemal’de pek ileri, pek aşırı bir derecedeydi. Sevdiklerini (mesela arkadaşımız Doç. Dr. Cahit Tanyol) göklerin üstüne çıkarır, sevmediklerini de (mesela dostumuz Peyami Safa) yedi kat yerin dibine batırırdı.” (Doğan Nadi, “İfratçı Yahya Kemal”. Cumhuriyet. 4 Kasım 1958.)

“Yahya Kemal Bey, merhumu, şahsen tanımak ve kendisiyle ahbaplık etmek saadet ve bahtiyarlığına erenlerden biri” olduğunu belirten Münevver Ayaşlı, “Yahya Kemal beyi çok samimî bir riyakârlığı vardı, belki iltifatının ve lütûfkârlığının çokluğu, insanda bu hissi uyandırıyordu. Mamafih, yüzlerine çok iltifat ettiği bazı kimseleri de, iltifatı nisbetinde sevmez ve beğenmezdi. O sevmeyi değil, sevilmeyi severdi, naz ehli idi. O sevilmesine müsaade eder ve bunun devamını isterdi. bol iltifatın maksat ve gayesi biraz bu idi.” (Münevver Ayaşlı: a.g.k., s.62)

Öte yandan, Peyami Safa, şairin ölümünden sonra gazetedeki köşe yazısını şöyle sonlandırır:

“… Yahya Kemal yalnız geçmiş devirlerin şâiri olarak kalmaz; geçmişin ebedî değerlerini geleceğe götüren tek şâir olarak da hayranlık, minnet ve şükranla yadedilecektir.” (Payami Safa: “Yahya Kemal”, Milliyet, 2 Kasım 1958)

Peyami Safa, 2 gün sonraki köşe yazısında Yahya Kemal’le yaşadığı bir günün anısını aktarırken övgülerini sürdürür:

“Yahya Kemal ile aramızda bir kaç yıl süren sıkı bir dostluk devresi vardır (1934-1937) Buluşmadığımız gün pek azdı. Münir Nureddin’in konserlerine gider, oturduğum bir pansiyonda ve dostların evlerinde saz âlemleri tertipler, o tarihte çıkardığım Kültür Haftası mecmuasının aylık toplantılarında münakaşalar ederdik.

Bir sabah, çok erken saatte, Yahya Kemal Beyoğlu’ndaki pansiyonuma geldi; beni Rumelihisarı’na götürmek istediğini söyledi. Beyazıt’a gidip Hamamîzâde İhsan’ı da aldık.

Yolda, eski ve ahşap evlerin, büyük ve küçük binaların, hiç bilmediğim tarihlerini anlatıyordu. Fakat buna bir anlatma demek hâdiseyi en dar eb’adında küçültmek olur. Anlatmıyor, terennüm ediyordu. Söylerken her kelimenin içine kendiliğinden melodiler dolduran tannan sesi, cümlelerine bazen bir mısrâ, bâzen bir şarkı âhengi veriyordu. Bizi dışarıdan gösterdiği her binanın içine sokuyormuş gibi, orada yaşatıyormuş gibi, geçmişe yaptırdığı seyahatte rehberlik ediyormuş gibi harikulâde bir çekiciliği vardı. (…)

Sahile indik, Arnavutköyüne doğru yürüdük, öğle yemeğini Boğazın karşısında bir lokantada yedik ve bir hayli içtik. Garson Rumdu ve bize çok dikkatli hizmet ediyordu.
O zaman Yahya Kemal şu unutulmaz sözü söyledi:
— Türk Fâtih’lere Rum garsonlar lâzımdır. Dünya muvazenesini öyle bulur.
Bu sözüne kendi de hayran oldu ve o gün saatlerce tekrarladı:
— Türk Fâtih’e, Rum garson!
Çok neşeliydi. O günü ebediyete maletmek istiyor, unutmayacağını tekrarlıyordu. Belki bu özleyişle, bir ânı manzum bir sözle tesbit eden arûzcuların geleneğine uyarak şu beyiti söyledi:
Beş asrı geçirmiş Boğazın manzarasında
Gün geçti Peyamî’yle Hamamî arasında

Bu muhteşem hediyeyi hâfızalarımıza kazıdık.” (Peyami Safa: “Yahya Kemal ve Rumelihisarı, Milliyet, 4 Kasım 1958)

Yahya Kemal’i ölümünden sonra değil, sağken övenlerden biri Nurullah Ataç’tır. Şahap Sıtkı’nın Yahya Kemal’i yeren ve ‘okunmamasını isteyen’ yazısı üzerine “Şiirden Yana” başlığı altında Yahya Kemal için şöyle yazar Ataç:

“Genç yazar ne derse desin; ben Yahya Kemal’i büyük bir şair saymaktan şaşmıyorum. Nasıl şaşayım ki onun büyük bir şair olduğunu birçok olaylar gösteriyor. Yahya Kemal 1913’te, 14’te tanınmağa başladı, ortaya yayılan ilk şiirleriyle dikkati çekti, birçok dost, bir yığın da düşman edindi. O gün bugündür dostları da artıyor, düşmanları da. Her yazdığı gene dikkatle okunuyor. Bir şairin otuz yıl böyle dikkati çekmesi, otuz yıl bu kadar çekişmelere sebep olması az şey midir? Şahap Sıtkı’ya sorarım: zamanımız Türk şiirinde Yahya Kemal kadar okunan, onun gibi her yazısı merak uyandıran bir şair daha biliyor mu? ‘Yahya Kemal’in yeni bir gazeli, yeni bir tasdiri, [9] bir manzumesi var’ denince Şahap Sıtkı da: ‘Aman görsem!’ demiyor mu? Düşünüyorum da zamanımızda böyle merak uyandıran bir şair daha bilmiyorum. Bir kişinin, birkaç kişinin böyle okudukları, her yazısını aradıkları başka şairler de var; ama edebiyatla uğraşan, edebiyata ilgi gösteren herkesin böyle okuduğu, böyle aradığı başka hiçbir şair yok. Bunu söylerken benim çok sevdiğim, hayran olduğum başka şairleri de birer birer düşünüyorum; hayır, hiçbiri Yahya Kemal ile karşılaştırılamaz.

‘Rağbet görmek ille değer mi gösterir?’ diyeceksiniz. Rağbetten rağbete değişir: Yahya Kemal ile bu memlekette edebiyat âleminin bildiği değerli değersiz herkes uğraşmaktadır.” (Nurullah Ataç: “Şiirden Yana”, Günlerin Getirdiği, Varlık, 1957, s.134-135)

Yusuf Ziya Ortaç da “Portreler” kitabında, şairliğini överek başladığı yazısını Yahya Kemal’i yerin dibine batırarak sonlandırır:

“Bir gün, Abdullah Efendi lokantasında öğle üstü Yahya Kemal, masama gelmek lûtfunda bulundu. Sevinerek ayağa kalktım, yerimi verdim ve ben karşısına oturdum.

-Ne lâtif adamsın, Yusuf Ziya diye iltifat etti.
Pek keyifli bir yemek yiyorduk.
-Yahya Kemal’ciğim, dedim, dikkat ediyorum senin mısralarında kelime yok.
Yüzüme merakla baktı.
-Kelimeler, dedim mısraın potasında eriyor, bir bütün oluyor… Artık o bütünü kırmadan, zedelemeden bir nokta bile çıkaramazsın.
Pek sevindi pek… Burada tekrarlayamayacağım kadar güzel sözlerle sevindi.
Ama sofradan dargın kalktık. Neden mi? Sadece karşısındakine insan saygısı göstermeyişinden.
Yemek sonunda, masaya küçük bir bakır tas getirtmiş ve ağzından çıkardığı takma dişleri karşımda yıkamaya başlamıştı. Suların üstünde yemek kırıntıları yüzüyordu. Midem burkularak koptu sandım.
Belki biraz hırçın:
-Yahya Kemal, bunu bana yapmaya hakkın yok, dedim.
Mağrur ve öfkeli haykırdı:
-Bir daha benimle oturmazsın…
Ben de aynı sesle bağırdım:
-Benimle oturan sensin!..
Kalktı, gitti, darıldık.
Yalnız bana mı?.. Halit Fahri’ye bir gün sormuş:
-Ne iş yapıyorsun?
-Edebiyat hocasıyım…
-Maaşın?
-Seksen lira…
Hakaretle gülmüş:
-Oooh, bedavadan milletin seksen lirasını alıyorsun!
Yahya Kemal bunu söylediği zaman milletin binlerce lirasını alan bir elçi idi!
İbrahim Alaettin Gövsa gibi, karınca incitmez bir adam, onun çirkin bir tecavüzüne uğramış, ama şu müthiş mısralarla da damgalamıştı:

Şairim der de tufeyli yaşatır gövdesini
Dayanıp köhne Nedim artığı üç beş satıra!
Senelerden beridir aynı sakız, aynı geviş,
Seneler var ki doğursun diye baktık katıra.”

(Yusuf Ziya Ortaç, Portreler, 1963, s. 140-141.)

Yusuf Ziya Ortaç, “Portreler”inde Ziya Gökalp’in “Yahya Kemal’i eski ağız gazellerden vazgeçirmek için inatla uğraştığını” da bildirir. Sonunda Ziya Gökalp aşağıdaki ikilikle seslenir Yahya Kemal’e:

Harâbisin, harâbâtî değilsin
Kökün mâzidedir, âti değilsin

Yahya Kemal ile Yakup Kadri Karaosmanoğlu, ‘fikirleri uyuştuğu’ için dost olurlar. Aynı evde kalırlar. Edebiyatta yenilik yapmak için görüş birliğine varırlar. Zaman zaman Bektaşi Tekkesine, Büyükada’ya giderler. Gene de, alıngan Yahya Kemal Yakup Kadri’ye de sataşır, Yakup Kadri’yi de yeren sözler eder. Dedikodulara kulak asarak, yergiyle de yetinmez, Yakup Kadri’yi düelloya davet eder. Yalnızca Yakup Kadri’yi değil, Falih Rıfkı’yı da…

Mina Urgan, “Bir Dinazorun Anıları”nda “Çocukluğumdan sonra, yazar çizer takımının çoğuyla ilişkim kesildiğinden, onları unuttum. Ancak daha sonraları da gördüğüm iki kişiyi hiç unutamam Bunlardan biri, çok sevdiğim Ahmet Haşim, öteki de hiç sevmediğim Yahya Kemal’di” der. Sofra adabıyla ilgili olarak Yahya Kemal’in Yusuf Ziya Ortaç’ı kızdıran davranışından o da söz eder:

“Şişmanlar genellikle çok cana yakınken, o sevimsiz bir şişmandı. Sofrada davranışları hiç hoş değildi. Küçüklüğümde o yemek yerken, midem bulanırdı. Annem bir kaza yapacağımı anlar, beni sofradan kovardı. Daha sonraları, dişleri dökülünce, takma dişlerini herkesin önünde çıkardığı, bardaktaki suda çalkalayıp gene ağzına taktığı olurdu. (…)

Bizim Büyükada’daki evde aylarca, daha doğrusu yıllarca konuk kalmıştı. Biraz kilo vermesi için annem ona rejim yemekleri hazırlatırdı. Yahya Kemal hem onları, hem de sofradaki yemekleri yerdi; üstelik herkesin yediğinde üç kat fazlasını.” (Mîna Urgan: Bir Dinazorun Anıları, YKY, 1998, s.212)

Cahit Sıtkı Tarancı, Yahya Kemal ile ilgili bir ‘yemek öyküsü’nü Melih Cevdet Anday’a anlatmıştır:

“Yahya Kemal’in yemeğe düşkünlüğü işte bu anlayışla eleştirilmiştir hep; ozana yakışmaz. Cahit Sıtkı Tarancı’dan dinlemiştim: Bir gün Yahya Kemal ve Arif Dino’yla bir sofrada bulunmuş. Dünyanın en kısa şiirlerini yazmakla ünlü Arif Dino, iriyarı bir adamdı; bir serginin açılış hazırlıklarıyla uğraşıp yorgun düştüğümüz bir gün, öğle yemeği için ekmek, zeytin, sucuk aldırmıştık; bölüştük yiyeceği, hiç unutmam, Arif Dino önce zeytinleri attı ağzına, çekirdekleri çıkardı, sonra sucuğunu, en sonda da ekmeğini yedi, katık etmedi. Cahit Sıtkı’nın bulunduğu gün ise, Yahya Kemal ile Arif Dino, sucuk döşeli bir tepsiye otuz yumurta kırdırmışlar, kaşıkla girişmişler yemeğe, her kaşıkla tam bir yumurta ile beş altı parça sucuğu mideye indiriyorlarmış. Havada gidip gelen kaşıklardan biraz da ürkmüş durumdaki ufak tefek Chit Sıtkı, arada çatalını uzatıp bir sucuk kaparak geri çekiliyormuş.” (Melih Cevdet Anday: “Ozan İmgesi”, Cumhuriyet, 15 Şubat 1982)

Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Yahya Kemal’in kendisini ve de Falih Rıfkı Atay’ı ‘düelloya çağırdığını’ anlatır:

“Bunu dün olmuş bir hadise gibi hatırlıyorum; Matbaadaki odamda yazımı yazıyordum. Kapıdan içeriye heyecandan eli ayağı titreyen bir genç girdi ve beni selâmlamağa bile lüzûm görmeksizin o acayip mektubu masamın üstüne fırlatıp gittiydi. (Bu genç, sonraları tanışıp dost olduğum Ahmet Hamdi Tanpınar’dır.) Mektubu okuyunca şaşırdım mı, korktum mu sanırsınız? Hayır, beni sadece bir gülme almış ve ilk işim Falih Rıfkı’ya, olağanüstü bir haber gibi bunu bildirmek olmuştu. Meğer işin olağanüstü bir tarafı daha varmış. Telefonu açıp Falih’e ‘Biliyor musun?’ diye söze başlamama kalmadı, telin öbür ucundan Falih bana hemen şöyle seslendi:

‘Biliyorum, biliyorum. Düello mektubu değil mi? Ben de aldım.’ (…)

… bir zamanlar, müşterek ahbaplarımızdan Kıbrıslı Şevket’le Mısır Prenslerinden Mustafa Fazıl arasında geçen bir düello olayını dünyanın en komik komedyalarından biri gibi anlatırken şimdi kendisi de böyle bir komedyanın kahramanı haline girmekten çekinmeyecek derecede gözü kararmıştı.

Kaldı ki hatırladığıma göre, biraz önce adı geçen ahbaplarımız, memleketimizde düello etmek yasak olduğu için şahitleriyle birlikte Romanya’ya gitmişlerdi. Bizim ise o sıralarda memleket dışına bir adım atmamızın imkânı yoktu ve Yahya Kemal bize yazdığı mektupta ‘Şahitlerinizi gönderin, silâhlarınızı tayin edin derken bu imkânsızlığı asla düşünmemişti. Onun için Falih Rıfkı kendisine cevap vermeğe bile lüzum görmemişti.” (Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Gençlik ve Edebiyat Hatıraları, İletişim, 2013, s.131-132)

Yakup Kadri Karaosmanoğlu, anılarında Yahya Kemal’in tembel bir olduğunu da vurgular:

“Şahane tenbellik… Evet, Yahya Kemal şahane bir tenbeldi. Bundan ötürü kafasının içindeki hazineden bize pek az şey bırakıp gittiği kanaatindeyim. O hazinenin ne kadar zengin olduğunu ancak birkaç yakın arkadaşıyla bazı müridleri bilirler ve bunlar, onun ölümünden sonra yayınlanan eserlerini bir kere daha gözden geçirirken asıl şahsiyetinin yalnız bu belgelerle ölçülemeyeceğim düşünmüş olsalar gerektir. Nitekim, aziz şairin ölümü münasebetiyle yazdığım bir yazıda böyle bir düşünce üzerinde durmuş ve Yahya Kemal’in yokluğunu en çok özel sohbetlerinden mahrum kalmakla hissedeceğimizi belirtmiştim. Zira bence asıl Yahya Kemal, her biri edebiyat ve tarih görüşümüze yeni yeni uruklar açan bu sohbetlerin adamı idi.

Kaç kere, ‘bütün bu söylediklerini niçin bir masa basma oturup yazmıyorsun? Bir gün, hepsi zihinlerde dağılıp gidecek ve korkarım senden, senin en zengin tarafından ortaya bir şey kalmayacak’, demiş ve onun bu sözümden rahatı bozulup keyfi kaçarak bana cıgarasının dumanlarını savurmakla yetindiğini görmüşümdür.

Bir masa başına oturup yazmak, çalışmak mı? Elçiliklerde bulunduğu zamanlar ne yapardı bilmiyorum. Fakat, bizim aramızda yaşayan Yahya Kemal için böyle bir şeye ihtimal verilemezdi. Gerçi, onu, bir kere, pek kısa bir süre boyunca, yazı işlerinin başında bulunduğum bir gazetenin haftalık edebî ilâvesini hazırlamak vazifesiyle bu ihtimal verilmeyen duruma katlanmak zorunda bıraktığımızı hatırlarım. Masanın üstündeki beyaz müsvedde kağıtları karşısında cıgara cıgara üstüne, kahve kahve üstüne içerek saatlerce nasıl kıvrandığı da gözlerim önündedir. O sıralarda, bir akşam, daha doğrusu bir gece, geç vakit onu âdeta acınacak bir halde bulmuştum. Baş mürettip gelmiş, ondan yarım sütunluk daha yazı istiyordu ve Yahya Kemal kan ter içinde bunu yetiştirmeye çabalıyordu. Şu da var ki, yarım sütunluk eksik de kendi imzası altında çıkacak baş yazıda idi. Buna başka bir yerden herhangi bir ekleme yapılamazdı. Bunun üzerine onun üslubunu taklit etmek suretiyle bitiremediği işi benim tamamlamam lazım gelmişti.” (Yakup Kadri Karaosmanoğlu, a.g.k.,, s.126-127)

Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun ‘tembellik’ yakıştırmasına Hakkı Süha Gezgin de katılıyor. Ama tembellik yerine ‘verimsizlik’ nitesini kullanıyor:

“Herkesin bildiği gibi o, çok az yazar. Yıllar süren sancılardan sonra doğan mısralar belki kendisini de kandırmıyor. Sanata karşı söylenişleri, belki de maddî hayatın tamamıyla üstünde ruhî sitemdir.

Verimsizliği eskiden beri tarizlere uğradığı için bunu da tabiî bulmalıyız. Çünkü kimi ‘Tık nefes!’ dedi, kimi daha insafsız bir atılganlıkla, ‘Edebiyatımızda “Lâedri” imzalı birtakım şairsiz şiirler var. Bunları bari Yahya Kemal’e verelim de hem edebiyatımız, şairsiz şiirlerden hem şairimiz şiirsizlikten kurtulsun!’ hükmünü verdi.

Az yazmanın ıstırabını zaten olanca ateşiyle kendi yüreğinde duyan şairi, bu sitemler elbette çok yaralamıştır.” (Hakkı Süha Gezgin: a.g.k., 330-333)

Yakup Kadri’nin Yahya Kemal’e yakıştırdığı “şahane tembellik” nitesini hafif bulur Mîna Urgan:

“Yahya Kemal usta bir şair ama küçük bir insandı. Onu tanımadan yalnız şiirlerini okuyanlara gıpta ediyorum. Ne yazık ki, ben yakından tanıdım onu. Nâzım Hikmet’in bir şiirinde dediği gibi, göğsünde yürek yerine bir ‘idare lambası’ yanardı. O idare lambasının cılız ışığı bile sönerdi zaman zaman. Üvey babamın (Falih Rıfkı Atay’ın. ÖŞ) yalancısıyım ama, Falih Rıfkı, ‘Mustafa Kemal’in ayaklarına kapanıp yalvaran bir tek kişi gördüm hayatımda. O da Yahya Kemal’di. Resmen ayaklarını öpüyordu’ demişti.

Yahya Kemal tam anlamıyla bir asalaktı. Ömründe çalışmamıştı. Bunu açıkça söylemekten çekindiği halde, Ahmet Haşim’i ne kadar çok seviyorsa, Yahya Kemal’i de o kadar az sevdiğini anılarında besbelli eden Yakup Kadri, ona benim gibi asalak demez; ancak ‘şahane bir tembeldi’ demekle yetinir. Hiç çalışmadığı gibi, bildiğim kadarıyla ömründe kendi evi de olmamıştı. Dost evlerinde (bu arada bizim evde, babaannemin kardeşi Ethem Dirvana’nın eşinin Kandilli’deki Kıbrıslı yalısında ve başka tanıdıklarında) yalvara yakara elde ettiği elçiliklerde ya da bedava olarak Park Otel’de oturmuştu. Ya dostlarının ya da devletin asalağıydı. Cumhuriyet Halk Partisi’nin Sanat Müşaviri, Yapı Kredi Bankasının Estetik Müşaviri adı altında, ona sinekürler uydururlardı, yani hiç çalışmadan para kazanmak olanakları sağlanırdı. (…)

… annem servetini yitirip Falih Rıfkı’dan da boşandıktan sonra, Yahya Kemal onu aramaz oldu. (…)

Bunları hiç yazmamam gerekirdi belki. ‘Adam büyük şair; ahlâkından sana ne? Ne diye deşiyorsun bunları?’ diyerek, bana karşı çıkanlar olabilir. Ama ben, onun büyük şair olduğuna inanmıyorum. Usta olmasına usta, ama gerçekten büyük şair değil bence. Çünkü öyle olsaydı, bu kadar küçük bir adam olmasının yolu yoktu. Büyük bir şairin yığınla kusuru olabilir. Adam alkoliktir, uyuşturucu kullanır, eşini ve çocuklarını sefalete sürükler; hattâ Jean Genet gibi hırsız olabilir. Yani ahlâka aykırı ne varsa hepsini yapabilir. Ama bu rezilliğinin içinde yücelik kıvılcımları vardır her zaman. Yüreği, Yahya Kemal’inki gibi, fitili kısılmış bir idare lambası değildir. Ona kızarsınız; ama Yahya Kemal’i yakından tanıyanların onu hor gördüğü gibi büyük bir şairi hor göremezsiniz.

İşte bu yüzden Yahya Kemal’i, Türkçeyi ustaca kullanabilen ‘iyi’ bir şair sayıyorum ancak. Üstelik Yahya Kemal o sıralarda çok moda olan Maurice Maeterlinck’in etkisinde kalarak yazdığı ‘Mehlika Sultan’ gibi bir iki şiiri ve bazı güzel dizeleri bir yana, geleneksel şiirimizin kalıplarını aşamadı. Hayranları hop oturup hop kalkacaklar ama, bence şiir değil, ‘manzume’ yazdı genellikle. Oysa Ahmet Haşim sembolist şiirleriyle yeni bir çığır açtı. Dil engeline karşın, öz şiir, Yahya Kemal’den fazla Ahmet Haşim’de vardır bence.” (Mîna Urgan: a.g.k., s.212-214)

Bana göre, Yahya Kemal’in önde gelen özelliklerinden biri anlatmak istediğini/tanımlamak istediğini “şiirsellik”ten ödün vermeksizin anlatması. Ne var, Hakkı Süha Gezgin şiirlerinde iç ve dış âhengin silindiğini bir örnek dizeyle anlatma çabasındadır:

Tanburî Cemil Bey çalıyor eski plâkta

 Şiir olmak şöyle dursun, değerli bir lâf bile değil. Tanburî kelimesindeki nispet i’si topal topal basıyor. Onun meşhur titizliğiyle bu korkunç âhenk bozukluğu nasıl yan yana gelebilir? Yabancı bir ülkede, yabancı sazların, ruha uzak orkestraların çaldığı bir memlekette Cemil’in tanburundan vatan bağrının sesini duymakta güzel ve içli bir derinlik var. Ama bunu mısra’ın kendisi değil, benim zihnî cephem söylüyor.” (Hakkı Süha Gezgin: a.g.k., 330-333)

Şiir ya da bir dize zihni harekete geçiriyor, okurun/dinleyenin zihninde birtakım imgelerin oluşmasına yol açıyorsa, giderek açmasa da haz veriyorsa yeterli değil mi?

Yahya Kemal’in “Endülüs’te Raks”ını yıllar sonra, — gençlik dönemimi ardımda bıraktığım günlerde okuduğumda, İspanyol dansının ve dansçısının (görsel iletişimin bugüne görece çok çok zayıf olduğu bir dönemde yazılmış olduğunu da dikkate alarak) okurun imgeleminde eksiksiz olarak canlandırılmasını sağladığının ayırtına vardım. Bugün filmler, belgeseller, renkli görüntülerle donatılı dergiler, gazeteler, kitaplar, giderek (hatta) turistik afişler bile İspanya, İspanyol dansı, İspanyol dansçıları, dansçıların kıvraklığı, giyimleri, vb. hakkında herkesin bilgi edinmesine katkıda bulunuyor. Dolayısıyla, Yahya Kemal’in “Endülüs’te Raks”ını okuyanlar şairin neyi anlattığını rahatça algılayacakları için, kuşkusuz şiirin tadına daha çok varacaklar.

Zil, şal ve gül. Bu bahçede raksın bütün hızı…
Şevk akşamında Endülüs üç defa kırmızı…

Aşkın sihirli şarkısı yüzlerce dildedir.
İspanya neş’esiyle bu akşam bu zildedir.

Yelpaze çevrilir gibi birden dönüşleri,
İşveyle devriliş, saçılış, örtünüşleri…

Her rengi istemez gözümüz şimdi aldadır;
İspanya dalga dalga bu akşam bu şaldadır.

Alnında halka halkadır aşüfte kâkülü,
Göğsünde yosma Gırnata’nın en güzel gülü…

Altın kadeh her elde, güneş her gönüldedir
İspanya varlığıyla bu akşam bu güldedir.

Raks ortasında bir durup oynar, yürür gibi;
Bir baş çevirmesiyle bakar öldürür gibi…

Gül tenli, kor dudaklı, kömür gözlü, sürmeli…
Şeytan diyor ki, sarmalı, yüz kerre öpmeli…

Gözler kamaştıran şala, meftun eden güle,
Her kalbi dolduran zile, her sineden: “Ole!”

Münir Nurettin SelçukEndülüs’te Raks”ı besteledi. Şarkıya dönüşen şiir daha çok tanındı. Münir Nurettin, şairin “Aziz İstanbul”, “Rindlerin Akşamı” ve “Sessiz Gemi” şiirlerini de besteledi. Böylece edebiyata uzak duran yığınlar da Yahya Kemal’in şiirlerini ve adını duymuş oldu.

Rindlerin Akşamı” şiiri ‘ölüm’ izleklidir:

Dönülmez akşamın ufkundayız. Vakit çok geç;
Bu son fasıldır ey ömrüm nasıl geçersen geç!
Cihana bir daha gelmek hayal edilse bile,
Avunmak istemeyiz öyle bir teselliyle.
Geniş kanatları boşlukta simsiyah açılan
Ve arkasında güneş doğmayan büyük kapıdan
Geçince başlayacak bitmeyen sükûnlu gece.
Guruba karşı bu son bahçelerde, keyfince,
Ya şevk içinde harab ol, ya aşk içinde gönül!
Ya lale açmalıdır göğsümüzde yahud gül.

Sessiz Gemi”nin de ölüm izlekli bir şiir olduğu izlenimi yaygındır. Savaş Ay:

“Yahya Kemal’in Sessiz Gemi’si hep ‘ölüme yazılmış bir şiir olarak’ bilinir…

Oysa demir alıp bu limandan kalkan gemi…
Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol
dizeleri…

Yahya Kemal’in hayatındaki en büyük aşkı olan Celile’sinin Ada’dan gemiyle İstanbul’a uzaklaşışı esnasında yaşadığı çaresizliği anlatır… Ölümdür elbette Sessiz Gemi’nin konusu…

Ama aşkta aranan ölümdür ve Celile’nin ardından ada limanında bakakalan Yahya Kemal’den esintiler içerir…” yazdı. (Savaş Ay:“Yahya Kemal bu şiiri kime yazdı”, Takvim, 15 Nisan 2011)

Ayrıntıya girmeden önce “Sessiz Gemi” şiirini anımsayalım:

Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.

Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;
Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.
Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli,
Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli.

Biçare gönüller. Ne giden son gemidir bu.
Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu.

Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler;
Bilmez ki, giden sevgililer dönmeyecekler.

Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden.
Bir çok seneler geçti; dönen yok seferinden

Celile Hanım ya da Celile Hikmet (1880-1956) Saraya yakın bir ailenin, Sultan 2. Abdülhamid’in yaveri Enver Paşa ile Leyla Hanımın kızıdır ve Saray ressamı Fausto Zonaro’dan resim dersleri alarak Müfide Kadri, Hale Asaf, Belkıs Mustafa, Mihri Müşfik, Nazlı Ecevit, Fahrel Nissa Zeyd, Melek Celal gibi ilk kadın ressamlar arasına girmiştir. Portre resimleriyle dikkat çeker. ‘Hamamda çıplak’lar da boyar. Ayrıca çok güzel bir kadındır. 1900 yılında Osmanlı’nın ünlü valilerinden Nazım Paşa’nın oğlu Hikmet Bey ile evlenir bu beraberlikten şair Nazım Hikmet doğar.

Yahya Kemal-Celile Hikmet ilişkisine Reha Muhtar’dan, Savaş Ay’dan çok önce değinenler de var. Avni Özgürel ilişkiyi, Şevket Rado’nun yazısına yollama yaparak ele alır. Sadun TanjuEski Dostlar”ı andığı kitabında (2000) “Üstad’ın bilinen tek aşk hikâyesi, Nazım Hikmet’in annesi Celile Hanım’a gösterdiği ilginin dillere düşmesi sayesindedir” diye başlar ilişkiyi öykülemeye; “Üstad’ın Celile Hanım’la evlenme noktasına kadar geldiği dahi söylenir. Ne olmuştur da son anda bu evlenme gerçekleşmemiştir? Kimse bir şey bilmez” tümcesiyle noktayı koyar.

Samet Ağaoğlu, “Çocukluk ve Gençlik Anıları”nı sergilediği “Hayat Bir Macera” adlı (YKY, 2013, s.38-39) kitabında, adını vermeden Yahya Kemal-Celile Hanım ilişkisinin dedikodusunu yapar. Büyükada’da geçen üç yaz ayı sırasında, sünnet olur. Babası Hristos’a, — (İsa Tepesi’ne çıkan yokuşta çamlık içinde bir ev kiralamıştır. O yaz Büyükada’da gördüğü ipekli maşlahlara bürünmüş, hayallere benzeyen güzel kadınları unutmamıştır. Samet Ağaoğlu o kadınlardan kimilerinin şuh dedikodularını anlatan fısıltıları hala duyduğunu belirterek der ki:

“Tanınmış genç bir şairin hanımı, kocasını bırakarak evine kaçtığı, yeni tanınmaya başlamış bir yazarla o yaz adada karşılaşmıştı. Kadın ve aşk üzerine yazdığı şiirleriyle olduğu kadar, o yılların moda hastalığı veremi ile de meşhur bir başka şair, beyaz elbiseleri içinde bir hayal gibi yürüyerek çok yakın bir arkadaşının hanımına en yeni akrostişini okuyor, büyük bir memurun karısı, yıllar sonra yine büyük bir şairin annesi kelebekleri kıskandıracak bir çeviklikle daldan dala uçarken, son yüzyılın en ahenkli seslerinden biri, manav görünüşlü bir adamın dudaklarından dökülüyordu:

Adalardan gelen bu mektupta
Oradan bir sihirli rahiya var
İşveler sezdiren bir üslupta
Bir güzel türkü söylüyor bahar
Adalardan gelen bu mektupta [10]

Samet Ağaoğlu ad vermemiştir, ama ‘şiir’ vermiştir; öteki bir deyişle, şiiri okuyan manav görünüşlü adamın kim olduğunu şiirinden yola çıkarak belirlemek olanaklıdır. Şiir, Yahya Kemal’in “Eski Mektup” adlı şiiridir. “Kelebekleri kıskandıracak bir çeviklikle daldan dal uçan büyük bir şairin annesi” ise Celile Hanım. Nazım Hikmet’in annesi!..

 Şevket Rado günlüğünün 22 Ocak 1948 tarihli sayfasına şöyle yazar:

“Serkil Doryan’da Yahya Kemal’le öğlen yemeği yedik. Neşeliydi. Pakistan’a elçi olarak gitmeye hazırlanıyordu. Vermeye yanaşmıyordu ama sonunda Aile Mecmuası için ondan bir hikâye veya şiir sözü aldım. Lafı hep değiştirmeye çalıştı. Fransız şairlerinin aşk hikâyelerinden bahsederken, sizin de herhalde aşk maceranız vardır ama yazmadığınız için esrarınız olarak duruyor, dedim. O zaman anlattı…”

Şevket Rado ile görüşen Avni Özgürel, yazısını, Şevket Bey’in daha sonra (olayı/anlatılanları) makale haline getirdiği metni alıntılayarak sürdürür:

“… 1916’dan 1919’a kadar bir kadına deli gibi âşık oldum. Bu aşk tam üç yıl sürdü, sonra üç sene de hasretini çektim.

Sevgilim evli bir kadındı… Evli bir kadına âşık olmak belayı uzmadır. [11] İnsan adeta polis olur. Telefon edeceksin! Acaba kocası evde mi? Birlikte sokağa çıkacaksın! Acaba kimse görür mü? Neyse ki o zamanlar çarşaf vardı da bu işler biraz kolay oluyordu.

‘Müthiş mustariptim’

O, yazın adada otururdu. Tabii ben de oradaydım. Deli divane olmuştum. Sonbaharın yarısında Nişantaşı’ndaki evini tanzim etmek için İstanbul’a inerdi. 1916 sonbaharında yine İstanbul’a iniyordu. Ben müthiş mustariptim. Vapuru giderken iskelede mendil sallamalar, ağlamalar, hepsini yaptım… O gidinceye kadar ada dopdoluydu, gider gitmez benim için boşalıverdi. Avare dolaşır oldum. Vaat etmişti, İstanbul’a inince bana telefon edecekti. Hakikaten de etti. Ben de arada bir onu görmeye İstanbul’a iniyordum.

Tam bu sırada Hakkı Paşa (o dönemdeki Berlin Büyükelçisi) İstanbul’a gelecek, lafı çıktı. Hakkı Paşa zendost (kadınsever) bir adamdı. İstanbul’a geldiği zaman suareler tertip eder, güzel güzel kadınları toplardı. Benim sevgilim de uzaktan Hakkı Paşa’nın akrabası oluyordu. Paşa İstanbul’a gelince yine suareler yapacak, benimki de oraya gidecek diye içim burkuluyordu. Hatta kendisine bu endişemi açtım. Davet edilse bile gitmeyeceğine dair söz aldım.

Bir akşam Ada’da maruf otelin önünde otururken yanımdaki iki kişinin Hakkı Paşa’dan bahsettiklerini duydum. Bu akşam davet veriyor, İstanbul’un bütün güzel kadınları orada olacak, diyorlardı. Sevgilim de İstanbul’un güzel kadınlarından biri… Müthiş bir ıstırapla yerimden kalktım, iskeleye gittim. Son vapur çoktan kalkmıştı. Ayrıca sert bir lodos esiyordu. Deniz karmakarışıktı. Ne olursa olsun Maltepe’ye geçip oradan İstanbul’a inmeye karar verdim. Sevgilim herhalde orada olacaktı.

Lodosta kayıkla seyahat

Sandalcılara başvurdum, hastam var, dedim. Pek yanaşmıyorlardı. Çok para vaat etmem üzerine biri razı oldu. Hemen sandala bindim, açıldık. Bir müddet sonra lodos büsbütün arttı. Deniz çalkalanıp duruyordu. Bir ara sandalcı kürek çekemez oldu ve bana alenen küfür etmeye başladı. Etrafımızı ölüm tehlikesi sardığı halde ben yalnız Hakkı Paşa’nın davetini, güzel kadınları, erkekleri ve sevgilimin orada olduğunu düşünüyordum. Güç bela Maltepe’ye gelebildik. Dalgalar öyle çarpıyordu ki, sahile çıkmak buraya gelmekten daha tehlikeliydi. Zar zor bir hayli uğraştıktan sonra kendimi kıyıya attım. Sırılsıklam olmuştum. Hemen Maltepe’deki kahvelere uğradım. Bir araba istedim… Yok… yok… Bostancı’ya kadar yaya gitmeye karar verdim. Tren yoluna çıkıp koşmaya başladım.

Maltepe’yle Bostancı’nın arası ne uzunmuş meğer, o zaman anladım. Kan ter içinde Bostancı’ya geldim… Vakit hayli geç olmuştu. Karakola gittim. Bana bir araba bulun, hastam var, dedim. Aradılar, taradılar, birini buldular… Yine bir sürü para verdim. Arabayla yola koyulduk. Kadıköy, oradan Üsküdar, karşıya geçtim, doğru Nişantaşı…

Sevgilimin oturduğu apartmanın kapıcısıyla ahbap olmuştum. Penceresini vurarak onu uyandırdım. Benimki evde mi, diye sordum. Adam halime bakıp şaşırdı, evde, bu akşam çıkmadı, dedi. Ne diyorsun, dedim. Kat ettiğim o mesafe başıma yıkılmıştı. Eve kaçta geldiğini tahkik ettim. Adamın sözüne inanamıyordum. Çık bak bir kere, evde mi, diye zorladım. Çarnaçar çıktı. Hizmetçisi açmış kapıyı, uyuyor demiş, indi…

Dünyalar benim oldu… Apartmanın karşısında bir arabacının meyhanesi vardı. Orada sabaha kadar içtim. Sabahleyin doğruca eve çıktım. Halim berbat, toz toprak içindeyim. Beni öyle görünce şaşırdı ve hemen anladı. Sarmaş dolaş olduk…” (Avni Özgürel: “Ona deliler gibi âşıktım”, Radikal, 17 Şubat 2002)

İyi güzel de, aşk hiç beklenmedik biçimde ayrılıkla noktalanır. Celile Hikmet çeker, Paris’e gider. Beklenmedik ayrılık nitelemesi yanlıştır belki de… Şairin dostu Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun “Gençlik ve Edebiyat Hatıraları” kitabında yazdıklarına bakılırsa, beklenmedik değil kaçınılmazdı ayrılık. Ya da mutsuz son…

“… Yahya Kemal’in derbeder hayatında pek mutlu bir dönüm noktası da olabilirdi, eğer bunu takibeden gönül münasebetleri, ruh krizleri ve kıskançlık kuruntularıyla bulunmasaydı, eğer şair, sevgilisini olduğu gibi görebilseydi ve ona, sıtmalı muhayyilesinde:

Kirpikleri süzgün o ihanet dolu gözler
Rikkate bakarken bile bir fırsatı özler

 Mısralarıyla vefasız ve fettan kadın hüviyyetine vermeseydi, öyle sanıyorum ki, tatlı ve rahat bir evlilik hayatına kavuşacaktı. Zira, o hanım kocasından ayrılmak, çoluğunu çoçuğunu, evini barkını bırakmak suretiyle Yahya Kemal’e ne kadar ciddi ve samimi bir şekilde bağlandığını ispat etmiş ve Yahya Kemal’in kafasında yukarıki mısralar çizgilenmeye başladığı sıralarda onunla yeniden kuracağı aile yuvasının hazırlıklarına girişmiş bulunuyordu.” (Yakup Kadri Karaosmanoğlu: a.g.k., s.140)

Yakup Kadri Karaosmanoğlu bu sonucu Yahya Kemal’in bu evlenme projeleri üstünde durmaktan çekinmesine ve bunlar her bahis konusu olduğu vakit adeta telaşa düşmesine bağlar:

 “Bir gün, bu halinin sebebini bana şu sözlerle açıklayacaktı:

 ‘Bu kadar dile gelmiş bir kadınla ben nasıl evlenebilirim? Sonra herkes bana ne der? Ne gözle bakar?’

 Oysa, ben, Yahya Kemal’in evlenme bahsindeki irkilmelerini bağımsız ve başıboş yaşamaya alışmış, kendi kullandığı deyimle ‘kalender’ ve ‘bohem’ bir şairin birtakım sosyal kayıtlar altına girmekten sıkılışına vermekte idim. Meğer, ne kadar yanılmışım. Yahya Kemal, bu sözleri, daha doğrusu bu itirafıyla, karşıma kalender ve bohem şairin büsbütün zıddı bir hüviyetle çıkmış oluyordu. O, benim gözüme artık kendi gönlünün eğilimlerine göre değil, içinde bulunduğu cemiyetin telâkkilerine ve göreneklerine bağlı olarak yaşayan bir insan, yani, yine kendisinin şunu bunu yermek için tekrar ettiği ‘küçük burjuva’ sıfatıyla görünmeye başlamıştı. (…) Bunun sebebi de sanırım, o tarihlerde İstanbul Darülfünunu Müderrisliği gibi yüksek ve itibarlı bir vazifede bulunmak dolayısıyla yaşayışının iç yüzünden ziyade dış yüzüne ehemmiyet vermek lüzumunu duyması ve aynı zamanda sevgilisi aleyhindeki dedikodulara inanmış olmasıydı.” (Yakup Kadri Karaosmanoğlu: a.g.k., s.141)

 Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Yahya Kemal’in, “Bu kadar dile gelmiş bir kadınla ben nasıl evlenebilirim? Sonra herkes bana ne der? Ne gözle bakar?” sözlerine tepkisini böyle dile getirir.

Konuya Mîna Urgan da değinir:

“Yahya Kemal kendisinden başka hiç kimseyi düşünmeyen, tamamiyle bencil, kaskatı bir adamdı. Nâzım Hikmet’in annesi ressam Celile Hanımla, uzun süren fırtınalı bir aşk yaşamıştı. Annem bir gün ona, ‘ne yazık, birbirinizi bir türlü sevmediniz’ demiş. Yahya Kemal de ‘hayır, birbirimizi çok sevdik; ama aynı zamanda değil’ diye yanıt vermiş. Ne var ki, şiirsel bir lâftan başka bir şey değildi bu: Celile Hanım onunla evlenebilmek için eşinden ayrılmıştı. Gelgelelim Yakup Kadri’nin dediği gibi, Yahya Kemal tam bir ‘küçük burjuva’ gibi davranmış; aşkı uğruna kurulu düzeni hiçe sayan bu sanatçı kadınla birleşmeyi göze alamamıştı. (…) Yıllar sonra artık gözleri görmeyen yaşlı Celile Hanım, açlık grevine başlayan oğlu için, Galata Köprüsü’nde imza toplarken, bir rastlantı sonucu oradan geçen Yahya Kemal eski sevgilisini görmüş. Nâzım Hikmet’in kurtulması için imza vermekten ödü koptuğu için, hemen sıvışmıştı oradan.” (Mîna Urgan: a.g.k., s. 213)

2004 yılında Türkolog Sermet Sami Uysal iki ayrı kitap yayımlamıştır. Kitapları görmedim ama, yayımından önce yazarın verdiği röportajda öne sürdüğü sav ilginçtir. Beyatlı‘nın tüm güzel aşk şiirlerini Celile Hanım için yazdığına değgin öne sürülenlerin doğru olmadığını, şairin “Erenköy’ünde Bahar” adını taşıyan şiiri başta olmak üzere aşkı yücelten, sevgiyi kutsayan bütün şiirlerini Melek hanım için, ihanetten söz eden aşk şiirleriniyse daha çok Celile Hanım için yazdığını savunur. Melek Hanım, eski cumhurbaşkanlarımızdan Fahri Korutürk‘ün eşi Emel Korutürk‘ün teyzesi Melek Keçeci’dir. Röportaj şöyle sürer:

“Uysal’a göre Beyatlı’nın, Sadrazam Fuat Paşa’nın torunu olan büyükelçiyle evli olan Melek hanıma duyduğu aşk, sahibine söylenmemiş sadece belli edilmiş bir aşk. Melek hanım ise şairin şiirine ve sohbetlerine hayran. Beyatlı, Melek hanımda zengin tarihten süzülüp gelen Türk inceliğini, asaletini, güzelliğini, kültürünü görüyor. Uysal’ın Beyatlı hakkındaki bir başka tespiti de, şairin bir kadına sadece güzelliği için âşık olmaması. Beyatlı güzel ama kültür açısından boş olan hiçbir kadından hoşlanmıyor.

Uysal, ‘Bu bilgiyi yıllardır biliyordum ama çok hassas bir yapıya sahip Melek hanımı üzmemek için yazmadım. Daha sonra da Emel Korutürk’ün cumhurbaşkanı eşi olması dolayısıyla yanlış yorumlara yol açacağından yine yazmaktan çekindim. Fakat Melek hanım hayatını kaybettiğinden, Emel hanım da artık cumhurbaşkanı eşi olmadığından bu sırrın açıklanmasında bir sakınca görmedim. Yazmadan önce de Emel hanımın da bu konuda onayını aldım’ dedi.

Uysal, Yahya Kemal’in Melek hanım için yazdığı şiirlerden bazılarının ‘Bir Tepeden’, ‘Mihriyar’, ‘Geçmiş Yaz’ olduğunu söyledi.” (Ümran Avcı: “Celile’ye mi, Melek’e mi?”, Milliyet, 19 Ekim 2004)

Yahya Kemal aşk şiirlerini kimilerini Melek Hanım için yazmış olabilirse de, bana göre “Sessiz Gemi” (Celile Hanımla olan ve yukarıda anlatılan ilişkileri de göz önünde tutulursa) Celile Hikmet’e yazılmıştır.

Öldüğünde, geride bıraktığı notları arasında bir zarf içinde kurumuş bir çiçek de bulunur. Bir de not düşmüştür:

“Aşkından vazgeçmediğim kadının, o veda gecesi nadide göğsünden aldığım çiçektir.1919”

Bedia Şekip (Evlendikten sonra Bedia Muvahhit olarak tanınacakır.)

 Karaosmanoğlu, Yahya Kemal’in bir şiir de genç Bedia Şekip Hanım (Bedia Muvahhit) için yazdığını iletir:

“Bazı akşamlar, Dil’de, bilmem hangi kır meyhanecisinin, müşterileri eğlensin diye kurduğu salıncaklarda onlarla (kız ve kadın arkadaşlarla) birlik, çocuklar gibi kolan vurduğumuz olurdu. Bu çeşit eğlencelerimizin birinde erkek arkadaşlarımızın en yaşlısı Yahya Kemal’in kadın arkadaşlarımızın en genci Bedia Şekip (ilk evlenişinde Bedia Muvahhit adını alan ünlü sahne Artistimiz) öylesine bir havalanmışlardı ki, bu sefer, Bedia Hanım’ın başından yalnız örtüsü değil, sırtından maşlahı da sıyrılıp uçmuştu. O anda, her bakımdan başının döndüğü şüphe götürmeyen Yahya Kemal, ‘Aman, maşlahınız uçtu!’ diyeceği yerde, ‘Aman, cibinliğiniz uçtu’ diye haykırınca Hepimiz homerik bir kahkahayla gülmeye başlamıştık. Ama, çok geçmeden bu salıncak sefasında Yahya Kemal’i:

Ben gün gibi yorgun o sebûlar gibi ince
Birdebire düştük gibi gizli bir sevince
Gezdik, yürüdük yanyana rüzgârlar esince
Sallandık o genç kızla salıncaklarınızda

Şiiri doğacaktı.” (Yakup Kadri Karaosmanoğlu: a.g.k., s.145-146)

Münevver Ayaşlı, Yahya Kemal’in ‘taşralılık kompleksi’ni anlatırken Yahya Kemal’in ağzından dinlediği bir kadını izleme öyküsünü aktarır:

“Harbi umumîde, Büyük Ada’da idim, çok güzel bir hanım görüyor ve onu takip ediyordum. (Nâzım Hikmet’in annesi, güzeller güzeli Celile Hanıma olan büyük aşkıma rağmen). Bu genç Hanımın kendi güzel hal ve tavrı güzeldi, kendisine, âdeta fena halde tutulmuş gibi idim. İstanbul’a indiği günleri, bindiği vapurları ve dönüş saatlerini kolluyordum… Ta ki, bir gün Ada vapurunda, Hanımın, biletçi ile konuşmasını duyana kadar. Hanım biletçiye, öyle koyu bir Rumeli şivesiyle çıkıştı ki:

— A, be, kuzum, siz İstanbullular ne dubaracı insanlarsınız, sözlerini işitene kadar.

Bu sesi duyan, bu şiveyi işiten Şairimiz, artık değil bu güzel hanımı taki, ondan bucak bucak kaçmaya başlamış. Taşralı olan her şeyden kaçtığı gibi…” (Münevver Ayaşlı: a.g.k., s.67-68)

Bir de Beyaz Rus prenses… Gene, Münevver Ayaşlı’dan:

“İkinci Cihan harbinde, Yunanistan’ın Almanlar tarafından işgali üzerine, az bir müddet için, İstanbula, Yunan Prensi Piyer ile evli, Beyaz Rus bir Prenses gelmişti. Prenses Piere de de Grece.

Bu güzel Rus prensesi ile Yahya Kemal bey dost olmuşlardı, belki dostluktan da fazla. Şairimiz, Slav cazibesi olan bu kadına tutulmuştu.

Prensesin davetlerinde büyük şairimizi de görüyordum. Hiç unutamam bir defasında, Yahya Kemal bey beni bir kenara çekti ve israrla benden Prensese, Varşova’da yazdığı ve Slav hüznünden, kederinden şikâyet eden ve İstanbul hasreti ile yanan şiirinden bahs etmememi rica etmişti.” (Münevver Ayaşlı: a.g.k., s.71-72)

Celile Hanım, Melek Hanım, Bedia Şekip, Rus prensesi… Gelip geçerler. Yahya Kemal kendi anlatısıyla ‘korkunç bir yalnızlık’ içinde sürdürür yaşamını. Ve der ki:

“Büyük şair, büyük edip olmaktan daha önemli üç şey var,” demişti Yahya Kemal. “Birincisi evlenip yuva kurmak, ikincisi bir ev sahibi olmak, üçüncüsü bir tarafta kimseye muhtaç olmayacak kadar parası bulunmak… Ben bunların üçünü de yapamadım. Akşam oldu mu dostlar dağılır, evlerine gider. Ben şu otel odasında yalnızlığı bütün dehşetiyle duyarım. Ne şiir, ne kitap ve ne de dostlarım beni bu korkunç yalnızlıktan çekip alabilirler.”  (Elif Şafak: Yahya Kemal’in Dadısı, 5 Ekim 2008, www.elifsafak.us )

Yahya Kemal’in Park Oteldeki yalnızlığı 19 yıl sürer. 156 nolu odada 19 yılını geçirir. Gündelik yaşam rutinini Konur Ertop anlatmıştır şöyledir:

“Her sabah 6.30’da uyanırdı. İlk işi zili çalmak, kahvaltı istemekti. Sabahları sütlü kahve içer, kızarmış ekmek yerdi. Sonra gazeteleri okurdu. Edebiyat dergilerini de dikkatle izlerdi. Kendisinden söz eden gazeteleri dergileri saklardı. Şiir yollayan genç şairlerin mektuplarını da atmazdı. Saat 9’da yatağından kalkar, aynanın karşısına geçer, tıraş olurdu. Bir süre eski kahverengi robdöşambrı ile odanın içinde dolaşır, saat 11’e doğru yatağının üzerine oturarak şiir yazardı. Öğle yemeği için ya otelin lokantasına iner, ya da Abdullah Efendi’ye giderdi. Yemekte bir bütün tavuk, üç porsiyon pilav yerdi. 13.30’da yine odasına döner, öğle uykusuna yatardı.

Akşam yemeğini çoğu zaman odasına getirtirdi. Doktorların itirazlarına rağmen her akşam 395 kuruşluk (küçük şişe) Yeni Rakı içerdi. Turşu, midye dolması, fırında pastırma, leblebi baş mezeleriydi. İçerken radyoyu açar, alaturka şarkılar dinlerdi. Münir Nurettin ile Safiye’nin seslerini çok beğenirdi. Günde iki paket Birinci sigarası içerdi. Paltosu iki defa ters yüz edilmişti. Malı çok kıymetliydi. Bir çöpünü atarken bile düşünürdü. Kırık çakmakları, bozuk saatleri bavulda; kırık kalemleri, düğmeleri ilaç kutularında saklardı. Buna rağmen çöp kutusu her gün dolardı. Ancak çöpler atılırken engel olur, ‘Belki gerekli bir şey atarız’ diyerek, oturur çöp sepetindeki kâğıtları yeniden gözden geçirirdi. Böylece bir sepet dolusu kâğıt yarıya inerdi. Aylık geliri 1500-2000 lira arasındaydı. Otele ayda 700-800 lira öderdi.

Arkadaşları odasına sık sık gelirlerdi. Yine de yalnızlıktan şikâyetçiydi. Bir gün servis şefi Dursun’u karşısına almış, ‘Evlen’ demişti. ‘Ben evlenmedim, yalnızlığın acısını âlâ çekiyorum.” (Konur Ertop, Mektepten Memlekete, Fotoğraflarla Yahya Kemal’in Yaşam Öyküsü, Sel, 1998, s. 162-165.)

 Park Oteldeki odasını Sermet Sami Uysal betimler:

Yahya Kemal Park Otel’de

“Otel odası dağınık, dersiz topsuzdur. Gömme dolabın hemen yanında üst üste konulmuş bavullar göze çarpar. Bavulların tepesinde kitaplar, gazeteler ve boş pasta kutuları. Şairin karyolası odasının ortasındadır. Yahya Kemal hep karyolada oturur. Ufak bir sehpada gelişigüzel duran Birinci sigarası paketleri, kibrit kutuları, paslı çakı, kalemler, cep saati. Tam bir savruluş içinde. Telefonun az berisinde dolu ve boş maden suyu şişeleri, reçeteler, ilaçlar… Tuvalet masasında bir dolu küçük makas, kolonya şişeleri, fırçalar… Şurda bir radyo… Şurda Yahya Kemal’in eski bir fotoğrafı… Yaman bir yalnızlık!” (Selim İleri, İstanbul Hatıralar Kolonyası, Doğan Kitap, 3. basım, 2008, s. 124-125.)

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Park Otel’deki Yahya Kemal portresi:

“Zavallı Yahya Kemal. Bir insanın bir insanda bu birbiri ardınca değişen çehreleri ne garip ve hazin oluyor ve nasıl en son çehre hepsini siliyor, bitiriyor. Park Otel’in barında gördüğüm küçük, dar, takatsiz adımlarla ancak yürüyebilen bîçare ve acınacak ihtiyar. Otelin odasındaki hasta ve büyük kuş. Muhacir kuş. Ve nihayet şimdi çıktığım odada son defa konuştuğum, tebessümüne, bakışının mânalılığına ve hiddet ve o kadar psikolojik hususiyetine rağmen iskelet olarak gülmeye hazır kemik külçesi baş nasıl hepsini sildiler.” (İnci Enginün, Zeynep Kerman: Günlüklerin Işığında Tanpınar’la Başbaşa, Dergâh, 2. basım, 2008, s. 158-159)

(Başka kaynaklara göre, Park Otel’in işletmecisi Aram Hıdır Bey, hayranı olduğu Yahya Kemal’den ücret almaz.)

Yazıyı 2013 yılında yayımlanan bir gazete haberiyle bitireyim:

Paris’in ünlü kafesindeki Yahya Kemal Beyatlı masasının hikâyesi

“Dünyaca ünlü edebiyatçıların da uğrak yeri olan Paris’teki ‘La Closerie des Lilas’ isimli kafedeki masada Yahya Kemal Beyatlı’nın ismi yazılı. Kafenin İtalyan sahibini buna ikna eden ise geçen yıl vefat eden ünlü kültür adamı ve arşivci Taha Toros.

Yolunuz Paris’in Montparnasse semtine düşerse La Closerie des Lilas adındaki ünlü kafe-restorana mutlaka uğrayın. Oscar Wilde, Andre Gide, Jean Moreas, Paul Verlaine, Paul Valery, Gerard de Nerval gibi ünlü edebiyatçıların isimlerinin yazılı olduğu masalara oturup kahvenizi yudumlayın. Bir dönem kafenin müdavimleri arasında yer alan o yazarlar arasında bir Türk edebiyatçı dikkatinizi çekecektir: Yahya Kemal Beyatlı. Bugüne kadar pek çok edebiyat meraklısı Beyatlı’nın adının yazılı olduğu masada kahvelerini yudumlamıştır. Peki hiç bu ismin masaya nasıl yazıldığını düşündünüz mü? Biz masadaki Beyatlı isminin peşine düştük. İşte hikâyesi…

Yahya Kemal’in ismini masalardan birine yazdırma fikri 26 Ocak 2012’de 100 yaşında vefat eden önemli kültür adamı ve arşivci Taha Toros’tan çıkmış. Toros, 1998’de yayınlanan Türk Edebiyatından Altı Renkli Portre kitabında Ticaret Bakanlığı başmüfettişliğinde bulunduğu 1960’lı yıllarda haftada bir gün bu kahveye gidip Yahya Kemal’in ‘Eski Paris’te bir ömür geçti’ mısrasını hatırladığını anlatır. Toros, kafe sahibi kadına masalardan birine de Yahya Kemal’in isminin yazılması fikrini açar. Kadın sorar: ‘Yaşlı ve genç insanlar buraya 60 yıl sonra gelseler, bir masamızda Beyatlı’nın adını görseler “İşte bu bizim ünlü, milletlerarası şairimizdir” derler mi?’ Toros’un cevabı ‘evet’tir. Ancak kahve sahibinin istekleri vardır. İlki plaket hazırlamak için kitap harfleri ile Yahya Kemal’in adının yazılıp kendisine verilmesidir. İkincisi ise televizyon ve radyoya olayı yansıtabilmek için Türk büyükelçisinin bir törenle plaketi masaya çivilemesi. Kendisi de yirmi beşi Fransız, yirmi beşi Türklerden oluşan elli davetliye bir kokteyl hazırlayacaktı.

Toros, dönemin büyükelçisinden randevu alır. Büyükelçi, konu bir hariciye işi olmadığından ya da siyasi yönü bulunmadığından Ankara’ya sorması gerektiğini söyler. Bunun bir şairimizden çok kendimizi ve kültürümüzü tanıtmak için fırsat olduğunu anlatan Toros, ‘Ankara’ya sormaya gerek var mı?’ dese de sonuç değişmez. Uzun yıllar sonra şair Melih Cevdet Anday’ın Paris’e kültür müşaviri olarak atanması sonrası büyükelçilik konuyu ele alır. Artık İstanbul’a dönmüş olan Toros’a Paris’ten üç mektup gelir. Biri Melih Cevdet’ten, biri Öğrenci Müfettişi ve Kültür Müşaviri Ahmet Maruf Buzcugil’den biri de büyükelçiliktendir.  Toros’tan Yahya Kemal’in kafeyle ilgili anılarını ve birtakım dokümanları isterler. Toros, istenilenleri gönderir. 28 Şubat 1980 günü büyükelçi Hamit Batu’nun himayesinde yapılan törende La Closerie des Lilas’ın bir masasına Yahya Kemal’in adının yazdığı bir plâket çivilenir.” (Ahmet Balcı: “Paris’in ünlü kafesindeki Yahya Kemal Beyatlı masasının hikâyesi”, Zaman, 29 Temmuz 2013)HABERLER Magazin

ÖNDER ŞENYAPILI

 

Not: (Bir sonraki yazar: Refik Halid Karay)

Dipnot:

[1] Müteneffir: nefret eden, iğrenen, tiksinen (Devellioğlu)

[2] Jean Jaures: 1859-1914 yılları arasında yaşayan, 1902 yılın Sosyalist Parti Bakanı olan Fransız siyasetçi.

[3] Rodin (August): Ünlü Fransız yonut sanatçısı.

[4] Verlaine (Paul Marie) Fransız şiirinin önde gelen şairlerinden; Absent: o dönemde çok yaygın olarak kullanılan alkol oranı yüksek yeşil renkli bir içki. Dönemin resimlerinde görülebileceği gibi, kimi tablolara doğrudan bu ad konulmuştur. Örneğin, Edgar Degas’nın 1876 tarihli bir tablosu L’Absinthe (Fransızca), yani Absent adını taşır. Bu ad Türkçeye, genellikle, “Absent İçenler” olarak çevriliyor.

[5] Zamanın Hariciye Vekili=Dışişleri Bakanı. ÖŞ

[6] Vahdânî= (vahdet’ten) Allah’ın birliğine ilişkin, Allah ile ilgili. ÖŞ.

[7] Şiirin tamamı şöyle:

Günlerce ne gördüm ne de bir kimseye sordum,
‘Yâ Rab! Hele kalp ağrılarım durdu.’ diyordum.
His var mı bu âlemde nekâhat gibi tatlı?
Gönlüm bu sevincin helacâniyle kanatlı
Bir tâze bahâr âlemi seyretti felekte.
Mevsim mütehayyil, vakit akşamdı Bebek’te;
Akşam… Lekesiz, sâf, iyi bir yüz gibi akşam…
Tâ karşı bayırlarda tutuşmuş iki, üç cam,
Sâkin koyu, şen cepheli kasrıyla Küçüksu,
Ardında Vatan semtinin ormanları kuytu;
Bir neş’eli hengâmede, çepçevre yamaçlar
Hep aynı tahassüsle meyillenmiş ağaçlar;
Dalgın duyuyor rüzgârın âhengini dal, dal,
Baktım süzülüp geçti açıktan iki sandal;
Bir lâhzada bir pancur açılmış gibi yazdan
Bir bestenin engin sesi yükseldi Boğaz’dan.
Coşmuş gene bir aşkın uzak hâtırasıyle,
Aksetti, uyanmış tepelerden sırasıyle,
Dağ dağ o güzel ses bütün etrâfı gezindi;
Görmüş ve geçirmiş denizin kalbine sindi.

Âni bir üzüntüyle bu rü’yâdan uyandım
Tekrar o alev gömleği giymiş gibi yandım.
Her yerden o, hem aynı bakış, aynı emelde,
Bir kanlı gül ağzında ve mey kâsesi elde;
Her yerden o, hem aynı güzellikle, göründü,
Sandım bu biten gün beni râmettiği gündü.

[8] Ayaşlı’nın Yahya Kemal için kullandığı ‘samimî riyakar’ nitesini niçin ve neden kullandığı öndeki sayfalarda açıklanıyor..

[9] Tastir: 1. Yazı yazma. 2. Satır dizme (TDK Büyük Türkçe Sözlük)

[10] Şiirin devamı şöyle:

Ben o rüzgârla şimdi baş başayım;
Gaalibâ yol göründü sevdaya;
Kendi gönlümce bir saat yaşayım;
Girmesin başka bir hayâl araya;
Ben o rüzgârla şimdi baş başayım.

[11] Belayı uzma = muazzam bela.

 

Kategoriler:   Biyografi, Şiir